İzzet ve yüceliğin tek sahibi, şeref ve kibriyada ortağı olmayan, övgüye, hamde ve yüceltilmeye layık olan, izzetin, arşın rabbi olan Allah’a hamd olsun. O Allah ki insanları denemek için darlığın ve bolluğun her çeşidini dağıtıp saçtı, yaptıklarının en güzelinin karşılığını ebediyet yurdunda onlara vermek için kullarını sıkıntı karşısında sabretmeye ve rahatlık esnasında şükretmeye teşvik etti. Bunun üzerine gevşeklik hastalığı uzuvlarda depreşmeye başladı. Birtakım insanlar bu hastalığı tedavi etmek için uyandılar, hazırlık yaptılar, arzuyu (heva) düşman saydılar, fani olanın fena bulmasından kaçarak bakiyi tercih ettiler. Onları övmeye, yerin ve göğün rabbinin şu kavli yeter: “sıkıntı ve hastalık anında sabredenler…” (1)

Peygamberlerin efendisi olan Hz. Muhammed’e, onun değerli, hayırlı ve takva sahibi ashabına, hüküm alanında kıyamet gününe kadar onun şeriatını uygulayacak olanlara sayıp dökülemeyecek kadar çok salat ve selam ederim.

Sabrın Önemi Ve Fazileti

Bil ki, kulun dünyada karşı karşıya geldiği her olay iki çeşitten birine girer. Birincisi, kişinin arzusuna uygun olan, ikincisi ise hoşuna gitmeyen olaydır ki insan bunların her birinde sabra muhtaçtır. Kişinin arzusuna uygun olan şeyler şunlardır: Sağlık, esenlik, mal, makam, aşiret ve takipçilerinin çokluğu ve dünya zevkleri. Kul bütün bunlarda sabra muhtaçtır şöyle ki; bunlara dayanıp itimat etmemeli, onlarla mağrur olup şımarmamalı, zevke ve oyuna dalmayıp infak etmek suretiyle malındaki ve halka yardımcı olmak suretiyle bedenindeki Allah hakkını gözetmelidir. Kişi nefsine hâkim olmayıp dünya zevklerine daldığı ve onlara itimat ettiği zaman bu hal onu mağrurluk ve azgınlığa götürür. Hatta ariflerden birisi bu hususta şöyle söylemiştir: “Belaya mümin sabreder, sağlık ve esenliğe ise ancak Sıddık olan sabreder.”

Hz. Ali radiyallahu anh şöyle demiştir: “Dikkat edin. Sabrın imandaki yeri, başın vücuttaki yeri gibidir. Baş kesilince beden ölür.” Sonra Hz. Ali radiyallahu anh sesini yükselterek şöyle söyledi: “Dikkat edin sabrı olmayanın imanı da yoktur.”

Hasanu-l Basri şöyle demiştir: “Sabır, cennet hazinelerinden biridir. Allah onu ancak kendisi için çok değerli olan kullarına verir.”

Ömer b. Abdülaziz şöyle demiştir: “Yüce Allah bir kula nimet verdikten sonra onu çekip alır ve yerine sabrı verirse, bu vermiş olduğu şey çekip aldığı nimetten daha hayırlı olur.”

Meymun b. Mihran şöyle söylemiştir: “İster bir peygamber, ister bir başkası olsun en büyük hayırları sabırla elde etmişlerdir.”

Süleyman b. Kasım şöyle demiştir: “Sabır dışında her amelin sevabı bilinir. Yüce Allah sabır hakkında şöyle buyurmuştur: “Yalnızca sabredenlere mükâfatları hesapsız ödenecektir. (2) Tıpkı bardaktan boşalırcasına yağan yağmur gibi…”

Sabrın Kısımları

1- Allah’a itaatte sabır
Kişinin kendi tercihiyle bağlantılı olan fiiller. Bunlar, ta‘at ve masiyet olarak nitelendirilebilecek olan kulun bütün fiilleridir. Taate gelince kul elbette bunları yaparken sabra muhtaçtır. Çünkü nefis, tabiatı itibari ile kulluktan kaçar ve rububiyeti arzular. Namaz gibi bazı ibadetlerden tembellik, zekât gibi bazı ibadetlerden cimrilik, hac ve cihad gibi bazı ibadetlerde ise hem tembellik, hem de cimrilik yapmak nefsin hoşlanmadığı şeylerdir. Buna göre mürit, şu üç halde ta’at yaparken sabra ihtiyaç duyar.

a) Amelden önce, doğru ve samimi bir şekilde ibadete niyet etmektir. Ayrıca, riya şaibelerinden ve afetlere sebep olacak durumlardan uzak kalmaktır. Birde ibadeti tam olarak yerine getirmeye azmetmelidir. Niyetin, ihlasın, riyanın afetlerinin ve şeytanın tuzaklarının ne demek olduğunu gerçek anlamda bilenler için bu çok ağır bir sabırdır. Yüce Allah bu hususta şöyle buyurmaktadır: “Onlara ancak dini yalnız ona has kılarak ve Hanifler olarak Allah’a kulluk etmeleri emredilmişti.” (3)

Hz. Ali radıyallahu anh bu konuda şöyle demiştir: “Sabır dört şeyde olur: Özlem, korku, terk etme ve gözleme. Cenneti özleyen arzularını unutur; Cehennemden korkan haramlardan kaçar; dünyayı terk eden musibetleri gözünde büyütmez; ölümü gözleyen iyilik yapmaya koşar.”

b) Amel esnasında Allah’tan gafil olmamak ve yaptığı ibadetin edeplerine ve sünnetlerini yerine getirmede tembellik etmemek ve ibadet sona erinceye kadar bıkkınlık emarelerine karşı sabretmektir.

c) Amelden sonra kişi yapmış olduğu ibadeti ifşa etme, nam ve riya maksadıyla onu başkalarına anlatma konularında sabra ihtiyaç duyar. Birde yaptığı ibadete kendini beğenme gözüyle bakmamak ve amelini geçersiz kılacak her davranış için sabra muhtaçtır. Sadaka verdikten sonra sabır gösteremeyip onu başa kakan kişi yaptığı ameli geçersiz kılmıştır. İbadetler ve itaatler farzlara ve nafilelere ayrılır ve insan bütün bunlarda sabra ihtiyaç duyar. Süfyanü’s Sevr’i bu hususta şöyle söylemiştir: “Eskiden şöyle denilirdi: Mümin yiyecek ve içeceğe muhtaç olduğu gibi sabra muhtaçtır.”

2- Allah’a karşı gelmemekte sabır
Masiyetlere gelince, kul onları işlememek üzere sabra ne kadar muhtaçtır! Masiyetler, güdü saikinin gereklerini yapmaktır. Masiyetlere karşı sabrın en ağır olan çeşidi alışkanlık haline gelmiş olanlarıdır. Çünkü alışkanlık beşinci mizaçtır (tabiat). Alışkanlık veya adet haline gelmiş olan davranış arzuyla (şehvet) birleşince şeytanın iki ordusu yüce Allah’ın karşısında üstünlük sağlarlar ve böylece din saiki onları yenemez.

Alışkanlık haline gelmiş olan fiilin yapılması kolaysa ona karşı sabretmek nefse çok daha ağır gelir. Tıpkı dilin masiyetlerinden olan gıybet, yalan, münakaşa, açıkça ve ima yoluyla kendini övmek, başkalarını değersiz ve küçük görme kastıyla söylenen sözler, ölmüş olan kimseleri anıp onları, ilimlerini ve yaşam biçimlerini eleştirmek gibi fiilleri yapmamak için sabretmek gibi… Çünkü ölmüş olanları eleştirmek zahiren gıybet ve aslen kendini övmektir. Nefsin bu davranışta iki arzusu vardır: Başkasını yok saymak ve kendini ispat etmek. Bu ise mizaçta yerleşik olan rububiyet sıfatının eseridir. Oysa bu, nefse emredilen kulluğun tam zıddıdır. İki arzunun birleşmesi ve dilin harekete geçmesinin kolay olması sebebiyle bu durum, uzak durulması çok zor olan sohbetlerde mutat hale gelmiştir hatta çokça tekerrür etmesi ve insanların genelinin aşina olmasından dolayı o reddetmek ve çirkin bulmak hükmünü yitirmiştir. Örnek vermek gerekirse, ipek elbise giyen bir adamın bu fiilinin çok feci sayıldığını ama buna karşılık gün boyu insanların gıybetini yapan kimseye bir şey denilmediğini görürsün! Sohbetlerde diline sahip olmayan ve sabredemeyen kişiyi uzletten başkası kurtaramaz çünkü tek başına kalmaya sabretmek, insanların yanındayken sükût etmeye sabretmek daha kolaydır.

Masiyeti işlemeye tahrik eden şeyin kuvvet ve zayıflının farklı oluşuna göre onlar karşısındaki sabrın şiddeti de farklılık gösterir. Dilin hareketinde daha kolay olan şey, vesveselerin kalbi doldurmasıyla canlanan düşüncelerin hareketidir. Bu durumda uzlette bile olsa kişi içinden bir takım şeyler geçirmeye başlar. Kalbe din konusunda başka bir ilgi öğesi hâkim olup onu kaplamadıkça bundan uzak durmak aslen mümkün değildir. Tıpkı bütün ilgileri bir tek ilgiye indirgenmiş kişinin halinde olduğu gibi…

Meymun b. Mihran sabır konusunda şöyle söylemiştir: “Sabır iki çeşittir; musibete sabretmek güzel bir şeydir ama bundan daha üstün olan masiyetlere karşı sabretmektir.”
Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Eğer sabreder ve Allah’tan korkarsanız, işte bunlar yapmaya değer işlerdendir.” (4)

“Onların söyledikleri şeyler yüzünden canının sıkıldığını biliyoruz sen şimdi Rabbini hamd ile tesbih et.” (5)

3- Musibetlere karşı sabır
Kişinin çok değerli bir yakınının ölmesi, mallarının helak olması, gözlerinin kör olması, hastalık sebebiyle sağlığını kaybetmesi vb. bela ve musibet çeşitleri gibi başı da sonu da kişinin tercihiyle ilgili olmayan fiiller. Bunlara karşı sabretmek, sabır makamlarının en yükseklerinden biridir. Bu sabrın dayandığı esas yakindir.

Ebu Said el- Hudri ve Ebu Hureyre radiyallahu anhumadan naklettiğine göre Hz. Peygamber sallalahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Vücuduna batan her bir dikene kadar Müslümanın başına gelen her yorgunluk, ağrı, sıkıntı, üzüntü, eziyet ve gam karşılığında yüce Allah onun günahlarını bağışlar.” (6)

Ebu Hureyre radiyallahu anhın rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber sallalahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Mümin erkek veya kadın sürekli olarak vücudu, malı ve çocuklarıyla ilgili belalara uğrar ve sonunda hiçbir günahı kalmadığı halde Allah’a kavuşur.” (7)

Sa’d b. Ebi Vakkas radıyallahu anh şöyle anlatıyor: “Dedim ki ey Allah’ın elçisi, en ağır belaya hangi insanlar uğrar? Şöyle buyurdu: Peygamberler, sonra Salihler, sonra sırasıyla onlara en çok benzeyen insanlar. Kişi dininin durumuna göre belaya uğrar. Dini kuvvetliyse uğradığı bela hafifletilir. Hatta öyle olur ki kul, hiçbir günahı kalmadığı halde yeryüzünde yürüyünceye kadar belalara uğrar.” (8)

Ebu Hureyre radiyallahu anhın rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber sallalahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Allah bir kulun iyiliğini istediğinde başına bela yağdırır.” (9)
Hz. Ali radiyallahu anh şöyle demiştir: “Çektiğin acıdan şikâyet etmemen vesveseye, başına gelen musibeti kimseye söylememen Allah`a saygı göstermenin ve hakkını tanımanın göstergesidir.”
Ahnef şöyle söylemiştir: “Kırk yıldır gözümün biri görmediği halde bu durumu hiç kimseye söylemedim.”

Adamın birisi İmam Ahmed B. Hanbel’e der ki: “Kendini nasıl hissediyorsun ey Abdullah’ın babası? İmam Ahmed şöyle der: “Sağlık ve afiyet içindeyim.” Adam sorar: “Dün gece sıtmalandın mı?” İmam şöyle cevap verir: “Sana sağlık ve afiyet içindeyim dediysem bu yeterli. Beni hoşlanmadığım bir şeyi söylemeye zorlama!”

İbrahim el-Harbi şöyle anlatıyor: “Yakalandığım hummayı ne anneme ne kız kardeşime ne de karıma söylemedim. Gerçek adam, gamını içine gömerek ailesini üzmeyen kimsedir. Kırk beş senedir migren ağrısı çektiğim halde hiç kimseye söylemedim. Yirmi yıldır bir gözümle görüyorum ama bunu kimseye söylemedim.” Hikmet sahipleri şöyle söylemişlerdir: “Başa gelen musibetleri gizlemek, iyilik hazinelerinden biridir.”

Rabbim bizleri kendisine gereği gibi kulluk etmeye, imtihan gereği bizi sınamış olduğu musibetlere karşı sabretmeye muvaffak kılsın âmin, vesselam.

————————

1. Bakara 2/177.
2. Zümer 39/10.
3. Beyyine 98/5.
4. Âl-i İmran 3/186.
5. Hicr 15/97-98.
6. Buhari 5641. Müslim 2573.
7. Tirmizi 2399. Hadis hasen, sahihtir.
8. Tirmizi 2398. Hadis hasen, sahihtir.
9. Buhari 5645. Not: Detaylı bilgi için İbnül Cevzi’nin Minhacul Kasidin eserine bkz. (Tahlil yayınları)