Hamd, bu dini en yüce ve en mükemmel kılan Allah’a;

Salât ve Selâm, şeriatın emirlerini eksiksiz olarak tebliğ eden, dini hususlarla ilgili en ufak meseleleri hem pratiğiyle hem de nasihatleriyle ümmetine öğreten Rasûlullah aleyhisselâm’a;

Allah’ın affı ve mağfireti selefin yoluna en güzel şekilde tabi olan ve İslam’a gönül veren mümin ve müminatın üzerine olsun.

Yüce Rabbimiz “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim.” (1) buyurarak dinin artık yeni bir tecdide ve reforma ihtiyaç duymayacağını bizlere açık bir şekilde bildirmiştir. Yine “…Allah size kolaylık ister, zorluk istemez…” (2) ve “…Allah din de size hiçbir zorluk yapmadı…” (3) ayetleri ile dinin kolay ve pratiği olan bir din olduğunu ve insanların yaşantısını tamamıyla kuşatacak bir özellikte bulunduğunu bizlere bildirmektedir.

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de: “Allah birtakım farzları emretmiştir. Sakın onları ihmal etmeyin. Bir kısım da yasaklar, sınırlar koymuştur, sakın bunları aşmaya kalkmayın. Bazı şeyleri de haram kılmıştır, sakın bunları ihlal etmeyin. Bazı şeylere de -unuttuğu için değil- acıdığı için yani rahmet olsun diye sükût buyurmuştur. (Bunlar hakkında bir hüküm bildirmemiştir) Sakın bunları araştırmayın.” şeklinde buyurarak, bizlere bildirilmeyen hususların ancak Allah’ın bizlere olan rahmeti sebebiyle açıklanmadığını yoksa unutmak veya bilmemekten ötürü olmadığını bildirmektedir.

Bu sebeple Müslüman kişi öncelikle şunu bilmelidir ki mensup olduğu İslâm dini, Allahu Teâlâ’nın kendisi için beğenip seçtiği bir dindir. Bu dini beğenmemek, içinde eksikliklerin olduğunu düşünmek, Allah’ın beğenip seçtiğini beğenmemek manasına gelir ki bu durum asla bir mümine yakışacak bir husus değildir. Bu ancak Allah’ın dinine savaş açan kâfirlerin söyleyebilecekleri sözlerdir.

Bakınız Rabbimiz nasıl buyurmaktadır: “De ki: “Siz mi daha iyi biliyorsunuz yoksa Allah mı?” (4)

Aciz ve noksan olan akıllardan mükemmel ve eksiksiz bir şeyin çıkması mümkün olabilir mi? Fikir ve düşüncelerini anlık değiştirenler her şeye nihai noktayı koyan ve en isabetli kararı veren Allahu Teâlâ’ya (haşa) meydan okuyabilirler mi? Kendi iradelerini nasıl Rablerinin iradelerinden üstün görebilirler ki?
Yine çağa ayak uyduramadığını, içindekilerin işlevini kaybettiğini, bazı hükümlerinin zamanımızda uygulamasının asla mümkün olamayacağını, içindeki hükümlerin çok sert ve zalimce olduğunu ve daha bunun gibi nice itiraz ve kabullenmemeyi ifade eden sözler Müslümanların ağızlarına hiçbir zaman alamayacakları sözler olması şöyle dursun, kalplerinde dahi böyle bir inancın oluşması mümkün olmayacak düşüncelerdir.

Avrupa’da Rönesans ve Reform hareketlerinin ortaya nasıl çıktığına bakacak olursak tahrif edilmiş, aslını ve orjinalliğini kaybetmiş olan beşerin mahsulü bir sistemin dini kendi çıkarlarına alet edip içindeki hükümleri nefislerine uygun olan hevalarıyla değiştirip bunu halklarına dayatmaları ve kabullenmeyenlere de ağır işkenceler uygulamaları, neticede “zulüm ilelebed payidar olmaz” sözünün tahakkuk etmesine sebep olmuş, beşeri irade bu zulmün faturasını kendilerine nefsani davranıp zulmedenlere keseceğine, dine ve dini değerlere keserek onlardan uzaklaşmayı tercih etmiştir. Bu söylediklerimiz Hıristiyan Avrupa toplulukları için kısmen kabul edilebilse dahi aynı sistemi İslâm dünyasında da uygulamak gerektiğini, Avrupalıların dinlerinden uzaklaştıkları için gelişip ilerlediklerini, kalkındıklarını, teknolojik alanlarda önemli başarılar kazandıklarını, bizlerinde bu geri kalmış(!) dinden uzaklaşmadıkça ilerleyemeyeceğimizi söylemek, akıllara ya bu fikir sahiplerinin Müslüman olamayacaklarını ya da kâfirlere olan sevgi ve muhabbetlerinin had safhaya ulaşması ve İslam’a dair cahillikleri sebebiyle bunları söyleyebilecekleri düşüncesini getirmektedir.

Şimdi meseleye bu hareketlerin ortaya çıkmasına sebep olan durumları gözden geçirerek bakacak olursak bu durumun bizlerle ve dinimizle olan alakasızlığını net bir şekilde anlayabiliriz.

Avrupalılar, Haçlı Seferleri sırasında Müslümanlardan barutu öğrenmişlerdi. Ancak barutun ateşli silahlarda kullanılması Avrupa’yı, özellikle İstanbul’un Türkler tarafından fethedilmesinden sonra etkilemiştir. Fatih Sultan Mehmet’in döktürdüğü büyük topların İstanbul surlarını yıkmasını örnek alan krallar güçlü surlarla çevrili şatolarda yaşayan derebeylerini ortadan kaldırarak ülkelerinin tek hâkimi oldular. Kralların yönetimde tek güç oldukları bu sisteme “monarşi” veya “mutlak krallık” denilmiştir. Krallar merkezi otoriteyi güçlendirdikten sonra feodalite rejiminin bir uzantısı olan şövalyelik olgusuna son vererek sürekli ordular kurdular. Böylece güçlenen krallar papaların egemenlik haklarına müdahale etmelerine izin vermediler.

Her bakımdan geri kalmış olan Avrupa toplumu Müslümanların ellerinde bulunan önemli ticaret yollarından olan İpek ve Baharat yolları sebebiyle ticari alanda geri kalmışlardı.

Akdeniz limanlarının Müslümanların ellerinde olması ekonomik olarak onların gelişiminin önünde engeldi. İşte bu sebepler de onları, yeni keşiflere ve yeni ticaret yolları aramaya sevk etmişti.

Yapılan coğrafi keşifler sonucunda öğrenilen bilgiler, kilisenin dünya ile ilgili ileri sürdüğü bilgilerin yanlış olduğunu ortaya çıkarmış, kiliseye olan güven azalmış ve dini inançlar zayıflamıştı. Aynı şekilde Haçlı seferleri ile İslam dünyasındaki bilimsel ve teknolojik gelişmeler batıya taşınmaya başlamıştı.
Katolik kilisesi’nin bozulması ve bazı zümrelerin çıkarlarına uygun hareket etmesi.

Matbaa’nın kurulmasıyla İncil’in Latince’den İngilizce, Almanca ve Fransızca gibi ulusal dillere çevrilmesi ve böylece Hıristiyanların, din adamlarının söyledikleriyle İncil’de yazanların birbiriyle uyuşmadığını görmeleri. Ve bunların neticesinde Rönesans’ın da etkisiyle özgür düşüncenin yayılması.
Kilisenin elindeki yetkileri kullanarak halkı sömürmesi.

Kilisenin para karşılığı “endülüjans” denilen ve günahların affedildiğini belirten kâğıtlar dağıtması gibi düşünceler öncelikle Rönesans ve ardından da Reform hareketlerinin başlamasına sebep olmuştur. “Endülüjans” kağıdı, Hıristiyanların günahlarından kurtulmaları için Kiliseye para ödemeleri yoluydu. 16.yy.da papa, bu işi daha ileri götürmüş, ölen insanların yerine de endüljans alınabileceğini belirtmişti.

Aslında meseleye bu pencereden bakılacak olursa halk kendilerine zulmeden ve sömüren sınıfın tasallutundan kurtulmak maksadıyla hareket etmiş ancak bunu yaparken tahrif edilen dini düzeltip ıslah etmek için çaba harcayacaklarına dine saldırmayı ve kökten ondan kurtulma yolunu tercih etmişlerdir.

Avrupada Reformun Ortaya Çıkış Sebebi Ve Yayılması

Reform, aslını bozmadan yeniden şekil verme, düzenleme anlamına gelen bir kavramdır. 16. yüzyılda Avrupa’da Katolik Kilisesi’nin etkisindeki Hristiyanlık inancını yeniden yorumlama ve din alanında düzenleme yapma çalışmalarına Reform denilmiştir. Reform hareketlerini Almanya’da Wittenberg Üniversitesi’nde din bilgini olan Martin Luther başlatmıştır. Luther, 1517’ de Wittenberg Kilisesinin kapısına astığı 95 maddelik bir bildiri ile Endüljans satışlarına itiraz etti. Özellikle endüljans satışına karşı olan Martin Luther, 1517’de Wittenberg kilisesinin kapısına astığı bildiriyle papalığın günahları af etme yetkisinin olmadığını, Allah ile kul arasına kimsenin giremeyeceğini, Tanrının kullarının günahlarını ancak kendisinin bağışlayacağını, öbür dünyada selamete ermek için imanın yeteceğini, Hıristiyanların Endüljans alarak günahlardan kurtulamayacaklarını ve endülüjans belgesi satan din adamlarının suç işlediğini açıkladı. Bu düşüncelerin fakir Alman halkı arasında büyük ilgi görmesi üzerine papa 10. Leon, Martin Luther’i aforoz etti. Martin Luther aforoz kâğıdını halkın gözü önünde yakarak, Papa ile bağlarını koparmıştır. Papa’nın, Alman İmparatoru Şarlken’den Luther’i cezalandırma isteği ile toplanan Worms şehrindeki diyet meclisi, Luther’i ölüme mahkûm etmiş ve yakılmasına karar vermiştir. Ancak dostlarından, Saksonya prensi Akıllı Frederik, Luther’i kaçırtarak kendi malikanesinde saklamıştır. Luther bir yıllık süre içinde İncil’i Almanca’ya çevirmiştir. Luther’in düşüncelerinde “Kilise’yi düzeltmek için, onun elindeki bütün servetini almak lazımdır. Kilise ancak o zaman kendisine düşen görevleri yapar” vardı. Bu düşünceyi kendi çıkarları için uygun bulan köylü-şövalye ve prensler, kilisenin Almanya’daki topraklarına saldırdılar. Şarlken, Diyet meclisiyle önce başka yerlere yayılmaması koşuluyla, Lutherciliği kabul etmiş (1529), bunun üzerine bu karara uymayıp onunla mücadele edilmesi üzerine (bu kararların protesto edilmesi üzerine Lutherci’lere Protestan denilmiştir.) Ogsburg Antlaşmasıyla (1555), Lutherciliği (Protestanlık) resmen kabul etmiştir. Bu nedenle bu yeni mezhebe “Protestanlık” adı verilmiştir. Ogsburg Antlaşması (1555) (Alman İmparatoru – Protestan Prensler arasında yapılan) gereğince:

1. Protestan mezhebi ve kilisesi resmen tanındı.

2. Alman prensleri, istedikleri mezhebi seçmekte ve seçtikleri mezhebi kendi uyruklarına da kabul ettirmekte serbest oldular

3. Prensler kendi ülkeleri içindeki din işlerinin mutlak amiri oldular.

4. Prenslerin mezheplerini kabul etmek istemeyen Almanlar, başka yerlere göç edebilecekti.

Martin Luther’in görüşleri Almanya dışında da etkili oldu. Fransa’da Kalven adında bir hukukçunun fikirlerinden “Kalvenizm” mezhebi doğdu. Uzun mücadelelerden sonra 1598 yılında Nant Fermanı ile Fransa’da yeni mezhepler serbest bırakılmıştır.

İngiltere’de Kral VIII. Hanri, eşinden boşanıp sevdiği kızla evlilik yapmasına izin vermeyen Papa’dan ayrılmış, Kalvenizm ve Katolikliğin birleşmesinden oluşan «Anglikanizm» mezhebi ve kilisesini kurmuştur. Kraliçe I. Elizabet zamanında (1588 – 1603) Anglikanizm resmi mezhep olarak tanınmıştır. Böylece İngiltere’de Katolik Kilisesi’nin etkisi sona ermiş, din, milli bir karakter kazanmıştır. İskoçya, İsveç, Norveç ve Danimarka’da da Protestanlık yayılmıştır.

Reform’un Sonuçları

  • Avrupa’da mezhep birliği bozulmuş, Protestanlık, Kalvenizm ve Anglikanizm gibi yeni mezhepler ortaya çıkmıştır.
  • Katolik kilisesi, kendisine çekidüzen vererek Yeni Çağ’da keşfedilen ülkelere Hıristiyanlık dininin yayılmasına çalışmıştır.
  • Papa’lar eski güçlerini ve itibarlarını kaybettiler. Papa’ya bağlılık azaldı.
  • Katolik mezhebinden ayrılan ülkelerde kilisenin malları yağmalanmış, malları ve topraklarına el konulmuştur.
  • Okullar kilisenin elinden alınmış, laik öğretim kurumları açılmıştır. Böylece kilisenin eğitim ve bilim üzerindeki baskıları ortadan kalmıştır.
  • Katolik olarak kalan ülkelerde, başka mezheplere karşı mücadele edebilmek amacıyla “Engizisyon Mahkemeleri” kurulmuş, binlerce insanı ölüme göndermiştir.
  • Avrupa’nın mezhep birliğinin bozulması, birliği sağlamaya çalışan Şarlken’in amacına ulaşamamasına neden olmuştur.
  • Katolik kilisesi, kendisini düzeltmek zorunda kalmıştır.
  • Osmanlı Devleti Hıristiyan birliğini parçalamak için Reform’u desteklemiş, bu sayede Osmanlıların Avrupa içlerine ilerlemesi kolaylaşmıştır.
  • Osmanlı Devletindeki Hıristiyanlar Reform hareketlerinden etkilenmemişlerdir. Bu durumun en önemli nedenleri Hıristiyanların dinsel özgürlüğe sahip olmaları ve Osmanlı Devleti’nin kilisenin Hıristiyanları sömürmesini engellemesidir.

Türkiye’de Tecdid Hareketleri

Osmanlı’nın son dönemlerinde Avrupa da yetişen ve İslâm kültüründen uzakta eğitim gören kişilerinde etkisiyle bir özenti halini alan Avrupa hayranlığı ve sevgisini taşıyan kişiler, dinin baskısından(!) kurtulmak ve özgürce yaşamak maksadıyla bu alanda çalışmalar yaptılar ve Tanzimat sonrasında daha da etkin hale gelmeye başladılar. Osmanlının da gün geçtikçe zayıflaması, iç ve dış fitne unsurlarının da etkisiyle bu hastalık Osmanlı devletini bürümüş, ellerini ve kollarını hareket ettiremez bir halde bırakmıştı. Sonraları “Yeni Müslümanlar” adını alan Haşim Nahit ve arkadaşlarının İslâm’da reform yapılması gerektiğine dair görüşleri Yeni kurulan devlette etkin bir fikir haline getirilmeye çalışılmış ve bu uğurda çalışmalar son sürat hız kazanmıştı. Avrupa hayranlığı ve özentisi her alanda kendini göstermeye başlamış, kılık kıyafetten tutunda yazıya ve tatil günlerine varıncaya kadar birçok alanda düzenlemelere gidilmişti. İşte bu dönemdeki âlimlerden olan Osmanlı devletinin son şeyhülislamı Mustafa Sabri efendinin bu alanda yaptığı ve sonrasında yazdığı “Dini mücedditler” adlı eseri Haşim Nahit ve arkadaşlarının bu reform düşüncelerine reddiye olmak üzere hazırlanmıştır. Olaylar incelendiğinde Tarih boyunca İslâm’dan nefret eden ve fırsat buldukça Müslümanlara zarar vermekten geri kalmayan Yahudi ve Hristiyan dünyası, eline geçen her fırsatı değerlendirmiş, bazen de yeni fırsatlar oluşturmak için olanca gayretini göstermiştir. İslâm’ı bir anda ortadan kaldıramayacağını idrak eden Batı, bunu İslâmi değerleri gün geçtikçe sulandırmaya çalışmakla ve kademeli bir şekilde tahrif etmekle bitirmeye çalışmıştır. Ancak Rabbimize şükürler olsun ki her dönemde bu tür hadsizlere hadlerini bildiren değerli âlimler çıkmış, onların bu yüzlerce yıl süren gayretlerini sonuçsuz çıkarmışlardır. Rabbimizin muhafaza etmesi ve yardımıyla İslami değerleri koruyan ve savunan âlimler tarihin her döneminde çıkmış ve bu nöbeti nesilden nesile devrederek vazifelerini ifa etmişlerdir. Rabbimizden bu âlimlerin sayısını artırmasını ve dinini muhafaza etmesini diler, hiçbir zaman bu türden reformistlere fırsat vermemesini niyaz ederiz. İslâmı en mükemmel din kılan Rabbimize hamd eder, bu mükemmel dine ayak uyduramayanların sorunu dinde değil kendilerinde görmeleri gerektiğini hatırlatırız. Bu din bünyesinde hiçbir eksiklik barındırmaz. Çünkü bu dinin sahibi her türlü eksikliklerden münezzeh olan Allah azze ve celle’dir.

“Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” (5)

وَالسَّلاَمُ عَلَي مَنْ اِتَّبَعَ الْهُدَي

Hidayete tabi olanlara selâm olsun.

————————

1. Maide,3.
2. Bakara,185.
3. Hacc,78.
4. Bakara,140.
5. Enam,38.