Gökyüzünde bir ay… Etrafını bürüyen kızgın, kara bulutlara rağmen yüzünü göstermeye çalışıyordu… Işığa hâmile kapkaranlık bir dünya vardı.. Nebînin doğumuna az bir zaman kala müjde ve muştu dolu akisler vardı… Bütün bir beşeriyet canı dudağında ve herkesin umudu gelecek son kurtarıcıdaydı.. Bu devrin adı Cahiliyeydi… Ancak ilmin zıddı olan bir cehalet değil, iman ve inancın karşılığı olan küfrün mürâdifi cahiliyet…

O, elli bin türlü câhilî âdeti göğüsleye göğüsleye bir zulmet çağını ışık asrı haline getiriyordu. Bu sözlere Cafer İbni Ebî Talib’in, Necaşi karşısında söylediği sözler bir isbattı: “Ey Melik, biz kan içer, leş yer, zina eder, hırsızlık yapar, adam öldürür ve yağmacılıkla iştigal ederdik.. Kavi/güçlü zayıfı ezer ve insanlık adına utandırıcı daha neler neler yapardık…” derken, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den evvel insanlığın nasıl üst üste karanlıklar içinde bulunduğuna dikkati çekiyordu. Evet bu toplulukta, bir damla suda kıyametler koparılırdı.. Böyle bir topluma güneş gibi doğup yirmi üç yılda daveti tamamlayıp ümmeti teşkil etti. Yiğitliğin, fedakârlığın, teslimiyetin menbaı yaptı..

Aradan on dört asır geçti.. Allah düşmanları Ümmetle ‘O’ nurun arasına karanlıklar döşemeye çalıştı ve şu günlerimiz de bu acı tablo südur etmeye başladı. Kafirler bilerek, yandaşları ise bilerek/bilmeyerek evvela kelime-i tevhidi tahrif edip içini boşalttıktan sonra yavaş yavaş diğer kavramlara doğru yol aldılar.. Bu tahriften Rasulullah da nasibini almıştı. Öyle bir Rasulullah sevgisi vardı ki sadece dillerde kalmış, pratik hayata dökülmemiş bir sevdaydı bu.
Öyle bir Rasulullah inancı türedi ki;
Sosyal hayata karışmayan, giyime-şekle dokunmayan, ahlakımıza sirayet etmeyen, siyaset alanından tamamen koparılan bir Rasulullah modeliyle karşı karşıyayız. Hani nerede bir baba olarak Rasulullah! Hani nerede örnek bir davetçi olarak Rasulullah! Hani Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem evimize, işyerimize, okulumuza, soframıza, meslek ve arkadaş seçimimize kadar girecekti! Hani Rasulullah bu hayatta en çok sevdiğimiz, uğruna her şeyi feda edebileceğimiz birisiydi! Şimdi düşünelim Müslümanlar Allah Rasulü aleyhisselam bizim hayatımıza ne kadar girmiştir? Bu sevdiğini söyleyen insanlarda Onun sünnetine ne kadar rastlayabiliyoruz? Onun getirdiği dine ne kadar tutunup, ne kadarını hüsnü kabulle boyun eğmişiz?
Şayet sevgin samimi olsaydı, ona itaat ederdin,
Şüphe yok ki seven kimse, sevdiği kimseye itaat eder.
Böyle bir toplumun gölgesi altında hayat sürerken her sene ‘kutlu doğum’ adı altında toplantılar ve seminerler yapılır. Amaç; İnsanlara nebevi atmosferi bir nebzede olsa yaşatmak, Rasulullah’ı unutturmamaya çalışmaktır. Bu tür toplantı ve programlar düzenlenirken bir kısım ulema bunun caiz olduğunu söylemiş diğer yandan insanların aşırı sevgiye bürünüp Rasulullah’tan medet dilemesi, kadın erkek karışıklığı ve Hristiyanlara benzeme durumundan dolayı bu yapılan etkinliklere bidat damgasını vuran ulema da olmuştur. Biz her iki tarafın delillerini sünnet çerçevesi dâhilinde zikredip bir Müslümanın Rasulullah’ı nasıl anması gerektiğine vurgu yapmak istiyoruz:
Mevlid kandili kutlanması ve bu hususta mitingler, toplantılar düzenlemenin gerekli olduğunu savunanlar:
Mevlid; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in dünyaya teşrifi, çocukluğu, risaleti, mucizeleri, ahlâkı, evsafı yanında O’na iktida edebilmek için gerekli olan meseleleri ihtiva eder.
Nitekim Abdullah b. Revaha, Ka’b. Züheyr, Hassan b. Sabit gibi şair sahabiler de O’nun bu yönlerini anlatır, O’na tazimde bulunurlardı. İnşad edilen şiirler, dinleyiciler üzerinde azim tesirler uyandırır, sahabenin Allah Rasulü’ne ittibaı güç kazanırdı.

Hani nerede bir baba olarak Rasulullah! Hani nerede örnek bir davetçi olarak Rasulullah! Hani Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem evimize, işyerimize, okulumuza, soframıza, meslek ve arkadaş seçimimize kadar girecekti! Hani Rasulullah bu hayatta en çok sevdiğimiz, uğruna her şeyi feda edebileceğimiz birisiydi! Şimdi düşünelim Müslümanlar Allah Rasulü aleyhisselam bizim hayatımıza ne kadar girmiştir? Bu sevdiğini söyleyen insanlarda Onun sünnetine ne kadar rastlayabiliyoruz? Onun getirdiği dine ne kadar tutunup, ne kadarına hüsnü kabulle boyun eğmişiz?
Şayet sevgin samimi olsaydı, ona itaat ederdin,
Şüphe yok ki seven kimse, sevdiği kimseye itaat eder.

1355831746-maxBirinci: Allah’u Teâlâ Rasul-i Ekrem’e hitaben: “Peygamberlerin haberlerinden, senin kalbini sağlamlaştıracak her şeyi sana anlatıyoruz.”1 buyurmaktadır.
Nasıl Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kalbi peygamber haberleriyle mesrur oluyorsa, Müslümanların gönül dünyası da O’nun siretini anlatan eserler ve O’nu anma çerçevesinde akdedilen kutlamalarla ferah bulur.
İkinci: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem tarihteki büyük dini hadiselerle yaşadığı zamanı irtibatlandırır, hadiselerin muayyen tarihleri geldiğinde de meseleyi canlı bir şekilde tezekkür ederdi. Medine’ye hicret ettiğinde Aşura günü Yahudilerin oruç tuttuklarını görünce sebebini sormuş; “Bu Allah Teâlâ’nın Firavun’u boğup Musa’yı kurtardığı gündür. Allah’a şükür olarak oruç tutmaktayız.” cevabını alınca, “Biz Musa’ya sizden daha yakınız.” deyip kendi oruç tutmuş, ashabına da tutmalarını emretmiştir.2
Bilindiği üzere, kulun Allah’a şükrü, secde, oruç, sadaka, Kur’an-ı Kerim okumak gibi çeşitli ibadetlerle olur.3 Yahudiler Hz. Musa’nın kurtulması ve Firavun’un boğulması nimetini onlara ihsan eden Allah’a oruç tutarak fiili şükürde bulunmuşlardır. Müslümanlar da onlar için en büyük nimet olan Rasulullah’ın sallallahu aleyhi ve sellem mevlidini çeşitli ibadetlerle Allah’a şükrederek ihya etmektedirler. Bazı âlimler, mevlidin Hz. Musa ile ilgili hadiseye uygunluk arz etmesi için Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin viladetinin tespit edilmesi ve şükrün özellikle o gün izhar edilmesi gerekir, demektedir. Fakat şükrün ifasını gerektiren ibadetler için bir gün söz konusu olmadığından mevlidi de gün ile sınırlamak doğru olmaz.
Üçüncüsü: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem pazartesi günü tuttuğu orucun gerekçesini açıklarken: “Bugün dünyaya geldim.”4 demiştir. Buna göre Mevlid-i Nebi’yi ilk ihya eden, o gün oruç tutarak Allah Teâlâ’ya şükreden Rasul-i Ekrem’dir.
Günümüzde Müslümanların mevlid kutlamaları şekil açısından kısmi farklılıklar arz etse de Aşure ve pazartesi günleri Efendimiz’in tuttuğu oruçların gayesi ile tamamen örtüşmektedir. Zira hepsi ilahi rızayı celbetmek için îfa edilmektedir.
Dördüncü:  Kur’an-ı Kerim Müslümanlara İslam’ın ulvi değerleriyle meşru ölçüler çerçevesinde sevinmeyi tavsiye etmektedir: “De ki: ‘Allah’ın lütuf ve rahmetiyle; yalnız bunlarla sevinsinler.”5 Allah’u Teâlâ müminlere ‘rahmet’le sevinmelerini emretmektedir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, şu ayetin işaret ettiği gibi bizzat rahmettir: “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” Nitekim İbn Abbas ‘rahmet’ kelimesini Muhammed Mustafa olarak tefsir etmiştir.6 Müminler Allah Rasulü’nün varlığıyla her dem mesrur olur. Fakat doğduğu ay ve günün sevinci daha yoğun bir şekilde yaşanır.
Mevlid İslam coğrafyasında uygulanan âlimlerin güzel gördüğü, halkın benimsediği bir gelenektir. “Müslümanların güzel telakki ettiği Allah katında güzel, çirkin addettikleri ise çirkindir.”7
Beşinci: Her pazartesi Ebu Leheb’in azabı Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in doğum müjdesi kendisine verildiğinde cariyesi Süveybe’yi azad etmesinden dolayı hafifler.8  Muhammed b. Nasıruddin ed-Dimeşki şöyle demektedir:9

Suyutî: “mevlid kandilinin esasını teşkil eden, toplanıp Kur’an-ı Kerim okumak, Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in dünyaya gelmesi ve doğumu ile yeryüzünde meydana gelen harikuladeliklerle ilgili rivayetleri nakletmek ve sonrasında hazırlanan sofralarda ikram edilen yemekleri yiyip dağılmak, program sahibinin sevap kazanmasını sağlayan hayırlı ameliyeler cümlesindendir.” demektedir.

Kur’an’ın elleri kurusun diye zemmettiği ebedi cehennemlik o kâfir; Ahmed’in doğumuna sevindi diye pazartesi günleri daha az azab görür. Ömür boyu Ahmed’le sevinen ve muvahhit olarak ölenin hali ise bir düşün nasıl olur.
Hadis’i şerife göre Süveybe’yi azad ettiğinden dolayı Ebu Leheb’in azabı hafifleyecekse viladetle sevinen Müslümanların sevap kazanmaları evleviyetle mümkündür.
Suyutî: “mevlid kandilinin esasını teşkil eden, toplanıp Kur’an-ı Kerim okumak, Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in dünyaya gelmesi ve doğumu ile yeryüzünde meydana gelen harikuladeliklerle ilgili rivayetleri nakletmek ve sonrasında hazırlanan sofralarda ikram edilen yemekleri yiyip dağılmak, program sahibinin sevap kazanmasını sağlayan hayırlı ameliyeler cümlesindendir.” demektedir. Çünkü mevlidin gayesi Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ta’zimde bulunmak ve doğumu sebebiyle oluşan mutluluğu açığa vurmaktır.10
Çağdaş selefiliğin en güçlü referanslarından olan İbn Teymiyye’nin mevlid ile alakalı tesbit ve görüşü muasır takipçilerine göre daha mutedildir. İbn Teymiyye, mevlidle alakalı şöyle demektedir:
“Bazı insanlar mevlidi ya Hz. İsa’nın doğumunu kutlama noktasında Hrıstiyanlara benzemek ya da Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’e duydukları sevgi ve O’nu yüceltmek gayesiyle ihdas etmişlerdir. Yemin olsun ki mevlidi sevgi ve içtihatlarından dolayı yapanları Allah mükâfatlandıracaktır. Yukarıdaki ifadeleri söyleyen İbn Teymiyye, bidat olarak gördüğü mevlidi ihya edenleri ilahi ecir almalarına rağmen Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in emrine uyma noktasında gevşeklik göstermekle itham eder. Ona göre mevlidi ihya edenler Mushaf’ı süsleyip de okumayan ya da okuyup ona tabi olmayan kişilere benzemektedir.
İbn Teymiyye mevlidi ihya edenlerin bu ameliyelerinden dolayı sevap kazanmalarını Ahmed b. Hanbel rahimehullah’dan naklettiği bir fetva ile delillendirir. Ahmed b. Hanbel’e bazı devlet adamlarının Mushaf’ı süslemek için bin dinar harcadıkları sorulduğunda, kendi mezhebinde Mushaf’ı süslemek mekruh olmasına rağmen devlet adamlarının uygulamasına karşı çıkılmamasını söyler. İbn Teymiyye, Ahmed b. Hanbel’in; Kur’an’ın tezyinine harcanmayan fonun gece sohbetlerini havi kitaplara ya da şiir ve felsefe eserlerine sarfedilmesini önlemek gayesiyle böyle bir fetva verdiğini ifade eder.

Çağdaş selefiliğin en güçlü referanslarından olan İbn Teymiyye’nin mevlid ile alakalı tesbit ve görüşü muasır takipçilerine göre daha mutedildir. İbn Teymiyye, mevlidle alakalı şöyle demektedir:
“Bazı insanlar mevlidi ya Hz. İsa’nın doğumunu kutlama noktasında Hrıstiyanlara benzemek ya da Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’e duydukları sevgi ve O’nu yüceltmek gayesiyle ihdas etmişlerdir. Yemin olsun ki mevlidi sevgi ve ictihatlarından dolayı yapanları Allah mükâfatlandıracaktır. Yukarıdaki ifadeleri söyleyen İbn Teymiyye, bidat olarak gördüğü mevlidi ihya edenleri ilahi ecir almalarına rağmen Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in emrine uyma noktasında gevşeklik göstermekle itham eder. Ona göre mevlidi ihya edenler Mushaf’ı süsleyip de okumayan ya da okuyup ona tabi olmayan kişilere benzemektedir.

Mevlidin ilk çıkışını ise Suyutî, ilk olarak mevlidi ihdas edenin Fatimiler değil Erbil hükümdarı Muzaffer (Ebû Said) olduğunu söylemektedir.
Bu konuda müstakil bir eser yazan Seyyid Muhammed Mekki El-Haseni ‘Havle-l ihtifal bi zikri mevlidi-n nebiyyi-ş Şerif’ adlı bir kitap yazmış burada delilleri uzunca sıralamıştır.
Mevlidin Bidat Olduğunu Söyleyen Selefi Düşünce:
Şeyhulislâm İbn-i Teymiyye Allah ona rahmet etsin; “İktidâu’s-Sırâti’l-Mustekîm”de, İmam Şâtıbî; “el-İ’tisâm»da, İbn-i Hâc; “el-Medhal’de, Şeyh Tâcuddin Ali b. Ömer el-Lahmî, Muhammed Beşir es-Sehsevânî el-Hindî; “Sıyânetu’l-İnsan”da, Seyyid Muhammed Raşid Rıza, Şeyh Muhammed b. İbrahim Âl-i Şeyh, Abdulaziz b. Baz gibi âlimler de bu konuda mustakil risâleler yazmışlardır. Bunlar ise kendi görüşlerine şunları delil getirmişlerdir:
Birincisi: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Her kim, bu işimizde (dinimizde) onda olmayan bir şeyi ona ihdâs eder (açık veya gizli Kur’an ve sünnette aslı olmayan bir şey getirir)se,  o ihdâs ettiği şey, kendisinden reddolunmuştur (bâtıldır).”11
Müslim’in rivayetinde ise Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Her kim işimiz (dinimiz) üzere olmayan bir iş işlerse, o işlediği şey reddolunmuştur (bâtıldır ve ona itibar edilmez).”12
Hiç şüphe yok ki insanların dinde ihdas ettikleri (çıkardıkları) çirkin bid’atlardan birisi de, Rebiül-Evvel ayında Mevlid-i Nebevî yıldönümünü kutlamaktır.
İnsanlar, bu bid’atı farklı şekillerde kutlamaktadırlar:
Kimi insanlar, Mevlid-i Nebevî münâsebetinde bir araya gelip toplanmakta ve sadece Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in doğum kısassını anlatmakta veyahut da konuşmalar yapmakta ve bu olay dolayısıyla kasideler okumaktadırlar.
Kimi insanlar, yemek ve tatlılar yapmakta ve gelenlere takdim etmektedirler.
Kimi insanlar, bu münâsebeti câmilerde, kimileri de evlerde kutlamaktadırlar.
Kimi insanlar da yukarıda zikredilenlerle yetinmeyip bu münâsebeti, erkeklerle kadınların birbiriyle aynı ortamda bulunması, oyunlar oynanması, şarkılar söylenmesi gibi, pek çok haram ve çirkinlikler yapılan ya da Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den medet ve imdat dilenmek, onu çağırmak ve düşmanlara karşı ondan yardım istemek gibi şirk içeren ameller işlenen bir toplantı haline getirmektedirler.

Evet, bizler Rasulullah’ın hayatını her gün, her hafta, her ay hakkıyla anlatmayıp, gündemimize almaz, O’nu ve sevgimizi sadece bir Ay’a has kılarsak o zaman bu bidatin daha da ötesinde bir şeydir. Anma programlarında, müzik eşliğinde sevinilmesi, Rasulullah’tan medet-yardım talep edilmesi veya bunun kutlanmasının sünnet olduğunu söylemenin bidat olması noktasında İbn Teymiyye ve İmam Şâtıbî gibi ulemaya katılmaktayız. Fakat Türkiye gibi dinin istismar edildiği bir ülkede bu günleri fırsat bilip, vesile yaparak Rasulullah’ın hayatından bölümleri insanlara anlatıp onları rehberlerine bağlamak maksadıyla yer yer anma programları yapılırsa bunda da bir mahzur yoktur.

İkincisi: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in doğum yıldönümü münâsebetini kutlamak, ne Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, ne de râşid halifelerinin sünnetindendir. Böyle olduğu içindir ki bu hareket, dinen yasaklanmış bid’atlardandır.
Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bu konuda şöyle buyurmuştur
“Benim sünnetime ve benden sonraki doğru yolu bulmuş râşid halifelerimin sünnetini alın ve onlara, azı dişlerinizle ısırırcasına sımsıkı sarılın. (Dinde aslı olmayıp) sonradan çıkarılan yeniliklerden sakının. Çünkü (dinde) sonradan çıkarılan her yenilik, bid’attir. Her bid’at, dalâlettir (sapıklıktır). Her dalâlet (in sahibi) de, ateştedir.”13
Mevlidi kutlama işi, fazîletli üç dönemden (sahâbe, tâbiîn ve etbâu’t-tâbiînden) sonra Şiâ’nın bir kolu olan Fâtımîler tarafından müslümanların dinini ifsat etmek için dine sonradan sokulmuştur.
Üçüncüsü: Mevlid-i Nebevî yıldönümünü kutlama merâsiminde, hristiyanlara benzeme vardır. Çünkü hristiyanlar, her yıl İsa Mesih’in doğum yıldönümünü kutlamaktadırlar.
“Her kim, bir topluluğa (kavme) benzerse (onların giyindiği gibi giyinirse, gittiği yolda giderse ve onların işlediği fiilleri işlerse, günah ve sevap bakımından) o da onlardandır.”14
“Müşriklere aykırı hareket edin…”15
Sonuç:
Her sene meydanlarda anlatılan Rasulullah’a bakıldığı zaman tam bir hayat katliamı yapılmaktadır. Öyle bir Rasulullah modeli çıkarıyorlar ki, hayatı boyunca sanki hiç savaşmamış, eline kılıç desen almamış, daima kafirlere, müşriklere tebessümler dağıtmış, onlara sürekli çiçekler vermiş gibi lanse edilmekte. Bir Müslüman kadının namusuna dokunulduğu zaman bir millete savaş açan peygamber için, kafirlerle de iyi geçinirdi demek onu tam manasıyla yok etmek değil de nedir!? Bir savaşta gerektiğinde kafiri öldürmekten çekinmeyen bir peygamber için, barışa yönelik bir hayat yaşardı diyerek anlatmak onu tahrif etmek değil de nedir!? İnsanların zihinlerinde yanlış bir Rasulullah anlayışı dolaşırken bir Müslüman nasıl olurda onu hakkıyla tanıtmaz, savunmaz ve bu tahrife daha ne kadar sabredebilir!?
Evet, bizler Rasulullah’ın hayatını her gün, her hafta, her ay hakkıyla anlatmayıp, gündemimize almaz, O’nu ve sevgimizi sadece bir aya has kılarsak o zaman bu bidatin daha da ötesinde bir şeydir. Anma programlarında, müzik eşliğinde sevinilmesi, Rasulullah’tan medet-yardım talep edilmesi veya bunun kutlanmasının sünnet olduğunu söylemenin bidat olması noktasında İbn Teymiyye ve İmam Şâtıbî gibi ulema’ya katılmaktayız. Fakat Türkiye gibi dinin istismar edildiği bir ülkede bu günleri fırsat bilip, vesile yaparak Rasulullah’ın hayatından bölümleri insanlara anlatıp onları rehberlerine bağlamak maksadıyla yer yer anma programları yapılırsa bunda da bir mahzur yoktur.
İbn Recep el-Hanbeli rahimehullah ‘letâif’u-l meârif’ adlı değerli eserinde şöyle der:
Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e pazartesi günü tuttuğu oruç sorulduğunda: “Bu doğduğum ve peygamberliğin bana verildiği gündür” dedi.
Burada Allah’ın nimetlerini kullarına peş peşe verdiği günleri (Nebi’nin doğum gününü) oruçlu bir şekilde geçirmenin müstehap olduğuna işaret vardır. Allah’u Teâlâ en yüce nimetlerinden birisi de bu ümmete Hz. Muhammedi Rasul olarak göndermesidir. Nitekim Allah’u Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Al’i-İmran/164)
Allah’u Teâlâ Hz. Muhammedi bu ümmete peygamber olarak göndermesi göklerin, yerlerin, güneşin, ayın, rüzgârların, gecenin ve gündüzün meydana gelmesinden, yağmurun inmesinden ve nebatatın bitmesinden daha yüce ve mukaddestir. Bu sayılan nimetlerin hepsi Allah’ın peygamberini ve ahiret gününü inkâr edenlerde dâhil bütün insanları kuşatmış ve faydası umuma musahhar kılınmıştır. Hz Muhammed’in gönderilme nimetine gelince dünya ve ahiret nimetini kapsamıştır. Allah’ın kulları için razı olduğu kemâle ermiş insanlar bu vesile ile (mevlidi nebi) dünya ve ahiret nimetine gark olmuştur. Allah’ın nimetini kulların üzerine yağdırdığı günü (mevlidi nebi)  oruç ibadetiyle geçirmek çok güzel bir haslettir. Diğer bir ifadeyle nimetler tezahür ettikçe onun mukabilinde Allah’a şükretmekte o derece güzeldir (elzemdir).”
Konuyla ilgili Şehid Hasan el-Bennâ şöyle demektedir:
“Salih bir insanı hatırlamak için toplanmakta bir beis yoktur… Allah’ın rızasına uygun bir şekilde insanları anmak için toplanmak dindendir. Faziletli zamanları seçerek bunu yapmak daha hayırlıdır. Salih insanların hayatlarını hatırlamak, onların yaşantılarındaki örnek yönleri zikretmek bir ibrettir ve derstir.”16
Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan, huzurunda duracağımız güne kadar, kitabı Kur’an-ı Kerim’e ve elçisi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine sımsıkı sarılmayı bize nasip etmesini dileriz.
Allah Teâlâ, Peygamberimiz Muhammed’e, âile halkına ve ashâbına salât ve selâm eylesin ve onları mübârek kılsın. Allahumme Amin..

——————————————–
1 Hud suresi/120
2 Buharî, Savm, 69; Müslim, Sıyam, 19.
3 Muhammed Bahît el-Mutîî, Ahsenu’l-Kelam, s. 48
4 Müslim, Sıyam, 1162.
5 Yunus(10): 58.
6 Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensur, 3, 308.
7 İbn Mesud’a ait mevkuf hadis için bkz. Hakîm, Müstedrek, 3, 78, h. 2 NO: 4465.
8 Bu olayı Buhari nikâh bölümünde muallak olarak rivayet eder. Hafız İbn Hacer Feth’u-l Bari’de, İmam Hafız Abdurrezzak San’ani Musannefte c. 7 syf 478, Beyhaki Delail’de, İbn Kesir Bidaye’de c.1 syf 224. Kâfirlerin amellerinden dolayı azaplarının hafiflemesi sadece Rasulullah’a has bir olaydır.
9 Muhammed b. Alevî, Menhecü’s-Selef fî Fehmi’n-Nusus beyne’n-Nadar-i ve’t-Tatbîk, s. 390.
10 Muhammed Bahît el-Mutîî, Ahsenu’l-Kelam, Kahire, 1939, 48.
11  Buhari; hadis no: 2697.Müslim; hadis no: 1718.
12  Müslim; hadis no:1718.
13  İmam Ahmed; hadis no: 4/126. Tirmizî; hadis no: 2676.
14  İmam Ahmed; hadis no: 2/50. Ebu Davud; hadis no: 4/314. İbn-i Teymiyye, “İktidâu’s-Sıratı’l-Mustakîm”; c: 1, s: 279’da hadisinin senedinin ceyyid olduğunu söylemiştir. Suyutî de “el-Câmiu’s-Sağîr”; hadis no: 5893’de hadisin hasen olduğunu belirtmiştir.
15  Müslim; 1/222, hadis no: 259.
16 Haftalık İhvan-ı Müslimin Dergisi, yıl:1936, sayı:4