Hz Aişe annemiz, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in ahlakı hakkında şöyle demiştir:

“Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ahlakı Kuran’dı. Darılırsa Kur’an darıldığı için darılır, beğenirse Kur’an beğendiği için beğenirdi. Kendi nefsi için intikam almazdı. Kızması ve beğenmesi Allah’ın rızası içindi.” (Buhari, Müslim)

Anlıyoruz ki, kim, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yolunu takip etmek isterse, kim O’nun ahlakı ile ahlaklanmak isterse darılmalarını ve küskünlüklerini Allah’ın yüce kitabı olan Kuran’a göre ayarlasın. Yani Allah’ın hoşlanmadığından o da hoşlanmasın, Kuran’ın kabul edip beğendiğini o da beğensin, böylece yakınlaştığımız sadece Allah’ın rızası olur.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ahlakından, sadece Allah’ın rızasını arayan bir kul örnekliğini görüyoruz. Ve Taif’te yaşananlar geliyor aklımıza… Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem risaletin 10. yılının sonlarında Şevval ayında Taif’e gitti. Taif’te 10 gün kaldı.

Ne yazık ki Taifliler, Mekkeli müşrikleri aratmadı, O’na hakaret edip kovdular. Yüzüne karşı; “Allah senden başka Peygamber olarak gönderecek birini bulamadı mı?” dediler.

Çocuklarını, kölelerini kışkırtıp Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i Taif sokaklarında taşladılar. Mübarek vücudundan kanlar aktı.

Rabbinden başka sığınacağı kimsesi yoktu. Ve şöyle dua etti:

“Allah’ım! Güçsüz ve çaresiz kaldığımı, halk nazarında hor görüldüğümü ancak sana arz ve şikâyet ederim. Ey merhametlilerin merhametlisi… Herkesin zayıf görüp de dalına bindiği, biçarelerin Rabbi Sensin. Sensin Rabbim benim. Beni kime bıraktın! Huysuz ve yüzsüz yabancıya mı, yoksa bu işimde bana hâkim olacak düşmana mı? Allah’ım! Eğer bana karşı gazaplı değilsen, çektiğim mihnetlere, belalara hiç aldırmam. Fakat senin esirgeyiciliğin bunları göstermeyecek kadar geniştir.  Allah’ım! Gazabına uğramaktan, rahmetinden uzak kalmaktan, karanlıkları aydınlatan, dünya ve ahireti salâha kavuşturan ilâhi nuruna sığınırım. Rızanı dilerim. Sana iltica ederim. Bütün kuvvet, her kudret ancak Sendendir, Ya Rabbi!”

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in sıkıntı halinde, kalbinden ve mübarek dudaklarından dökülen bu duası, O’nun Rabbine karşı olan bağlılığını, tevazuunu, sabrını ifade ediyor idi.

Sadece Taif’teki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bize çok şey öğretiyor;

  • Mübarek İslam davası uğruna çekilen sıkıntıları ve tavrımızı
  • Maksadımızın ne olması gerektiğini
  • Sığınacağımız ve korunacağımız yalnız güç ve kudret sahibinin Allah (celle celâluhu) olduğunu
  • O’nun kudretine ve kuvvetine sığınanın asla yalnız ve yardımsız kalmayacağını

İşte tevhid, işte akidemiz!

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatını, yaşananları takip ettiğimizde bizi ulaştırdığı zirve…

Ve O’nun ahlakını takip ettiğimizde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in;

1) Konuşma Adabı ve Ahlakı:

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor; “Kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa ya hayırlı bir söz söylesin veya sussun.” Hadisten anlaşıldığı üzere Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in konuşma sınırlarının hayırla çevrili olduğunu anlıyoruz.

Müslümanın da konuşma sınırlarını bu hadisle öğreniyoruz. Bunun dışındakilerinin söz israfı ve imanda zayıflığa götüreceğini, Allah’a ve ahiret gününe olan inancımızla ters düşeceğini ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in uyarısı ile karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz.

Başka bir hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: “İnsan bazen hiç önem vermeksizin Allah’ı öfkelendiren bir söz söyleyiverir ve bu yüzden cehennemin yetmiş yıllık mesafeli dibini boylar.”

Yine Müslüman Peygamberin bu sözleri ile tehdit ettiği kapsamın içine girmemek için konuşmalarını hesaplı yapmalı, dilinden ölçüsüz söz çıkmamalı. Ağzından dökülecek olan kelimelerden, cümlelerden daima Allah ve Rasûlü’nün razı olup olmayacağını düşünmeli ve dilini ona göre hareket ettirmelidir.

Ve Rasûlullah bizi tekrar uyarıyor, hadisinde şöyle buyuruyor: “Kişinin kendisini ilgilendirmeyen sözlerden kaçınması iyi bir Müslüman olduğunun göstergelerindendir.”

İyi bir Müslüman olmanın ölçülerinden birinin yine dile hâkim olmaktan geçtiğini anlıyoruz. İyi bir Müslümanın, üzerine vazife olmayan işler hakkında konuşup yorum yapmamasının İslam ahlakından olduğunu görüyoruz.

Allah (celle celâluhu) En’am Suresi 68.ayetinde müminleri uyarıyor: “Ayetlerimiz hakkında asılsız lâf ebeliğine dalanları gördüğünde (bu adamlar) başka bir söze geçinceye kadar yanlarından uzaklaş. Eğer şeytan sana yanlarından kalkmayı unutturursa, hatırladıktan sonra sakın o zalimler ile birlikte oturma.”

Müslümanın, kalbinde hastalık olanların sapık konuşmalarına şahit olursa yanlarından derhal ayrılması gerektiğini anlıyoruz.

Müslüman konuşurken hayır söylediği gibi, dinlerken de hayırdan başka bir sözü dinlemiyor, dilini koruduğu gibi kulaklarını ve kalbini de çirkin, sapık her türlü sözden muhafaza ediyor.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem tekrar bize nasihat ediyor ve şöyle buyuruyor: “Kardeşine kötü söz söyleme, onu alaya alma, ona söz verip sonra sözünden cayma. “

Müslümanın kardeşiyle konuşma ölçüsü ve kaçınması gerekenler

Kırıcı, kaba, kötü söz söylememek, kardeşimizle alay etmemek ve söz verdiğimizde mutlaka riayet etmek… Bunlara dikkat ettiğimizde kardeşliğin kuvvetleneceği, riayet etmediğimizde kardeşlik hislerimize zarar geleceğini anlıyoruz.

Yine İslam’da birlik ve beraberliğin kuvvet ve vahdetin ne kadar önemli olduğunu, en büyük imtihanlarımızın da kuvvetimizin dağınıklığından olduğunu yaşıyor ve görüyoruz.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bizi tekrar uyarıyor: “Hiç bir topluluk birbirleri ile tartışmaya tutuşmadıkça sahip olduğu hidayetten ayrılıp sapıklığa düşmez.”

Hayat içerisinde tüm ölçülerimizi belirleyen İslam, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti ile bizim için tam bir örneklik teşkil ediyor.

Konuşma edep ve ölçümüzde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i örnek alıp ilmek ilmek ahlakımıza işlemek üzere bizi aydınlatıp ve medeniyetin zirvesine ulaştırması duası ile..

2) Tevazu ve alçak gönüllülüğü:

Âlimler tevazu hakkında “İlmin yarısı tevazudur” demişlerdir. Tevazu elde etmenin yolunun da insana hizmetten geçtiğini söylemişlerdir.

Tevazuda ölçümüz de yine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem olmalı. Gelin, hep birlikte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in tevazu ölçüsünü öğrenelim.

Her davranışımızda olduğu gibi eğer kendi düşünce ve aklımızla tevazu ölçüsü koymaya kalkarsak ya eksik bırakır meyvesine ulaşamayız ya da abartır şahsi sınırlarımıza zarar veririz.

Tevazuyu terketmek kibre sebebiyet vereceği gibi tevazuda haddi aşmak, abartmak da kibre sebep olabilir. Ancak Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem en güzel ölçümüzdür.

Said Havva, Er-Rasul adlı eserinde şunları dile getirmiştir:

“Medine’de bir melik ile karşılaşacağını tasavvur eden Hatem oğlu Adiyy’in sözünü dinleyelim:

“Mescidde bulunan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına girdim. Ve kendisine selam verdim. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bana; “Kimsin?” diye sordu. “Hatem oğlu Adiyy’im.” dedim. O zaman kalktı ve beni eve götürmek istedi. Allah’a yemin ederim, eve götürmekte iken zayıf ve yaşlı bir kadın ile karşılaştı ve özel bir işi için uzun bir zaman onu ayakta bekletti. O zaman “Bu, Melik değildir.” dedim.

Adiyy dedi ki: “Sonra, Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem beni eve götürdü. Ve bana yüzü deri, içi de hurma ağacının kabuğundan doldurulmuş olan bir yastık attı. ‘Ve bunun üzerine otur’ dedi. Hayır, sen otur dedim. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ‘Yok, sen otur.’ dedi. Ben de üzerine oturdum. Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem de yere oturdu. Adiyy dedi ki: “Kendi kendime, ‘Allah’a yemin olsun ki bu bir Melik işi değildir’ dedim.” İşte Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in fıtratı budur. Gizli bir tarafı yoktur. Ailesi ile beraber esir düşmüş ve mağlup olarak kendisine gelen Adiyy’i yastık üzerine oturtuyor, kendisi ise yere oturuyor. ”

Said Havva, devamında şöyle anlatıyor:

“Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem yürürken geri kalır, zayıf olanı öne alırdı. 

Terkisine adam alır ve onlar için dua ederdi. Bir gün ashab ile birlikte yolculukta bulunuyordu. Yemek hazırlığını yapmak istediler ve iş bölümü yaptılar. Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem odun toplamaya başladı. Sahabeler O’nun çalışmamasını istedilerse de ısrar etti. Çünkü kendisini, arkadaşlarından üstün göreni Allah (celle celâluhu) sevmez.

Bir bedevi, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e vardığında heybetinden titremeye başladı. O zaman Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, kendisinin Kureyş kabilesinden, kurutulmuş et yiyen bir kadının oğlu olduğunu hatırlattı. 

Yine bir gün, asasına dayanarak sahabelerden bir cemaate uğradı, cemaat ayağa kalktı. Bunun üzerine şöyle dedi: “Müslüman olmayanların birbirlerine saygı gösterip ayağa kalktıkları gibi kalkmayın.”

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem medhü senada ifrat etmeyi, büyüklüğü ifade eden vasıfları söylemekten hoşlanmazdı. Beni Amir kabilesinden bir heyet Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına geldiklerinde şöyle dediler: “Sen bizim ulumuzsun.” Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:  “Ululuk Allah’a mahsustur.” dedi. Bunun üzerine onlar da: “Sen bizden daha çok faziletli ve iyilikseversin” deyince Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: “Bunu söyleyiniz. Fakat şeytan sizi yoldan çıkarmasın.” buyurdu.

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem çok mütevazı ve edepli idi. Rasgeldiği kimselere selam verir, büyük veya küçük kiminle konuşursa bütün vücuduyla ona dönerdi. Bir kimse ile musafaha etse, elini en son çekerdi. Tasadduk ettiğinde sadakasını muhtaç olana verirdi. Bir meclise girse cemaatin bittiği yerin sonunda otururdu. Bir arkadaşının veya komşusunun ihtiyacı için hizmet etmekten çekinmezdi. Çarşıya gider ve eşyasını kendisi taşır, “Bunun taşınması bana düşer” derdi. İşçinin yapacağı işi yapmaktan kibirlilik duymazdı. Camiinin inşaatında ve hendek kazma işinde bizzat çalışırdı. Hâlbuki İslam’a karşı birleşmiş olan kabileleri püskürtmek için savaşa hazırlanmış İslam ordusunun başkumandanı idi.

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, elbisesinde ve evinde mütevazı idi. Etrafındakiler gibi giyer ve otururdu. Her iki hücre arasında hurma ağacının çubuklarından yapılmış ve çamur ile sıvanmış bir duvar bulunurdu. Bu duvar da bir deri ve siyah kıldan yapılmış, bir çul ile örtülmüştü. İşte böyle bir hayat sürerken kendisine iktidar yetkisi verildi. ”

Bu satırlarda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in tevazusunu okuduğumuzda, ümmet olarak İslam’ın rükunlarından ve Peygamber’in sünnetinden ne kadar uzaklara düştüğümüzü, içimiz acıyarak görüyoruz.

Bir miktar ilim tahsil ettiğimizde, girdiğimiz ortamlarda, insanların tavırlarının değişmesi, en azından başköşede yerimizin ayrılmış olması, bu gibi davranışlardan kalbimizin rahatsız olmaması, ilim tahsil etmiş kimsenin karşısında, halkın ya da talebenin arasında oluşan ciddi uzaklığın bir kural haline gelmesi, saygıda aşırılığa gidip bağların oluşmaması ya da koparılması…

Aramızda selamın azalması, aşırı meşgul olduğumuzu düşünerek, konuşurken birbirimizin yüzüne dahi bakmayı ihmal edip bunu doğal kabul etmemiz…

Mescid ve toplantılarda hizmet etmekten uzak durulması, bu tip hizmetlere talip olan insan sayısının daima az olması, herkesin bu tür hizmetleri birbirinden beklemesi…

Ağır yüklerin, çarşı ve pazar eşyalarının anne ve babaya taşıtılması, yeni neslin bu konuda dikkatsiz ve özensiz yetişmesi…

Evlerimizin düzeninde batı kültürünün esintisinin yaşanmasından ziyade, tevazunun tamamen terkedilip gösterişe düşkünlük gösterilmesi, elbiselerin çeşitliliğinde aşırıya gidilmesi, yeme içme konusunda, aynı şekilde İslam ölçülerinden ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinden uzaklaştığımızı görüyoruz.

Allah (celle celâluhu) Bakara Suresinin 200. ayetinde şöyle buyurmuştur: “…İnsanlardan öylesi vardı ki; ‘Ey Rabbimiz, bize dünyada ver’ der. Onun ahirette nasibi yoktur.”

Kâfirin hedefi dünyadır. Onun dünya nimetlerinden faydalanma ölçüsü nefsi ve hevasıdır. Ancak mümin kimse bu nimetlere Allah’ın emrettiği ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in onlardan istifade ettiği şekilde faydalanır. Asıl hedefi Rabbinin rızası ve cennettir.

Yeni bir Kuran eğitimi ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnet ölçüleriyle ahlaklanıp asıl hedefimize, Rabbimize ve cennetine kavuşabilme gayreti ile…

Selam ve dua ile…