Oruç, insanın başıboş bırakılmadığı gerçeğiyle beraber sürekli insana ve hayatına müdahalenin ispatlarından sadece bir tanesidir. Kim emretse ki, şartlar yerinde olmasına rağmen, aç ve susuz kalınır. Kim emretse ki, onca sinir bozucu olaylar karşısında öfkeler sinelere hapsedilerek, dillerden güzellikler saçılır. Kim emretse ki, onca haramlar cirit atarken cadde ve sokaklarda, gözlere ve zihinlere kepenkler çekilir. Kim emretse ki, hep hayır düşünülerek şerlerden uzaklaşılır. Hangi kurum! Hangi merci! Hangi insan! Veya insanlar! Bu söylenenleri bir insana gönülden yaptırabilir. Sadece Allah! Yalnızca Allah! Tek olan kudret sahibi emrederse bunlar yapılır. Allah’ın izni çıkmadan çatlamış dudaklara su bile serpilmez. Tabi ki hakkı ile iman edenler için geçerlidir bütün bunlar.

İnsana bir irade verilmiş ve seçmesi istenmiştir. Sen kim ve ne olmak istersin? Allah’ı memnun etme çabası içinde olmak mı yoksa insanları memnun etme ziyanı içinde olmak mı? Dünya hayatını, dünyanın ve kâinatın yaratıcısı ve Rabbi olan Allah’ın tayin ettiği ölçülerde yaşamak mı yoksa popüler kültürün heva ve heves ölçüsünce var olmak mı? Sokaklarını, caddelerini ve evlerini İslam’ın nuruyla aydınlatmak mı yoksa çeşitli insan icadı cahiliye ideolojileriyle sokak lambalarının ışığından bile mahrum kalmak mı? Biz olma bilincinde büyük hesaplar yapmak mı ben olma duygusuyla küçük hesapların adamı olmak mı? Kuran’ın mesajını hayata yansıtarak ruhları, bedenleri ve zihinleri özgürleştirmek mi yoksa gırtlak yarışına girerek bülbül misali kafeslere esir olmak mı? Günde beş vakit Rabbinin huzuruna çıkma izzetiyle yükselmek mi yoksa günde beş kere kendini insanlara teşhir etme zilletiyle alçalmak mı? Müslümanların sorunlarına ümmet nazarıyla eğilmek mi yoksa ülkeyle sınırlandırma ve zimmetleme körlüğü ile dikilmek mi?  Kalplerin, “Allaha hamd olsun Müslümanlardanım”  deme güvenirliği mi yoksa dillerin “bizde Müslümanız orasını ne karıştırıyorsun” edebiyatının kararsızlığı mı? Ne olmak ve kim olmak isterse istesin, genel olarak ramazan ayı geldiğinde bereketin, huzurun, hayrın, helalin, ahlakın bir ivme kazandığını, yükselişe geçtiğini her kesim, her cenah ve her kitle kabul etmiştir.  Kabul gören bu görüş, orucun gerçek mahiyetinin bilincinde ya da şuurunda olmaktan değil, ruhun o atmosferden etkilenmesinden kaynaklanmaktadır. Genel olarak nefislerin azgınlıkları azalsa da şeytanların zincire vurulmasıyla kişilerin vesvese alma süreci zayıflık kazanmaktadır. Böylelikle önce kişinin benliğinde bir huzur, bir sakinlik, bir durulma ve bir tazelik görülmekte sonrasında ise topluma yansımaktadır. Evet, her ne kadar da orucun gerçek mahiyetinin insanın kendi iç âlemine seyahat etmek ve bu seyahatte artı ve eksileri gözden geçirmek olduğu bilinmese de, ramazan pidesi sıcaklığında bir ılık hava teneffüs edilmektedir. Evet, her ne kadar da orucun aç ve susuz bir şekilde iç âleme daha çabuk giderek yaratılışın hakikatlerine beden ve ruh ile ulaşmak olduğu bilinmese de Allah’ın indirdiği sekinet, mutluluk kişilere sirayet etmektedir. Evet, her ne kadar da orucun geçen on bir ay boyunca yapılan hatalardan, günahlardan ve kusurlardan dersler çıkarılıp yeniden köklü bir silkinmeyle kesin bir diriliş vaktinin geldiği bilinmese de en azından otuz gün de haramların azlığıyla kişilerin ruhları nefes almaktadır. Oruç,  kıştan sonra gelen baharın etkisiyle tekrar tekrar tazelenmektir. Tıpkı yılanların kış uykusuna girerek bir oruç süresine girmesi, ardından baharla beraber eski derilerin atılarak tazelenmesi gibi bir süreçtir. Kişideki bu mutlu olma heyecanı haramlardan uzak kalmasıyla maneviyatının yükselmesi ve ardından Allah’a yakınlaşmasındandır. Allah’a yakınlaşan ruh sevinç içerisindedir. Çünkü kalpler ne parayla, ne şanla, ne şöhretle huzur bulur. Bilakis, daha da stres içerisine girer. “Ancak ve ancak kalpler Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Rad,28)

Oruç sadece ağız kapama eyleminden ibaret değildir. Bu ağızdan yiyecek girmiyor ama yalan söz çıkıyorsa, yiyecekten çekinen dil insanları incitmekten çekinmiyorsa, cami avlusunda parmakla gösterilen dürüstlük ticarette teleskopla bile tespit edilemiyorsa, yemek ve içeceklere bakmaktan men edilen gözler azıcık sağa sola kayıyor da nefis işte deniliyorsa! Allah’ın emrettiği farz olan beş vakit namaz kılınmıyor ama sünnet olan teravih namazı kaçırılmıyorsa, On bir ay boyunca imanımızı artıran, bizi salih amele sevk eden Allah’ın kitabı yerine, ramazanda gaz alıcı şiirler, naatlar, kasideler en gür seda ile haykırılıyorsa, bu tutarsızlıklarımızı ve bahanelerimizi hangi makama arz edeceğiz. “İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece «İman ettik» demeleriyle bırakılacaklarını mı sandılar?” (Ankebut, 2) ayeti gözümüzün önünde dururken nasıl bir anda parlayıp bir anda sönen saman alevi gibi olabiliriz? Nasıl başıboşmuşuz gibi davranabiliriz?

Şehid Seyyid Kutub rahimeullah, bu ayetin tefsirini şu şekilde yapmaktadır: “İman, sırf dille söylenen bir söz değildir. İman, birtakım yükümlülükleri olan bir gerçektir. Kendine özgü ağırlıkları bulunan bir emanettir. Sabretmeyi gerektiren bir cihattır. Katlanılması zorunlu olan bir çabadır. Bu yüzden, insanların «inandık» demeleri yeterli değildir. Sınavdan geçirilmeden, bu sınav esnasında kararlılıklarını ortaya koymadan, bu sınavdan cevherleri arınmış, kalpleri berraklaşmış olarak çıkmadan sırf böyle bir iddiada bulunmakla bırakılmazlar. Tıpkı ateşin altını eriterek, saf altın madeni ile karışımında bulunan diğer değersiz madenleri birbirinden ayırması gibi sınav anlamına gelen fitne kelimesinin sözlük anlamı, altının eritilerek saflaştırılmasıdır. Bu açıdan kelimenin kendine özgü bir anlamı, bir çağrışımı ve bir işareti vardır. Aynı şekilde sınavlar kalpleri şekillendirir.

İman ettik bizde müminiz ve cennete gitmeye hazırız diyerek yolculuğa hazır bir yolcu gibi konuşmak güzeldir ancak bu yolculuğa gerçekten hazır olduğumuzu göstermek adına bedeller ödememiz gerekmektedir. Nasıl ki, bir bakkala gidip benim 3 liram var bana 5 ekmek verir misin diyerek ekmek alamıyorsak, bende iman var diyerek de cennete gidilmiyor. O imanın amele dönüşmesi gerekmektedir. Ramazan ise imanın amele dönüştüğü vesileler için büyük bir fırsat ve milattır. Ramazan ayını ve oruç ibadetinin gerçek mahiyetini bilmeden, öğrenmeden gafilce geçirmek bizi dönüşü olmayan bir yola götüreceğini bilmiyor muyuz? “Ramazan bu yıl haziran ayına yakın geldi çok sıcak o yüzden üzerime farz olan orucu kazaya bırakabilir miyim?” fetvasını arayanlar, cehennemin taşları parçalayan bir ateş olduğunu düşünmüyorlar mı? Orucun cehenneme kalkan olacağını bilmiyorlar mı? Bütün ibadetlerin insanın kendisi için olduğunu orucun ise sadece Allah için olduğu bu yüzden de mülkün sahibi olan Allah’ın oruçlunun mükâfatını kendi üzerine aldığını bilmiyorlar mı? Ramazan ayının eğlence, oyun ve oyalanma değil Allah’a ibadetlerle, güzel ahlak ve amellerle yaklaşma ayı olduğunu bilmiyorlar mı? Ramazan orucu tutmayıp, bayramına sahip çıkma endişesine kapılanlar! Ramazan sizi manevi iklimi ile çocukluğunuzda ki yıllara götürmüyor mu? Hani o günahların azlığından mutlu olduğunuz zamanlara, hani ağzınızın tadının yerinde olduğu zamanlara, hani aile içindeki o mutlu yıllara. O yıllardaki huzuru ve mutluluğu özlüyorsak neden ramazan bilincini diğer aylara taşımak için acele etmiyoruz. Neden ağzımızın tadını geri getirmek adına İslam’ı ramazanda yaşadığımız gibi diğer günlere, haftalara ve aylara yaymıyoruz?  Neyi bekliyoruz?

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kendisini öldürmek için gelen Hz. Ömer’i omuzlarını tutup silkeleyerek: “Daha ne zamana kadar Ömer! Daha ne zamana kadar direneceksin? Yoksa Ebu Leheb hakkında inen surenin bir benzerinin senin hakkında inmesini mi bekliyorsun? Hattab’ın oğlu daha neyi bekliyorsun?” buyurduğu gibi bizi de böyle silkeleyen ve uyaran birini mi bekliyoruz? Yoksa Ebu Lehebi yüz üstü cehenneme sokan ayetler gibi bizim vakıamıza uygun ayetlerin muhatabı olmayı mı bekliyoruz? Yoksa kurandaki bazı helak ayetlerindeki gibi Allah’a imanımızla neleri kazanacağımızı göstermek yerine, bir musibetle helak olmayı mı bekliyoruz? Evet, Ebu Leheb için inen ayetler bir daha inmeyecek ama tarih boyunca hep muhataplarını tanıyarak onların boyunlarına asılacak. Kurandaki her ayet Müslümanlara bir uyarıdır. Şayet bu uyarıları kulak arkasına atarsak daha önce günahkârlar için inen ayetlerin muhatabı sen olabilirsin ey falanca şahıs! Nice Ebu Lehebler, nice firavunlar, nice günahkârlar, fasıklar, müşrikler, münafıklar kuranın ayetleri vasıtasıyla müminlerin aralarından ayrılıp helak çemberi içine girdiler. Nice insanlar iman ettiğini söylese de, laflarıyla cenneti değil cehennemi kazandılar.

Bizler Kur’an’ın,  peyderpey indirildiği ramazan ayında var olan imanımızı arttırmak için ve yenilenmek için bir fırsat, bir atlama rampası olarak kullanamıyorsak, ramazanda artan imanımızı, ramazandan sonrada bir sonraki ramazana kadar muhafaza edecek amellerle donatamıyorsak, bu kendi nefsimizi kınamak için yeterli bir sebeptir. Ramazan ayı içimizdeki cevherin üstünü örten tozlardan arınma zamanıdır. Müslümanca yaşamak için bir dönüm noktası, Müslümanca yaşayanlar için ise amellerdeki kirlerden temizlenme zamanıdır. Ramazan ayı; imanla amel etme, amelle ecirleri bir hasat gibi toplama zamanıdır. Ve bir dahaki hasat zamanına kadar nadas aralığı koymadan ilerlemektir.