Günler geçtikçe isme gösterilen hürmetin öze gösterilmediği şu dünyada namazsız minarelere dönüştürülen ibadethanelerimiz gibi oruçsuz imsaklara dönüştürülmüş ramazanlara şahitlik etmek ruhuma ağır geliyor. Minareler midir camileri ibadethane yapan yoksa içinde ikame edilen namazlar mı? İçinde ibadet edilmeyen bir cami ibadethane olabilir mi? Bize göre bir ay ancak Allah’ın ve Resulünün özel kılması ile ayrıcalık kazanır. Allah ve Resulü bir ayı özelleştirdiğinde ise artık onun normalleştirilmesi ya da Allah’ın sınırlarının dışında özellik yüklenmesi mümkün değildir. Yani Allah’ın özellik yüklediği şeyler Allah’a göre şekil aldığında özeldir. Eğer toplum ya da anlayışlar yeni ayrıcalıklar yüklüyorsa bu bir ibadet değil, örf olmuş olur. Örfün ise Allah’ın hükümleri hiçe sayıldığında kazandıracağı bir şey olmadığı gibi kaybedişlere sebep olması kaçınılmazdır. Örf ancak Allah’ın dediğine uygun olduğunda masum kabul edilir. Yoksa bir Müslüman için şekil verici tek etken Allah’tır. Allah’ın dışında şekil vericilerin olduğu toplumların Müslüman ismini ne kadar hakettiğini düşünmemiz lazımdır. Ramazanın yanında eğlence kelimesinin kullanılması, minarelere nazar boncuğu takmak ya da asıl ticaret yeri olan camilerin alt katlarında dünyevi ticaretlerin yapılması kadar anlamsız ve üzücüdür. “Rabbim sen bana imkan ver ne yapacağımı göreceksin” diyen anlayışla kapitalist sistemin kıskacında kalmış “hem ibadet hem ticaret” mantığı ile hareket eden adamların farkı bir namazlık ya da bir oruçluk zamanda dahi ortaya çıkmaktadır. Camide çalan telefonlar, ticaretten bağımsız kurulamayan camiler, Allah ile bağlantımızın ne derece güçlü olduğunun en önemli göstergesidir. Zira bir namazlık zamanda dahi dünya ile bağlantısını kesemeyen adamların küfrün kökünü kesmeyi dillendirmeleri ancak bir hayaldir. Bu nasıl bir çelişkidir ki iddialar ve eylemler birbirine zıt hale gelmiş?

Laik imanların ortaya çıkardığı bir dini yaşantının münafıklığın işaretlerini üzerinde taşıması kaçınılmazdır… Bunu sokağa çıktığımızda ya da kendi anlayışlarımıza baktığımızda kolayca fark edeceğimizden eminim. Resulullah aleyhisselamın en kuvvetli sünneti olan evlilikler sadece gösteriş uğruna zorlaştırılırken zina en kolay halde sunuluyor genç zihinlere ve bedenlere… Din konusunda hassas kabul edilen insanlar dahi bu bataklık anlayıştan payını alıyor. İşinde uzman şeytanların aldatmacasına kanmış Müslümanlar İslam adı altında yapıyor en seviyesiz işleri… İlim öğrenme adı altında makamlar elde edilip ümmet parçalanmaya, birbirinden koparılmaya çalışılıyor. Hem de Resulullah aleyhisselamın şu sözüne rağmen: “Bu Ümmet’e üstünlük, zafer, Allah’ın yardımı ve dünya hakimiyetini müjdele. Kim o zafer günlerinde ahiret için yapılacak bir işi dünya için yaparsa onun ahirette nasibi yoktur.” Ahiret için adı altında dünya için yapılan işlerin listesini burada yazmaya kalksak buna gücümüzün yeteceğini sanmıyorum. Hadis kitaplarında ilk olarak niyet konusunun gündeme getirilmesi ve bir işe ya da derse başlarken genelde amellerin niyetlerle bağlantısının kişiye kazandırdıkları üzerinde çokça durulmasının bir anlamı olmalıdır. ‘Zira ahiret gösterip dünya yakalama’ felsefesi ile yoğrulmuş fikirlerin oluşturduğu bir yaşam tarzının kutsallarımız üzerinde bıraktığı etkiler bir Ramazan ayını incelediğimizde dahi en acı gerçekleri ile ortaya çıkmaktadır. Ramazanla birlikte düşmesi gereken satış oranlarının artması… Artması gereken ibadetlerin ramazan eğlenceleri ya da ağlatma seansı halinde gerçekleştirilen duygusal sohbetlerle azaltılması… Mukabele adı altında para karşılığında hatimler yapılması… Teravih çıkışı cami kapısına kurulan tezgahlar… Sanki gündüz yiyemediği yemeklerin acısını çıkarırcasına iftar vakti donatılan sofralar… Mideleri değil gururları doyurmak için hazırlanmış iftar sofrasında lezzetle yapılan muhabbetlerin içine karışmış gıybetler… Allah dedi diye oruç tuttuğunu zannederken insanlar ne der diye hazırlanan sofralarda iftar edenler, imanın ve cennetin nasibinden mahrum kalmayı göze almalıdır.

Herkes kendini yüceltme, ilmini gösterme peşinde… Ümmetin imanın lezzetini tatmaya muhtaç olduğu, beş vakit farzı yerine getiren adamların parmakla sayılır hale geldiği bir zamanda halkın önünde teravihin olup olmadığı ya da kaç rekat olduğu gündeme getiriliyorsa ve ilmi müzakere adı altında tartışmalar yapılıyorsa laikliğin sadece siyaseti değil, imanımızı da etkilediği gerçeği ile karşı karşıyayız demektir. Bir hocam: “İlim öğretirken merkeze neyi koyduğunuza dikkat edin” demişti. Bugün içinde bulunduğumuz durumu inceleyince bu sözün ne kadar çok mana ifade ettiğini daha iyi anlıyorum. Zira şeytan merkeze şahsiyetini koyduğunda Rabbine asi olmuştu. Kendisini yaratana imanı tam olduğu halde kendince gayet mantıklı bir gerekçe bulmuş ve o gerekçe üzerinden belirlemişti tavrını. Ona göre ateş topraktan daha üstündü, dolayısıyla üstün bir yaratılışa sahip olanın kendisinden aşağıda olana secde etmesi çok mantıksızdı. Oysa aklını iyi kullandığını zanneden şeytanın ıskaladığı bir şey vardı. Zihninde üstün ve aşağı diye şekillendirdiği şeylerin aynı ustanın elinden çıktığını ve aralarındaki değer farkını da ancak ustanın belirleyebileceğini unutuyordu. Eğer sanatkar, ortaya çıkardığı sanatın değeri ile ilgili bir şey belirtmediyse sanatın kendi kendine bir değer biçmesinin bir anlamının olması düşünülemez. Sanatkarın verdiği değerin dışında verilen değerlerin ise sanatkarın katında bir değerinin olmadığını bilmek gerekir. Ramazan eğlencesi oldu diye, başına Ramazan ismi getirildi diye hiçbir konser günah olmaktan çıkmayacağı gibi Müslüman’ın farzına ya da nafilesine engel olan hiçbir şey, içinde Allah ismi geçtiği için sevap haline gelmez. Ambalajı değişti diye ürün değişmeyeceği gibi Allah adına yapıldı diye ya da güzel niyetlerle yapıldı diye Sünnetullaha ters hiçbir şey ibadet haline gelmez. Allah’ın şiddetle yasakladığı dilenciliği “Allah rızası için” diyerek yapan bir zihniyet ile Allah’ın kutsal kıldığı Ramazan ayını eğlenceler ve konserlerle ön plana çıkarmaya çalışan zihniyet arasında hiçbir fark yoktur. Tıpkı Resulullah aleyhisselamın Medine’sinde yaşanan Ramazanlarla, masum ya da kasıtlı bir niyetle hazırlanmış eğlencelerle ve Enderun teravihleri ile ihya edilen Ramazanların herhangi bir benzerliği olmadığı gibi…