Hamd, Ramazan ayını müminler için bir fırsata dönüştüren Allah’a;

Salât ve selâm Ramazan’ın mümin gönüllere kazandırdığı bilinç ve şuurun en güzel öğretmeni ve uygulayıcısı olan Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e;

Allah azze ve celle’nin affı, rahmeti, keremi ve lütfu bu mübarek aydan bereketlenen ve hakkıyla bu aydan faydalanabilmenin yollarını araştıran mümin kullarının üzerine olsun.  

Ramazan ayının fazileti ile ilgili pek çok hadis duymuş veya okumuşuzdur. Bu aya yönelik sarfedilen sözleri ve bu ayın diğer aylara nazaran “11 ayın sultanı” olduğu şeklindeki övgüleri işitmeyenimiz neredeyse yoktur. Yine bu ayın Müminler için yüce Rabbimize olan kulluğumuzu daha bir fazla sergilediğimiz bir ay olduğunu, bu ayda mü’min kulun önüne çıkan her türlü engelleyici şeytanların zincirlere vurulduğunu hepimiz biliriz. Bu söylediklerimiz iyice düşünüldüğünde bu ihsanın ve lütfun yüce Rabbimiz katından müminlere tahsis edildiğini, hayır ve bereket kapılarının sonuna kadar açıldığını ve pek mübarek bir ayı idrak ettiğimizi hemen fark ederiz. Nitekim Ramazan ayı Rablerinin mümin kullarına bir hediyesidir. Şüphesiz bu mübarek ay her yıl sadece bir kez gelecek olan bir fırsattır. Ve bu fırsat bizler için bir ganimettir. Ancak fark edemediğimiz bir şey vardır ki o da Rabbimizin bize olan bu ihsanına ve lütfuna gereği gibi özen gösterip gösteremediğimizdir. Bu aydan bizlerin istifade edip edemediğimizdir.

Bu ayın ayaklarımız önüne serdiği fırsatların ve nimetlerin belki de nicelerinin farkına varmadan teptiğimizin farkında mıyız?
Bir daha ki seneye kadar bir daha göremeyeceğimiz bu mübarek ayın sevgisini yüreklerimizde taşıyor muyuz? Cehennemden âzat olmamıza vesile olabilecek ve sevapların katlanarak yazıldığı bu ayı hasretle bekleyenlerden miyiz?  Yoksa bu ayın külfetini(!) daha aylar öncesinden ahuvahlarla dillendirip bunları düşünenlerden miyiz? Sıcaktan, zamanın uzunluğundan ve bedeni mazeretlerimizden bahsedenlerden miyiz?

Takva şuuru kulun Rabbine yönelerek O’ndan çekinmesiyle, korkmasıyla, emir ve buyruklarına riayet edip yasaklarından kaçınmasıyla elde edilebilecek bir özelliktir. Bu özellik durduk yere kolayca elde edilebilecek bir vasıf da değildir. Azim ve gayret olmadıkça, amel ve halisane bir niyet bulunmadıkça şekilsel bir takım amellerin ne kişinin benliğine kazandıracak artı bir değeri ne de yüce Rabbimiz katında yüce mertebelere bizi çıkarabileceği bir katkısı olmayacaktır. Takva şuuru mü’min gönüllerin ihlaslı olanlarına bahşedilmiş büyük bir nimettir. Nitekim yüce Rabbimiz Ramazan ayına has olan oruç ile ilgili olarak “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı.” (1) şeklinde buyurarak orucun, iman edenler için Allah’tan sakınmaya, ihlasa ve takvaya vesile olacağını bildirmiştir.

Nitekim nimetin Allah Teâlâ tarafından bahşedilmiş büyük bir lütuf olduğu bilmemek çok büyük bir ilimsizlik ve cehalettir. Nimetin kıymeti, bu nimetin değerini bilmeyenler tarafından asla anlaşılamaz. Nimetin değeri kaybedilmeden anlaşılamayacağı gibi o nimetin tadını hiçbir zaman almamış kimseler tarafından da anlaşılamaz.  Kişi bu aydan istifade edemediği şeylerin neler olduğunu bildiğinde kaçırdığı fırsatlar için bir hayli tasalanır. Ve neler kaybettiğini hatırladıkça kendi kendine hayıflanır. Bu sebeple öncelikle takva şuurunun nasıl elde edileceği üzerinde konuşmalı, ardından da elde ettiğimiz bu değerli kazanımları nasıl muhafaza edebileceğimizin hesabını yapmalıyız. Bu aydan feyzlenebilmenin usullerini öğrendikten sonra da her ayımızı bir RAMAZAN’a dönüştürebilmeliyiz. Bu ayın öğreticiliğini değerlendirip amellerimize yansıtabilmeliyiz. Ancak bu yolla bu aydan istifade etmemiz mümkün olacaktır. Bu ayın içine tahsis edilmiş ameller diğer aylara yansıtılmadığında maalesef bunun bize kazandıracağı bir şuurdan bahsetmemiz mümkün olmayacaktır. Senenin sadece bir ayına tahsis edilmiş ibadetlerin, zikirlerin, hatimlerin, infakların ve oruçların bize diğer bir senenin Ramazanına kadar uzak kalması ve onlara “elveda” dememiz bize asla bir fayda vermeyecektir. Bu sebeple Rasûlullah Efendimizin tabiriyle en sevimli amellerin az da olsa devamlı yapılan ameller olduğunu ve ancak bunun kişiye fayda vereceği esasına önem vermeliyiz. Bu amellerimizi daha önceden yaşamış, bir kısmının Allah’ın gazabına uğradığı, diğer bir kısmının ise yollarını şaşırıp kaldığı şaşkınlar güruhundan ibaret olan kavimlerin amellerine çevirmemeliyiz. Onların yaptıkları hatalardan ders alabilen kişiler olmalıyız. Zâhirî bir bakışla Allah’a kulluk gibi görülen amellerinin hakikatte Allah katında hiçbir değer ifade etmediğini, niyet ve ihlasın bulunmadığı bir işin zahiren kulluk gibi görülmesine rağmen hakikatte kişiyi şirke düşürebileceğini bu kavimlerin tarihlerini okuduğumuzda rahatlıkla anlarız.  

Daha Mekke döneminde Allah’a ulaşmak için aracı edinilen putların kişileri muvahhid yapamadığı gibi Allah’ın en çok buğz ettiği ve asla mağfiret etmeyeceği şirki amellere düşürdüklerini biliriz. Yine Allah’ın dininin yardımcıları parolasıyla yola çıkan Hristiyanların yardımdan öte dine köstek olduklarını, Allah’a olan kulluklarını gereği üzere yerine getiremediklerini ve bundan da öte bu amellerin kulluktan ziyade Allah’ı gazaplandıracak amellere dönüştüğünü Kur’an ve Sünnet vasıtasıyla öğreniriz.

Geçmişten ibret almayanlar geleceklerini hiçbir zaman göremezler. Hatadan ders çıkarmayı bilmeyenler daima hata yapmaya mahkûmdurlar. Hristiyanların ve Yahudilerin Allah’a kulluk için haftanın cumartesi veya pazar günlerini tayin etikleri ve diğer özel dini bir takım günleri belirledikleri gibi bu ümmette dini yaşamak için haftanın, ayın veya yılın belli günlerini tahsis ederek sadece bu zamanlara has bir takım ibadetleri yapacak olursa, işte bu takdirde bizim bu gazaba uğramış ve sapıtmış fırkalardan farklı nasıl bir özelliğimiz olabilir?   Ramazan’da hatimlerle, zikirlerle, namazlarla, infaklarla ve oruçlarla geçirilen bir ayın sonrasında bunlardan hiçbirinin izi dahi kalmazsa o zaman bizi geçmiş ümmetlerden ayıracak vasıf acaba ne olacaktır?

Bu sebeple Ramazan’ın bize kazandıracağı şuur ilk olarak yapılmaya başlanan amellerin terkedilmemesi olacaktır.

Daha sonrasında ise bu amelleri imkân nisbetinde yapabilmenin uğraşını vermeli, gücümüz yettiğince bu amellerin muhafazası için çaba sarfetmeliyiz.

Tıpkı zincirlenmiş bir köpeğin yakınında durmak şeklinde tarif edebileceğimiz bir misalle şeytanların zincire vurulduğu bu ayda ve sonrasında zarar görmemek ve onların bu darbelerinden yara almamak için ne bu ayda ne de sonrasında zincirlerin yakınına dahi yaklaşmamalıyız. Bize musallat olmamak için zincirlenmiş şeytan ve avanesine bizzat bizler musallat olmamalıyız. Onlardan kaçabildiğince kaçmanın yollarını bulmalıyız.

Diğer taraftan bir bal kavanozunu dışarıdan yalamak şeklinde vasfedebileceğimiz şekilsel amelleri şuursuzca işlemekten uzak durmalıyız. Nitekim ne bal kavanozunu elde taşımakla ne de dışarıdan kavanozu yalamakla balın tadını alamayız. Bu sebeple yaptığımız işleri şuurla, bilinçle ve kulluğun hakikatine uygun bir şekilde yapmalıyız.

Bu husustu kalbimizi canlandıracak ve kalpteki imanımızı artıracak en büyük kaynak Kur’an’dır. Nitekim Rabbimiz, “O’nun ayetleri kendilerine okunduğu zaman bu onların imanlarını artırır.” (2)  buyurmaktadır. Burada dikkat çeken husus Kur’an ile Ramazan arasında kuvvetli bir bağın ve ilişkinin bulunduğudur. Rabbimiz bu ilişkiyi Kur’an’ı Kerim de, “O sayılı günler insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır.” şeklinde ifade etmektedir.

Nitekim Peygamber Efendimiz’de bu ayda daha bir fazla Kur’an’a ehemmiyet gösterir, hatta Cebrail aleyhisselâm ile Kur’an’ı mukabele ederdi. Tabi ki bizler için de Kur’an’dan faydalanılabilecek en büyük ve en önemli zaman, Ramazan ayı olmalıdır. Hatta Ramazan bizler için özel Kur’an mevsimi olarak kabul edilmelidir. Bu sebeple her gün Kur’an’dan mümkün mertebe bir bölümünü okumalı ve bu irtibatı kuvvetlendirmeliyiz.
Diğer taraftan bu ayda her gün bir sâlih amel işlemeye ve bunları devam ettirmeye özen göstermeliyiz. Ve bu hususta hiçbir kimsenin bizi geçemeyeceği bir çabayı göstererek hayırda yarışmalıyız.

Dikkat etmemiz gereken bir diğer husus ise Allah’ın gazabına ve cezasına neden olacak günahlardan uzak durmamız gerektiğidir. Nitekim Rabbimiz, “Başınıza gelen her musibet kendi yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder.” (3) buyurmak suretiyle bu hakikate işaret etmektedir.
Bu ayda edineceğimiz diğer bir güzel alışkanlıkta sadaka vermek olmalıdır. Nitekim her doğan gün ile birlikte bir meleğin “Allah’ım! Malını infak edene halef (karşılığını) ver” şeklinde dua ettiğini Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bizlere haber vermektedir. O halde bu meleğin duasından mümkün olabilecek en uzun müddet boyunca faydalanabilmek için sadaka vermeye başlamalıyız. Bunun içinde evimizde sadaka ve infak için bir kutu ayırmalı, az da olsa her günün sabahında bu duaya ehil kimselerin arasında olabilmek maksadıyla imkân nisbetinde bu kutuya para atmalı ve herhangi bir hayır yapma yolu ile karşılaştığımızda burada birikmiş paraları oralara harcamalıyız. Ve bu amelimize de devam etmeliyiz.

Bu ayda elde edeceğimiz bir başka amel ise “sıla-ı rahim” olmalıdır. Nitekim sevabı en çabuk verilen ibadet, sıla-ı rahim’dir. Öyle ki bir ev halkı günahkâr olmalarına rağmen sıla-ı rahim de bulundukça malları çoğalır, sayıları da artar.” (4)

Sadece oruçlu günlerde yerine getirebileceğimiz sâlih amellerin en önemlilerinden biri de oruç tutan kimseleri doyurmaktır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmaktadır. “Her kim bir oruçluya iftar yemeği verirse, oruçlunun sevabından hiçbir şey eksiltilmeksizin kendisine de onun sevabı kadar sevap verilir.” (5) buyurmaktadır.

Yemek yedirmek, insanların birçoğunun gâfil kaldığı hayır kapılarından büyük bir kapıdır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmaktadır. “Kuşkusuz cennette dışı içinden görülen köşkler vardır” buyurdu. Bunun üzerine sahabiler, “Ey Allah’ın Rasûlü! O köşkler kimin içindir?” diye sordular. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz şöyle buyurdu: “Yemek yediren, tatlı sözler söyleyen ve insanlar uykuda iken geceleri namaz kılan kimseler içindir.” (6)

Hz. Ali radıyallahu anh’ da, “Arkadaşlarımdan bir grubu bir parça yemek etrafında bir araya getirmem, bana çarşıya gidip bir köle almamdan ve ardından onu azad etmemden daha hoştur” demiştir.

Ramazan ayının son on günü geldiğinde, mescidde itikâfa girmek ve ibadet yapmak için çaba göstermek Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin sünnetidir. Dolayısıyla biz de bu mübarek ameli gerçekleştirmek için çaba göstermeliyiz. Tam bir itikâfta bulunamasak dahi kısmi bir itikâfta bulunmalıyız.  Nitekim itikâfın fazileti ile ilgili olarak İbn Recep el-Hanbeli şöyle demektedir. “İtikâfın gerçek anlamı, yaratıcıya olan görevi sürdürmek için yaratılmışlarla alakayı kesmektir.”

Bu ayda yapacağımız diğer bir hususta dünyanın her bir tarafında akıtılan müslüman kanlarının durması ve müslümanların kurtuluşu için duaya yönelmektir. Müslümanların zaferi ve dünyanın dört bir yanında ezilmekte olan kardeşlerimizin sıkıntılarının hafiflemesi, dertlerinin ve kederlerinin bitmesi ve gasbedimiş tüm haklarını tekrar elde edebilmeleri için yüceler yücesi ve kudretli olan Rabbimize ellerimizi açmalı ve O’ndan yardım dilemeliyiz.  Özellikle bu dualarımız iftar esnasında daha bir ehemmiyetle olmalı ve duanın makbul olduğu zamanlara denk getirilmelidir.

Ramazan’ın sonuna yaklaştıkça yaptığımız istiğfarları daha da artırmalıyız. Nitekim ibadet ve itaatlerden sonra istiğfarda bulunmak sâlih kimselerin alışkanlığıdır. Belki de bizler bu ay boyunca işlemiş olduğumuz bazı amellerimizden dolayı kendimizi beğendik. Belki de bazı amellerde ihmalkâr davrandık. Belki de nefislerimiz için hayırlı işleri yaptığımız düşüncesine kapıldık. Bu sebeple de Allah muhafaza eylesin, işlediğimiz tüm hayırların sebebi olan yüce Rabbimizi unuttuk. İşte bu sebeple istiğfar, bizler için kendisine sımsıkı sarıldığımız tevbe kapısı olmalıdır.

Yüce Rabbimiz bize bu mübarek ayda burada saydıklarımız dışında daha sayılamayacak kadar nice lütuflarda bulunmuştur. Eğer Rabbimize karşı bu şükrümüzü ve takva bilincimizi artırmayı istiyorsak bu ay boyunca üzerimizdeki nimetleri hatırlamakla işe başlamalıyız. Bu nimetleri aile fertlerimizle birlikte öğrenmeye ve uygulamaya çalışmalıyız.

Unutmamalıyız ki iman ve takva bilincini elde edemeyecek ve bu nimetlerden istifade etmenin yollarını bulamayacak olursak, Allah’ın yardımı gelmeyecek ve durum günden güne kötüleşecektir. Zillet ve alçaklık artacak ve nihayetinde hüsran gelecektir. Böyle kötü ve vahim bir akıbetle karşılaşmamak için bu zikrettiğimiz hususları aklımızdan çıkarmamalı ve elimizden gelen gayreti göstererek bu amellere yönelmeliyiz. Ancak bu takdirde takva şuurunu ve bilincini elde edebiliriz.

Selam ve Dua ile

————————

1. Bakara, 2/183.
2. Enfal, 8/2.
3. Şura, 42/30.
4. Taberani, Mucemu’l Evsat; Beyhâki, Şuabu’l İman.
5. Ahmed b. Hanbel,  Müsned.
6. Ahmed b. Hanbel,  Müsned.