Ey mutmain olmamış kalp… Her gün yeni bir mutluluk sebebi arayan, bulduğu mutlulukların süresi kısa olan, yeni arayışlar, yeni formüller, yeni keşifler peşinde ömrünü tüketen insan… Bir sabah giydiği elbiseyle mutlu olup diğer gün duyduğu güzel bir sözle, bazen biraz daha uzun süreli mutluluklar; aldığı bir ev, gittiği bir tatil, başarılı bir ticaret. Sebepler, seçenekler hep aynı döngü içinde. Bu döngü içerisinde kaybolmuş ruhlar, bedenler, yorgun yüzler… Mutluluklarınız geçici nedenlere bağlı ise ömür boyu mutluluğun, huzurun peşinde koşup yorulacaksınız demektir.
Sonu ve başı olan şeyler, ölümlü olan, bitip tükenen, azalan, hedefi belli olan, dünyanın sınırlarına sıkışmış her şey geçici ve yalancı mutluluklar sağlar. Ve kalpler asla bunlarla doymaz, sakinleşmez, huzura ermez. Tıpkı açlıktan ağlayan bir bebeğin ağzına tutuşturulmuş naylon bir emzik gibi… O emzik bebeği doyurmaz, sadece geçici bir sessizlik sağlar. Doymayan bebek artık daha fazla ağlamaya başlar. Bu defa bal veya tatlıya batırılıp verilir, yine kısa süreli bir sükunet sağlanır. Ancak bebeğin gerçek sükuneti için annesine ihtiyacı olduğunu, oradan beslenmesi gerektiğini biliriz. Bebek için mutluluğun gerçek kaynağı annedir.

O insan yavrusu, mutluluk kaynağına kavuşunca gözyaşları diner, annesinin kucağında güven içinde hisseder kendini. Gözleri pırıl pırıl annesine bakar, teşekkür edercesine, sevgi dolu, minnet dolu bakışlar… Sonra tatlı bir uykuya dalar.

İşte kalpler de böyledir, gerçek mutluluk kaynağını arar. Sahte olmayan, geçici olmayan, sonu olmayan, alternatifi olmayan, daima kalbi diri tutan… Hatta öyle bir kaynak ki; yaşama sebebiniz, sabah uyandığınızda içinizi kıpır kıpır harekete geçiren… O’nsuz yaşayamayacağınız, nefes alamayacağınız, sevdiklerinizi sevme sebebiniz… Öyle bir kaynak ki, bütün hayatınızı kuşatıp, tüm kuralları belirleyen. İnsanlık tarihinden, Hz. Adem (aleyhisselam)’den bu yana sizi hiç yalnız bırakmamış, daima yol göstermiş olan…

Size öyle bir meşguliyet vermiş ki, ta ölüm gelip çatıncaya kadar sorumluluklarınızın hiç bitmediği ve zirvesi en yüksek olan sorumluluk. Hiç kimse size böyle bir zirve vaad edemez. Ve o zirve dünyanın sınırlarına mahkum değil. Sizi, meleklerinde üzerine çıkaracak, onlardan kıymetli yapacak bir zirve bu…

Hatta öyle bir kaynak ki, tüm mutsuzluklarınızı silen, acılarınızı bir bir dindiren, en yetim halinizi bilen, ümitsizliklerinizi yok eden, ince narin omuzlarınızı güçlendirip, o omuzlara davaların en kıymetlisini yükleyen, o davayla seni şerefli, izzetli ve iffetli kılan…

Ve o dava uğruna yaşayıp, öldüğünde sana taçların en güzelini giydiren, necis olan kanından misk kokuları yükselten….

Seni, insanların en şereflisi olan peygamberlere komşu eyleyen, kariyerlerin en tepesine yükselten, seni taş ve çamurdan örülmüş duvarlardan çıkarıp, tuğlaları inci, mercan, yakut olan, sıvası miskten yapılmış köşklerde ağırlayan, pınarları kurumayan bir diyar vaad eden…

Ve seni, yalnızlıkların, tenhaların, karanlık dehlizlerin, kuytuların, merhametsiz, şefkatsiz, korku dolu yüzlerin arasından adım adım huzuruna getirip hidayete ulaştıran…

Secdelerde buluştuğun, dertlerin, hüzünlerin, ayrılıkların, acıların dindiği, güven, himaye, korunma, şükür ve hamdın dudakların arasından döküldüğü… Andıkça, dudakların kıpırdadıkça seni anan Rabbin…

İşte mutluluk ve huzur kaynağın Ey İnsan..!

Etrafına örülmüş duvarlardan, ellerine ayaklarına takılmış prangalardan kurtul!

Zihnini, seni yoran gündelik meselelerden arındır!

RABBİN SENİ ÇAĞIRIYOR..!

Şimdi bir zeytin ağacının altında ya da bir dağın zirvesinde, güneşin batışında, denizin dalga sesleri arasında, kuşların semada süzülüşünde, gözlerin bu nimetler arasında gezinirken, kalbin, Rabbinin sana seslenişine kulak versin.

“O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?” (Rahman, 13)

Bunlar iman edenlerdir. Allah’ın zikriyle gönülleri huzura kavuşanlardır.

“İyi bilin ki kalpler ancak Allah’ın zikri ile mutmain olur.” (Rad, 28)

Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’adır.

Selam ve dua ile…