Allahu Teala en güzel isimleri kendinde bulundurmaktadır ki Kuran’da da bu durum böylece kayıt altına alınmıştır. “En güzel isimler Allah’ındır.” (Araf; 180) Bizler müminler olarak Allah’ımızı ya kendi kitabından yada Rasulünün sünnetinden tanımaktayız. Yine mümin olarak bu bildirilen isimleri anlamları dışında tanımlamaktan uzak durduğumuz gibi bu mübarek isimleri sonradan yaratılmış olanlara nispet etmekten de o derece imtina etmekteyizdir.
İşte Rahman olan Allah’ımızın mübarek isimlerinden biri de “latif”tir. Mevcudat bu ismin tecellisi ile bilmedikleri yerden rızıklanır, ummadıkları yerden kendilerine yardımda bulunulur, özelde insan için düşünüldüğünde hak etmediğinden fazla hayır ve bereketlerle nimetlendirilirler. Gözümüzü ve gönlümüzü nereye çevirirsek orada Latif olan Rabbimizin nimetleri ile karşılaşacağızdır. Bizler yokluk aleminde bir nokta iken babalarımızın necis bir suyunun annemizin rahmine ulaşmasıyla varlık alemine ilk adımımızı atarken Latif olan Rabbimizin isminin tecellisi ile karşılandık. Çünkü Rahman bizi dişi bir hayvanın rahmine atabileceği gibi üzerine basılan değersiz bir toprak parçası olarak da var edebilirdi. Bizi ahsenul takvim üzere ademoğlunun bir neferi olarak yaratan Latif Allah’a hamdu senalar olsun.
Anne karnındaki sürecimizden tutun da şuan ki halimize gelinceye kadar bedenimizin her santimetresinde Latif ismin bir tecellisini görürüz. Şöyle bir aynanın karşısına geçip kaşlarımızın ve kirpiklerimizin varlığına bakıp mı hamd edelim yoksa bu kirpik ve kaşların saçlarımız gibi uzamayıp belirli bir sınır konmasına mı hamd edelim. Bedenimize rahat hareket kabiliyeti sağlayan eklemlerin yaratılmasına mı şükredelim yoksa bu eklemlerin üzerine bir hayvanın derisinin giydirilmemesine mi şükredelim. Hiçbir ücret ödemeden atmosferden aldığımız oksijene mi hayret edelim yoksa göğün kapıları açılıp yeryüzünü sulayan yağmurlara mı…
Saydığımız ve sayamayacağımız her bir maddi nimet Latif olan Rabbimizden bize birer ikramdır. Biz Müslümanlara düşen de onca nimete karşı sunulacak şükrü, nankörlüğe dönüştürmemektir.
Bunlar maddi lütuflar ya üzerimize yağan manevi lütuflara ne demeli. Rahmanın rahmeti, affı, hidayeti, koruması altına alması…Bunlar gözle göremediğimiz nimetler…Şimdi sunacağım ayetle Rahmanın genelde tüm insanlara, özelde ise sadece müminlere gönderilen bir nimeti kalbimize ve zihnimize hatırlatalım;
“Allah, müminlere, kendi içlerinden, Allah’ın ayetlerini okuyan, onları temizleyen, Kitap ve Hikmeti öğreten bir peygamber (elçi) göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki bundan önce sapıklığın içindeydiler.” (Al-i İmran; 164)
Allah, peygamberini göndermeden önce insanların büyük çoğunluğu sapkınlığın, tuğyanın içindeydiler. Latif olan, cenneti kazanmanın adımlarını kendilerine öğretecek bir elçi göndermekle genelde tüm insanlara özelde ise müminlere lütufta bulunmuştur.

Şimdi bu manevi lütfu kalbine sindirmiş olan aziz kardeşim! Delalette olduğun yılları şöyle bir düşün. Allahtan uzak olduğun, secdelerin lezzetinden mahrum kaldığın, İslam dini için hizmet etmenin coşkusunu anlamaktan acze düştüğün, bunun yanında haramlarla iç içe olan bir okyanusun dalgalarında savrulduğun, güvenden ve huzurdan nasibini alamayıp buhranların omuzlarına bir dağ gibi yüklendiği o siyah perdeli hayatına bir geri dön… Sen bu depresyonlu hayatın damlalarını acı acı yudumlarken senin mahallende, senin sokağında sana Rahmanın ayetlerini okuyup hidayete adım atmana vesile olan peygamberin mirasını taşıyan kişi, sana Allah’ın bir lütfudur. Sen Allah’ın ayetlerini tozlu raflara hapsettiğinde, tablolarla duvarlarını süslediğinde bu vahyin hayata hakim olmasının idrakini sana öğreten peygamberin mirasını taşıyan kişi, sana Allah’ın bir lütfudur. Seni şirkten, günahlarının hem bedenine hem ruhuna verdiği lekeleri Kitap ve Sünnetle temizleyen peygamberin mirasını taşıyan kişi, sana Allah’ın bir lütfudur.
Peygamberin mirasını sinelerinde taşıyan kişi kimdir sorusuna cevabı istersen Allah’ın Nebisi versin; “…Muhakkak, alimler peygamberlerin varisleridir. Şüphesiz peygamberler ne altın ne de gümüş miras bırakırlar. Peygamberler ancak miras olarak ilim bırakırlar. Bu itibarla, kim peygamberlerin mirası olan ilmi elde ederse tam bir hisse almış olur.” (Ebu Davud)
Alimlerimiz manevi lütfu sinelerinde, zihinlerinde, amellerinde taşıyıp sözleriyle ve yazdıkları eserlerle evlerimizin içine kadar nuru getiren kişilerdir. Bu yüzden Hasen el- Basri rahimehullah; “Alimler olmasaydı insanlar hayvanlar gibi olurlardı.” diye buyurmaktadır.

Bu nimetin kadrini en iyi anlayan sahabe efendilerimizin kendilerinden üstün gördüklerine olan hürmetlerini görmek istersen kalbini onların yaşadığı asra çevir;
Şa’bi şöyle demiştir: “Zeyd b. Sabit bir defasında cenaze namazını kıldı. Sonra ona binmesi için bir katır getirildi. İbni Abbas gelerek, katırın üzengisinden tuttu. Bunun üzerine Zeyd b. Sabit ona: “Ey Rasûlullah’ın amcasının oğlu, üzengiyi bırakır mısın?” diyerek ricada bulundu. İbni Abbas da ona şöyle karşılık verdi: “İşte âlimlere ve büyüklere böyle davranılır.”
Bazıları bu hadiste şu ziyadeyi yapmışlardır: “Zeyd b. Sabit de, İbni Abbas’ın onun için üzengiyi tutmasına karşılık onun elini öperek onu mükâfatlandırmış ve ona şöyle demiştir: “İşte biz de peygamberimizin ehli beytine böyle yapmakla emrolunduk.”
İbn Abbas radıyallahu anh, bazen çok şiddetli, bunaltıcı öğle sıcağında toz toprak altında Ubey ibn Ka’b’ın kapısı önünde otururdu. Öğle uykusu vaktinde dışarı çıkacağı için kapıyı çalmazdı. Daha sonra Ubey ibn Ka’b dışarı çıkınca ona şöyle derdi: “Ey Allah’ın Rasûlünün amca oğlu! Kapıyı çalsaydın ya da bana bir haber gönderseydin ya!?” Bunun üzerine ona şöyle cevap verir: “Bize böyle yapmamız emredildi.”
Örnek nesil olan sahabenin adımlarını karış karış takip eden büyüklerimizin tavırları da o derece ibretliktir;
İmam Ahmed bin Hanbel’in şeyhi / hocası Halef b. El-Ahmer, İmam Ahmed’i yanına oturtmak istediğinde İmam Ahmed kabul etmeyerek şöyle dedi: “Ben sadece sizin önünüzde, huzurunuzda otururum. Kendisinden ilim aldığımız kişilere alçak gönüllü davranmakla emr olunduk.”
Alimlerimize gösterilmesi gereken saygıyı ince kalp sahipleri ne de güzel ifade etmektedir;
Said b. Müseyyeb rahimehullah dedi ki: Hz. Ali b. Ebû Talip radıyallahu anh şöyle dedi:
“Âlimin bazı hakları şunlardır: Ona çok soru sormamalı ve cevabı hususunda onu zora koşmamalısın. Yorgun olduğunda ona ısrar etmemeli ve kalktığında onun elbisesinden tutmamalısın. Onun sırrını ifşa etmemeli ve hiç kimsenin yanında onun gıybetini yapmamalısın. Onun sürçmesini arzulamamalı ve zellesi olduğu zaman onun mazeretini kabul etmelisin. O Allah’ın emrini koruduğu sürece, senin de Allah için ona saygı göstermen ve onu yüceltmen gerekir. Onun önünde oturma. Onun bir ihtiyacı olduğu zaman, ona hizmet etmek hususunda bütün kavmin önüne geçmelisin.”
Hasan b. Ali oğluna şöyle vasiyet etti: “Evladım, âlimlerle birlikte oturduğun zaman konuşmaktan ziyade dinlemeye hırslı ol. Güzel bir şekilde susmayı öğrendiğin gibi, güzel bir şekilde dinlemeyi de öğren. Uzayıp gitse bile durmadığı sürece hiç kimsenin sözünü kesme.”
Meymûn b. Mihran dedi ki: “Senden daha âlim olan biriyle çekişme. Çünkü sen bunu yapacak olursan, o ilmini senden saklar ve senin ona hiçbir zararın olmaz.”
İbn Asâkir diyor ki: “Allah, bizleri ve sizleri rızasına nail olmaya muvaffak kılsın. Bizi kendisinden korkan ve kendisine karşı gerçekten takvalı olanlardan eylesin. Bil ki ey kardeşim! Alimlerin etleri zehirlidir. Bu hususta Allah’ın adeti, onların bilinen eksikliklerini örtmesidir. Çünkü onlara sataşmak onların layık oldukları konumlarından çok uzaktır. Sahtekârlık ve iftira ile onların onurlarını dile dolamak tehlikeli bir otlaktır. Allah’ın onlardan ilmi yaşatmak için seçmiş olduğu kimseye uydurma sözlerle sataşmak çirkin bir ahlaktır. Allah’ın medh ettiğini taklit etmek, kendilerinden önce yaşamış olanlar için af dileme yolunu takip edenlerin sözü çok değerli ve övgüye şayandır.”

Alimin Ayağına Gidilir
Harun Reşid, İmam Malik’ten “Muvatta” isimli hadis kitabını okumayı istemiş ve birlikte derse başlayacakları günü kararlaştırmışlardı.
Ders vakti gelince Halife Harun Reşid sarayında beklemeye, İmam Malik’te evinde beklemeye başlamış.
Zaman bir hayli uzayınca Harun Reşid gün boyu kendisini beklediğini bildirmek ve kendisini çağırmak üzere İmam Malik’e bir haberci göndermiş.
Haberci İmam Malik’e gelince, İmam Malik’te kendisini gün boyu evinde beklediğini söylemiş ve ona şu ibretlik sözü söylemiştir:
“İlmin hiç kimsenin ayağına gitmemesi gerektiğini belirtmiş ve halifenin ilmi öğrenmek için kendisine gelmesi gerektiğini söylemiştir.”

Ey aziz kardeşim! Sana ve bana selefin sözleri yeter de artar. Eğer halen, varlıkları ile bizi ahiretteki büyük lütfa taşımaya çalışan alimlerimize olan saygı da kusur işlemeyi basit ve değersiz görüyorsan bundan hemen vazgeç…
Çünkü;
İlmin hamallığını yapıp hidayete ermemizde bir vesile taşı olan rabbani alimlerimiz sana ve bana Latif olan Allah’ın bir lütfudur.
Bu lütfun elimizden alınmaması duasıyla.