CEHENNEM
CHARLİE’LERLE
HEBDOLU

Mahlûkatı sonsuz kudreti ile vareden Allah celle celâluh, her işinde hikmet sahibidir. İlminin nihayeti olmadığı gibi O’nun bilgisinin dışında da herhangi bir olay meydana gelecek değildir. O, yaptıklarından ve yarattıklarından sorguya çekilemez bilakis yarattığı mahlûkatı fiillerinden hesaba çekecek olan da yine O’dur. Nihayetsiz ilmi ile ve iradesi ile peygamberlik görevini kulları içersinde kime vereceğini, bu vazife ile hangi kulunu muvazzaf kılacağını en iyi bilen âlemlerin Rabbi; çeşitli zaman ve zeminlerde sayıları on binleri belki de yüz binleri bulan peygamberleri vesilesi ile kullarına merhamet etmiş, imtihan için yarattığı bir âlemde kullarına doğru yolu gösterecek risalet müessesesinin temsilcisi peygamberler göndermiştir. Hepsine binlerce selam olsun!- Allah azze ve celle’nin bizi şahit kılması ile vazifelerini hakkıyla deruhte eden peygamber efendilerimiz, Rableri tarafından aldıkları sancağı gerçek manada yüceltmiş ve sünnetullah gereği ölüm denilen kâseden içerek sancağı bir sonraki nebiye teslim etmiştir. Seçkin kullar halkası olan bu nebiler silsilesinin hâtemi ve sonuncusu ilahi tayin gereği Hz. Muhammed aleyhisselam olmuştur. Canlar feda olsun ona. Canım, anam-babam, evlatlarım kurban olsun onun yoluna. Âlemleri yaradan Rabbimiz, sayısını sadece kendisinin bildiği bunca âleme rahmet kılarak Resulullah’ı mekân/zemin üstü bir konuma yerleştirmiştir. Peygamberliğini belli bir zaman ile kısıtlamayarak, zaman üstü bir çağrı ve dünya var oldukça geçerli olacak bir davet ile Resulullah’ın şanını yüceltmiştir. Semada da arzda da, gayb âleminde de şühûd âleminde de, Tevrat’da da İncil’de de adını ve şanını yüce kılmıştır.

Resulullah’ın ümmetine karşı vazifeleri vardı ve o, on binlerce sahabesinin şahitliğiyle bu vazifelerini hakkıyla yerine getirdi. Bunun karşısında ümmetinin de Resulullah’a karşı bir takım vazifeleri ve sorumlulukları bulunmaktadır. Kendisine iman etmek, itaat etmek, sünnetine ittiba etmek ve sevmek bu sorumluluklardan bir kaçıdır. Peygamber’e iman hususunda iki hastalıklı zihniyet bulunmaktadır ki bunlardan biri bizzat Resulullah aleyhisselam’ın hayatında karşılaştığı münafıkların iman iddiası hastalığıdır. “Münafıklar sana geldiklerinde: Şahitlik ederiz ki sen Allah’ın Peygamberisin, derler. Allah da bilir ki sen elbette, O’nun Peygamberisin. Allah, münafıkların kesinlikle yalancı olduklarını bilmektedir.” (Münâfikûn; 1) Kalbi ile iman etmeyen yığınların ağızları ile bir takım menfaatlerden dolayı iman ediyormuş iddiası, dün vardı bu gün de var ve yarın da var olmaya devam edecektir. Resulullah aleyhisselam’a iman konusunda bir diğer hastalıklı zihniyet ise, nevi şahsına münhasır (f)ilim adamları yetiştirmede oldukça münbit kaynaklara mensup ülkemizde ortaya çıkan, Yahudi-Hıristiyanları Resulullah’a iman etmeden cennete sokmaya çalışma hastalığı. Hatta onun doğumunu kutlamak bahanesi ile icra edilen ve muhtemelen Resulullah’ın hoşlanmayacağı merasimlerden birinde referans olarak gösterilen yarışma kitaplarında geçen şu ifade neden bahsettiğimizi gayet iyi anlatacaktır: “Ancak O’nun hedefi, öncelikle bütün insanları rahmet ve şefkatle kucaklayıp, ümmeti arasında da, kelime-i tevhidin ikinci yarısını söylemekten kaçınarak kendisini kabul etmese bile “La ilâhe illallah” diyen herkesi buraya(1) getirmekti.” Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh!

Allah’ı sevmenin emaresi, Resulullah’a tabi olmak kılınmıştır yüce kitabımızda. “De ki; Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Âl-i İmrân; 31) İmanın kemale ermesi için onun hakemliğine ve verdiği hükümlere gönülden razı olmak şart koşulmuştur son ilahi kelamda. “Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” (Nisa; 65) “Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab; 36) Ona itaat eden esasında Rabbine itaat etmiştir Kerim kitabımızın bildirdiğine göre. “Kim Resûl’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik!” (Nisa; 80) “Eğer ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz.” (Nur; 54) Onun emrine muhalefet edenlerin başına ya bir fitne ya da elim bir azap muhakkak gelecektir ilahi ferman gereği. “Onun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belâ gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.” (Nur; 63) “Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün: Eyvah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, Peygamber’e de itaat etseydik! derler.” (Ahzab; 66) Evet, Resulullah’dan, ona itaatten bahsediyorsak eğer ona bu yüce devleti nasip eden âlemlerin Rabbinin verdiği payeyi ona vermeli ve onu bulunduğu konumda değerlendirmeliyiz.

Allah’ın Resulüne karşı vazifelerimizden biri de hiç şüphesiz onu sevmektir. Tevbe Suresi 24. ayet-i kerime, insan nefsinin meyledebileceği bir takım dünyalıkları Allah ve Resul sevgisinin önüne geçirenlerden bahsederken onlara “fasık” ismini takmakta ve bu tip kimseleri ilahi bir çeşit ceza ile tehdit etmektedir. “De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez.”

Resul-ü Ekrem efendimizin bizzat kendisi, imanın tadını/halâvetini hissetmenin yollarından birinin de Allah ve Resulünü bunlar dışındaki her şeyden daha çok sevmek olarak formüle etmiştir. Enes b. Malik radıyallahu anhunun rivayet ettiğine göre Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Şu üç özellik kimde bulunursa o, imanın tadını tadar. Allah ve Resulünü, bu ikisinden başka herkesten ve her şeyden daha çok sevmek. Sevdiğini Allah için sevmek. Allah kendisini küfür bataklığından kurtardıktan sonra küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek.” (2)

Müslüman’ın Resulullah sevgisi zirvelerde olmalı, öyle ki onu kendi öz canı da dâhil herkesten çok sevmelidir. Peygamber aşığı Amr b. el-Âs radıyallahu anhu şöyle diyor: Hiç kimse bana Resulullah aleyhisselamdan daha sevimli olmadığı gibi, hiçbir kimse de benim nazarımda ondan yüce değildi. Ona karşı olan aşırı hürmetimden dolayı gözlerimi doyura doyura mübarek yüzüne bakamazdım.” (3) Hz. Ömer radıyallahu anhu’dan rivayet edildiğine göre bir defasında Peygamber Efendimize; “Sen bana şu göğsümün içindeki canım dışında her şeyden daha sevimlisin” demişti. Resul-ü Ekrem Efendimiz ona; “Hiç kimse beni, canından daha çok sevmedikçe kesinlikle iman etmiş olmaz” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer; “Sana Kitab’ı indiren Allah’a yemin ederim ki, sen bana şu göğsümün içindeki canımdan daha sevimlisin” deyince Resulullah sallallahu aleyhi ve selem şöyle buyurur: “İşte şimdi oldu, Ömer!”(4)

Vahyin inişine şahitlik eden kutlu ve mübarek neslin peygamber sevgisinden sebep nice kahramanlıklar yaptığı, İslam tarihinin temiz sayfalarını en nadide cümlelerle meşgul etmeye devam etmektedir. 17 yaşındaki delikanlı Erkam, peygamber sevdasıyla her türlü tehdide rağmen evini Resulullah aleyhisselam’a açmıştır. Onun çağrısına sebep Bilaller beşer üstü takatle küfrü sinesinde paramparça etmiştir. Ölüm yatağına yatmaya razı olan Alilerin peygamber sevgisi ne kutlu bir sevgidir! Uhud da Resulullah için ifade yerindeyse canlı kalkan olan kahramanların Resulullah’ı ne kadar sevdikleri hepimizin malumudur. Ya babası, evladı, kocası şehit olan ensarlı kadının “Bana Resulullah’ı gösterin” feryadı ve neticesinde Allah Resulünü sağ gördükten sonra erkekleri erkekliklerinden utandıracak aslan gibi yüreğiyle “Seni sağ gördüm ya, bütün musibetler bana kolay gelir ya Resulallah!”(5) haykırışı o seçkin neslin peygamber sevgisi hakkında bir nebze olsun fikir vermektedir galiba. “Evimde hatırıma geldiğinde seni görmeden edemiyorum ya Resulallah!”(6) diyerek Mescid-i Nebi’ye gelerek özlemini gidermeye çalışan ve ahirette onu görememenin endişesini taşıyan adını dahi bilemediğimiz güzel insanlar ne kadar da sadıklar sevdiklerine karşı? Şehit olmak üzereyken kendisine “Senin yerinde Muhammed olsaydı da seni öldüreceğimize onun boynunu vursaydık, daha iyi olurdu değil mi?” diye soran müşrik zihniyete, Charlie Hebdo zihniyetine “Değil benim yerimde olmasını istemek, şu an bulunduğu yerde ayağına diken batmasına gönlüm razı olmazdı” şeklinde destansı bir cevap veren Zeyd b. Desinnelerin ve Hubeyb b. Adiyylerin peygamber sevdasını, maddecilik ile Rabbaniliği birbirine karıştıran çağdaş Müslüman dünya elbette anlamayacak ve algılayamayacaktır. Allah, sahabe-i güzinin cümlesinden razı olsun! Nifak dininin mensubu Mecusilerin burnu yerde sürtülse bile!

Bahse konu olan, kendisinden konuştuğumuz; yardımına beş bin nişanlı meleğin inmek için yarıştığı, gönlünü teskin etmek için uzak mesafelerin yaklaştırıldığı/Mescid-i Aksa’ın bir gecelik mesafe kılındığı, davası uğruna Bilallerin-Habbabların eziyet çektiği, Sümeyyelerin hunharca şehit edildiği, Sümeyraların aslan kesildiği, fizik kurallarını alt-üst edercesine ayın ikiye yarıldığı, hurma kütüklerinin uğruna gözyaşı döktüğü, ağaçların toprakları yarıp kendine selam vermek için yarıştığı, adına ilahi kelamda buyruklar inen ve bizzat Rabbi tarafından korunup gözetilen, Rabbinin “Ey Resulüm!” hitabına mazhar olup “Seni insanlardan/alay edenlerden Ben korurum Ben” diye ilahi murakabe ve muhafaza altına alınan… Evet, bahse mevzu olan böyle bir kul ve resul ise şayet can da teferruattır gayr-ı canan da. Kendisinden konuştuğumuz âlemlere rahmet Muhammed ise şayet lütfen biraz iffet, ne olur biraz edep.

Peygamber sevgisinden bahsedilecekse eğer Mus’ab gibi malını-mülkünü, yakışıklılığını-gençliğini peygamber yolu için feda edebilen gençler konuşmalı, malı-mülkü için peygamberi feda edenler değil. “Resulümün bir sözü yere düşmesin” diye devletinden vazgeçenler konuşsun peygamber sevgisinden konuşulacaksa, peygamberini siyasete kurban edenler değil. Adı Ahmet-Mehmet-Muhammed olduğu halde çıkarları için peygamberi alaya alanlarla aynı karede anılanların peygamber sevgisi nasıl bir sevgidir acaba? Mustafa ismini taşıyarak Muhammed Mustafa’ya indirilen kelamullah’ı tahrif edenlerin peygamber sevgileri de muharref bir sevgi mi yoksa? Âlemleri yoktan vareden Zat-ı Zü’l-Celal, “Bu peygamberi üzmektedir, bundan sonra böyle davranmayın” (Bkz. Ahzab Suresi 53) buyurarak peygamberinin üzülmesine razı değilken, onun ümmetinden olduğunu söyleyen bizler, hani nerde peygamber sevdamız? Onun hoşlanmadığı şarkı-türkülerle mi peygamber sevdalısı olacağız yoksa? Onun siretini katledercesine işimize gelen yerleri okuyarak mı peygamber aşığı olacağız hacılar, hocalar? Onun hayatını dramaya çevirerek ajitasyon yaparak mı onun ümmetinden olacağız? Yoksa sıradan insanlardan bahseder gibi kendisinden bahsederek mi Muhammedi olacağız? Âlemlerin Rabbi, rahatsız olur diye habibinin yanında seslerin yükselmesini amelleri heba eden bir davranış olarak anlatırken nedir onun sünneti etrafında kopardığınız bu yaygara ey (f)ilim adamları? Allah’ın resulünde senin için güzel örnek varsa eğer nedir bu endişen, nedir bu gevşekliğin, nedir bu tembelliğin Müslüman?

Biliyorum ve farkındayım bu günahkâr ağızla peygamber sevgisinden bahsetmenin zor olacağını. Ama canlar feda olsun onun yoluna- onunla anılmak isteyenlerin, onun adını taşıyanların ona karşı cinayet sayılabilecek davranışları, “müslümanım” diyenlerin vicdanlarının derinliklerinde hiç mi makes bulmuyor merak ediyorum doğrusu. Ekonomin mi yoksa peygamberin mi, siyasetin mi yoksa peygamberin mi, devletin mi yoksa peygamberin mi, canın mı yoksa peygamberin mi, kazancın mı yoksa peygamberin mi ve bunlar gibi nice soruların kelime-i şehadeti ikrar eden biz Müslümanlar tarafından tekrar mütalaa edilmesi gerektiği gerçeği, kendini bilmez terbiyesizlik slogancılarının haddi aşan tavırlarıyla bir kez daha açıkça anlaşıldı galiba. Eceli gelen çomarlar mukaddesatı kirletmeye çalışadursunlar, 3 müslüman genç için “yürüyüş”(7) düzenleyemeyenler Resulullah aleyhisselamı küçük düşürenlerin cenazesine iştirak ededursunlar ve “müslümanım” diyenler vurdumduymazlıklarına devam ededursunlar şu iki ilahi buyruk gönülleri teskin etmekte ve bu konudaki işin kim tarafından idare edileceğini haber verilmektedir. “(Seninle) alay edenlere karşı biz sana yeteriz.” (Hicr; 95) “Allah seni insanlardan koruyacaktır.” (Maide; 67)

Son olarak Resulullah’ı nasıl değerlendirmemiz gerektiğine dair bir ayet-i kerime ve bir hadis-i şerif ile bitirelim. “Peygamber, müminlere kendi canlarından daha yakındır.” (Ahzab; 6) Enes b. Malik radıyallahu anhunun rivayet ettiğine göre Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Sizden biriniz beni çocuklarından, ana-babasından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olmaz/gerçek mümin olamaz.”(8)

————————-

1. Yazarın “bura” diye bahsettiği yer cennettir. Reklam olacağı kanaatiyle kitap ve yazar ismini anmamak tarafımızca daha uygun görülmüştür.
2. Buhari, İman 9; Müslim İman 67.
3. Müslim, İman 192.
4. Buhari, Eymân ven’nüzûr 3.
5. İbn Hişam, es-Sire 3/105.
6. Taberani, el-Mu’cemü’l-kebir, hadis no: 12559.
7. Bu tarz tepkileri tasvip ettiğimiz anlaşılmasın lütfen. Bir takım kimselerin trajikomik hallerini böylesine ironik bir dille anca anlatabiliyoruz.
8. Buhari, İman 8; Müslim, İman 70.