Peygamber Efendimiz’i insanlığın en seçkin kabilesinden seçen ve en seçkin insanları onun Ehl-i Beyt’ine dahil eden Allah Teâlâ’ya hamd olsun. İnsanlığın efendisi olan Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem’e, onun şerefi ile üstünlük kazanmış olan Ehl-i Beyt’ine, onun sohbeti sayesinde yücelmiş olan ashabına ve kıyamete kadar bunlara tâbi olarak istikâmet üzere devam eden mü’minlere salât ve selam olsun.

İmdi; biz bu makalemizde Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in Ehl-i Beyt’inin faziletlerinden ve bizim üzerimizdeki haklarından bir demet arzetmeye çalışacağız. Allah Azze ve Celle bizleri Ehl-i Beyt’i sevenlerden ve onların şefaatine nâil olanlardan eylesin.

Ehl-i Beyt Kimlerden Oluşmaktadır

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’e mensup bütün âlimlerin ittifakıyla Ehl-i Beyt, başta Peygamber Efendimiz’in bütün çocukları, hanımları ve Hz. Abbas, Hz. Ali, Ca’fer ve Akil radıyallahu anhum’un soyundan oluşan Beni Haşim’den meydana gelmektedir. İmam Şafiî ve İmam Ahmed, bunlara Muttaliboğullarını da eklemişlerdir. Bunların zekattan pay almaları haram kabul edildiği gibi, ganimetin beşte birinden bir payın da bunlara verilmesi gereklidir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in hanımlarının Ehl-i Beyt’e dahil olduklarının delili şu ayet’i kerimedir: “(Ey Peygamber hanımları!) Evlerinizde oturun, eski cahiliyye âdetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekatı verin, Allah’a ve Rasûl’üne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor. Evlerinizde okunan Allah’ın ayetlerini ve hikmeti anın. Şüphesiz Allah, her şeyin içyüzünü bilendir ve her şeyden haberdardır.” (Ahzâb; 33-34) Bu ayet’i kerimeler açık bir şekilde göstermektedir ki, Efendimiz’in hanımları olan annelerimiz de onun pak Ehl-i Beyt’indendir. Zira ayet’i kerimelerin başı ve sonu annelerimizden bahsetmektedir. Bu da ayetin ortasında geçen ve tertemiz kılınmaları irade buyrulan Ehl-i Beyt’e öncelikle onların dahil olduğunu göstermektedir. Nitekim validemiz Ümmü Seleme radıyallahu anha’nın rivayet ettiği bir hadis’i şerifte şöyle geçmektedir: “Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor” ayet’i kerimesi benim evimde nâzil oldu. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir elçi göndererek Fâtıma, Ali, Hasan ve Hüseyin radıyallahu anhum’u çağırttı ve şöyle buyurdu: “İşte benim aile efradım bunlardır.” Ümmü Seleme der ki: “Bunun üzerine ben: “Ya Rasûlallah! Biz de Ehl-i Beyt’ten değil miyiz?” dedim. Şöyle buyurdu: “Evet, Allah’ın izniyle siz de Ehl-i Beyt’tensiniz.” (1)

Zeyd b. Erkam radıyallahu anhu -daha sonra aktaracağımız üzere- Ehl-i Beyt’in faziletiyle ilgili bir hadis aktarınca, Husayn ona şöyle dedi: “Ey Zeyd! Peygamber Efendimiz’in Ehl-i Beyt’i kimlerdir? Onun hanımları da onun Ehl-i Beyt’inden değil midirler?” Zeyd şöyle cevap verdi: “Tabii ki onun hanımları da Ehl-i Beyt’tendir. Fakat zekat almaları haram olanlar da onun Ehl-i Beyt’indendirler.” Husayn dedi ki: “Bunlar da kimlerdir?” Zeyd: “Ali’nin ailesi, Ca’fer’in ailesi, Abbas’ın ailesi ve Akil’in ailesi” diye cevap verdi. Bunun üzerine Husayn: “Bütün bunların zekat almaları haram mı?” diye sorunca; Zeyd: “Evet” dedi. (2)

Kur’an-ı Kerim Nazarında Ehl-i Beyt

Allah Azze ve Celle Kur’an-ı Kerim’de Ehl-i Beyt’i övmüş ve onları tertemiz kılacağını bizlere haber vermiştir. Az önce de söylediğimiz gibi bu büyük fazilet, ezvâc’ı tâhirâttan bahsedildiği bir makamda beyan edilmiştir. Bu makamda Allah Azze ve Celle, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in pak hanımlarının Allah’ı ve Rasûl’ünü her şeye tercih ettiklerini ve dünyadan yüz çevirerek ahireti seçtiklerini de bize bildirmektedir. Ezvâc’ı tâhirât olan validelerimizin daha pek çok fazilet ve erdemi bu ayet’i kerimelerde zikredilmiştir. Allah Azze ve Celle Nûr Suresi’nde de validelerimizden olan es-Sıddık’ın kızı Hz. Âişe’yi yedi kat göğün üzerinden paklamış, onun iffet ve nezahetini kıyamete kadar okunacak ayetlerinde açık bir şekilde ortaya koymuş ve ona dil uzatacak kimselerin büyük bir azaba maruz kalacaklarını haber vermiştir. Allah Azze ve Celle’nin bizzat onu savunması, şeref ve üstünlük olarak Hz. Âişe validemize yeterlidir. Ona dil uzatan bedbahtların kendisine herhangi bir zararı olmayacaktır. Onlar sadece Allah Azze ve Celle’nin çetin azabına müstahak olduklarını belgelemektedirler.

Bütün bunlar “Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor” ayet’i kerimesinin öncelikle ezvâc’ı tâhirâtı kapsadığını göstermektedir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de bu ayet’i kerimeye Hz. Fâtıma, Hz. Ali, Hasan ve Hüseyin’in de dahil olduğunu beyan etmiştir. Nitekim Hz. Âişe radıyallahu anha şöyle demektedir: “Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, üzerinde siyah yünden yapılmış ve deve semeri resmi nakşedilmiş bir aba olduğu halde sabahleyin (evden) çıktı. Derken Ali’nin oğlu Hasan geldi. Onu abanın içine aldı. Sonra Hüseyin geldi, o da Hasan’ın beraberinde abanın altına girdi. Sonra Fâtıma geldi. Onu da abanın altına aldı. Sonra Ali geldi. Onu aynı şekilde abanın altına aldı. Daha sonra da şöyle buyurdu: “Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.”(3) Bu hadis, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in hanımlarının Ehl-i Beyt’ten oldukları gerçeğiyle çelişmemektedir. Zira yukarıda da değindiğimiz gibi Hz. Abbas’ın ailesi, Ca’fer ve Akil’in ailesi de Ehl-i Beyt’ten oldukları halde bu hadiste zikredilmemişlerdir. Şu halde bu hadis, Ehl-i Beyt’in sadece dört kişiyle sınırlı olduğunu ifade etmek için değildir. Bu dört kişinin, Peygamber Efendimiz’in en yakınları olduğunu ifade etmek içindir.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Nazarında Ehl-i Beyt

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den, Ehl-i Beyt’in fazileti hususunda hem genel olarak hepsini kapsayan hem de tek tek her biri hakkında pek çok hadis’i şerifler varid olmuştur. Biz bu hadis’i şeriflerden sadece bazılarını aktaracağız.

Vâsile b. el-Eska’ radıyallahu anhu dedi ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim: “Allah, İsmail’in çocuklarından Kinâne’yi, Kinâne’den Kureyş’i, Kureyş’ten Haşimoğullarını, Haşimoğullarından ise beni seçmiştir.” (4)

Zeyd b. Erkam radıyallahu anhu dedi ki: “Bir gün Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Mekke ile Medine arasında bulunan ve Hum diye isimlendirilen bir suyun başında ayağa kalkıp bize konuşma yaptı. Allah’a hamdu senâ etti. Sonra vaaz, nasihat ve hatırlatmalarda bulundu. Ardından da şöyle buyurdu: “Dikkat edin! Ey insanlar! Ben ancak bir beşerim. Yakında Rabbimin elçisi gelir, ben de ona icabet ederim. Ben, size iki önemli şey bırakıyorum: Birincisi, Allah’ın Kitab’ıdır. Onda hidayet ve nur vardır. Allah’ın Kitab’ına yapışın ve ona sımsıkı tutunun.” Ardından Allah’ın Kitab’ına uymaya ve onunla amel etmeye teşvik etti. Sonra şöyle buyurdu: “Size bir de Ehl-i Beyt’imi bırakıyorum. Ehl-i Beyt’im(e iyi davranma) konusunda size Allah’ı hatırlatıyorum. Ehl-i Beyt’im(e iyi davranma) konusunda size Allah’ı hatırlatıyorum. Ehl-i Beyt’im(e iyi davranma) konusunda size Allah’ı hatırlatıyorum.”(5) Bu hadisin şerhinde Ebu’l-Abbas el-Kurtubî şöyle demektedir: “Bu vasiyet ve bu önemli vurgular şunu gerektirmektedir: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in aile efradına ve Ehl-i Beyt’ine ihtiramda bulunmak, onlara iyilik etmek, onlara saygılı davranmak ve onları sevmek farzdır. Bu, öyle kuvvetli farzlardandır ki, bu farzı yerine getirmekten geri kalmakta hiç kimse için herhangi bir mazeret yoktur. Zira onların Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e yakınlıkları ve onun bir parçası oldukları bilinen bir husustur. Çünkü onlar ya Peygamber Efendimiz’in kendilerinden meydana geldiği aslı ya da Peygamber Efendimiz’den meydana gelen neslidirler. Nitekim Peygamber Efendimiz: “Fâtıma benden bir parçadır. Onu rahatsız eden her şey beni de rahatsız eder” (6) buyurmaktadır. Bununla beraber Ümeyyeoğulları bu büyük haklara muhalefet ettiler ve Ehl-i Beyt’in haklarını çiğnediler. Onların kanlarını döktüler, kadınlarına esir muamelesi yapıp çocuklarını alıkoydular. Yurtlarını tahrip ederek, onların şeref ve faziletlerini inkâr ettiler. Onlara sövmeyi ve lanet okumayı helal saydılar. Böylece Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in vasiyetine muhalefet ederek, onun maksat ve arzusunun zıddına hareket ettiler. Bu yaptıklarından dolayı Rasûlullah’ın huzurunda duracakları zaman nasıl mahcup olacaklar! Rasûlullah’a arzedilecekleri gün nasıl rezil rüsvay olacaklar!” (7)

Ebû Mûsâ el-Eş’ari radıyallahu anhu dedi ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Erkeklerden pek çokları kemale ermiştir. Kadınlardan ise ancak şunlar kemale ermiştir: İmran kızı Meryem, Firavun’un hanımı Âsiye, Huveylid kızı Hatice ve Muhammed’in kızı Fâtıma. Âişe’nin de kadınlara üstünlüğü, tiridin diğer yemeklere olan üstünlüğü gibidir.”(8) Yine Peygamber Efendimiz Hz. Fâtıma’ya şöyle buyurmuştur: “Cennet ehlinin kadınlarının hanımefendisi olman seni hoşnut etmez mi!” (9)

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Hz. Ali hakkında: “Ben kimin velisi isem, Ali de onun velisidir” (10) ve “Ali’yi ancak mü’min olan sever ve ona sadece münafık olan buğzeder” (11) buyurmaktadır.

Ebû Said el-Hudri radıyallahu anhu dedi ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana şöyle buyurdu: “Hasan ve Hüseyin, cennet ehlinin gençlerinin efendileridirler.”(12) Yine Peygamber Efendimiz, Hasan ve Hüseyin hakkında: “Bu ikisi, benim dünyadan kokladığım iki reyhanımdır” (13) ve: “Allah’ım! Ben bu ikisini seviyorum. Sen de onları sev (ve onları sevenleri de sev)” (14) buyurmaktadır.

Bu ve benzeri pek çok hadisten açık bir şekilde anlaşılan şudur ki: Peygamber Efendimiz’in hanımlarını, bütün çocuklarını ve Ehl-i Beyt’ini sevmeden Peygamber Efendimiz’in sevgisini iddia etmek gerçek dışı ve yalandır. Zira sevgilinin bütün sevdikleri de muhakkak sevilir. Onun sevdiklerine buğzederek onu sevmek imkânsızdır. İşte bundan dolayı Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat, Ehl-i Beyt’in ve bütün ashabın sevgisini, itikadın bir parçası kabul etmişlerdir.

Sahabe’i Kiram Nazarında Ehl-i Beyt

Peygamber Efendimiz’in sevgisi kalplerine kök salmış ve onlarda itikat halini almış olan ashab’ı kiram, Efendimiz’in Ehl-i Beyt’ini sever, onları dost bilir, onlara saygıda asla kusur etmezlerdi. Efendimiz’in akrabalarını her zaman kendi akrabalarından öncelikli kabul ederlerdi. Bu konuda ashab’ı kiramdan varid olan pek çok örnek vardır. Biz bu örneklerden sadece bazılarına yer vereceğiz.

Hz. Ebû Bekir radıyallahu anhu, Hz. Ali radıyallahu anhu’ya şöyle demiştir: “Canım elinde olan Allah’a yemin ederim ki benim için, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in akrabasıyla iyi ilişkiler içerisinde olmam, kendi akrabamla iyi ilişkiler içerisinde olmamdan daha sevimlidir.” (15) Yine Hz. Ebû Bekir radıyallahu anhu şöyle demiştir: “Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i, Ehl-i Beyt’ini gözetip kollayarak hoşnut edin.” (16) Yani Efendimiz’in hatırı ve hoşnutluğu için, onun Ehl-i Beyt’ini gözetip kollayın.

Ukbe b. Haris radıyallahu anhu dedi ki: “Ebû Bekir radıyallahu anhu ikindi namazını kıldırdı, sonra yürüyerek mescidden çıktı. Dışarıda Hasan’ın çocuklarla oynadığını gördü. Hemen onu omuzlarına aldı ve şöyle dedi: “Babam ona feda olsun ki (bu çocuk), Nebi’ye benziyor, Ali’ye benzemiyor.” Bunu duyan Ali radıyallahu anhu da gülüyordu.” (17)

Hz. Ömer radıyallahu anhu, kuraklık olduğu zamanlarda Abbas b. Abdulmuttalib ile tevessül ederek yağmur duası yapar ve şöyle derdi: “Allah’ım! Bizler Peygamber Efendimiz ile Sana tevessül ederdik de Sen bize yağmur yağdırırdın. Biz (şimdi de) Peygamberimiz’in amcası ile Sana tevessül ediyoruz, bize yağmur yağdır!” Bunu rivayet eden Enes diyor ki: “(Bu duadan sonra) yağmur yağardı.” (18) Yine Hz. Ömer radıyallahu anhu, bir gün Hz. Abbas’a şöyle demiştir: “Vallâhi müslüman olduğun gün, senin müslüman olmana o kadar sevindim ki, şayet (babam) Hattab müslüman olsaydı o kadar sevinmezdim. Çünkü senin müslüman olman, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem nezdinde Hattab’ın müslüman olmasından daha sevimliydi.” (19) Hz. Ömer radıyallahu anhu, Hz. Peygamber ile akrabalık bağının oluşması için Hz. Fâtıma’nın kızı Ümmü Gülsüm’ü Hz. Ali’den istemiş ve onunla evlenmiştir.

Bütün bunlara rağmen Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer ile, Hz. Ali ve Ehl-i Beyt arasında hayali bir düşmanlık tasavvur eden ve bunun üzerinden cahil insanların duygularını sömürerek siyasi ve toplumsal rant elde edenlere Allah Azze ve Celle lanet etsin!

Selef’i Salihin Nazarında Ehl-i Beyt

Sahabe’i kiramı örnek alan ve güzellikle onlara tâbi olan selef’i salihinimiz de (Tâbiîn ve Tebe’i Tâbiîn) Ehl-i Beyt sevgisini dinin bir parçası kabul eder ve onların haklarına riayet etmekte asla kusur etmezlerdi. Bunun pek çok örnekleri olmakla birlikte, biz birkaç örnekle iktifâ edeceğiz.

Anlatıldığına göre Abbasiler devrinde Medine valisi olan Ca’fer b. Süleyman, İmam Malik b. Enes’i kırbaçlatıp hakaret etmişti. İmam Malik yediği dayağın tesiriyle bayılınca, onu alıp evine götürmüşler, bunu duyan halk da o büyük âlimi ziyaret etmişti. İmam kendine gelince, orada bulunanlara: “Şahit olun ki ben, beni dövene hakkımı helal ettim” dedi. Ona kendisini dövene hakkını neden helal ettiği sorulunca da şunu söyledi: “Ölüp de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile karşılaştığımda, onun Ehl-i Beyt’inden birinin, benim yüzümden cehenneme girmesinden korkup utandım.” Bu olayı haber alan Halife Mansûr’un, İmam Malik’e yaptıklarından dolayı Medine valisi Ca’fer b. Süleyman’a kısas uygulatmak istediği, buna razı olmayan İmam Malik’in Halife’ye şöyle dediği söylenir: “Böyle bir şey yapılmasını kesinlikle istemem. Yemin ederim ki, sırtıma inen her kırbaç darbesinden sonra, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e olan yakınlığı sebebiyle, beni kırbaçlatana hakkımı helal ettim.” (20)

İmam Ebû Hanife’nin, Emevi Devleti’ne karşı Ehl-i Beyt’ten olan İmam Zeyd’i malıyla ve ona katılmaları için insanları teşvik ederek desteklediği; aynı şekilde Abbasi Devleti’ne karşı Ehl-i Beyt imamları olan Muhammed Nefsü’z-Zekiyye ve İbrahim b. Abdullah’ı malıyla ve onlara katılmaları için insanları teşvik ederek desteklediği bilinen bir husustur.
İmam Şafiî rahimehullah da Abbasiler devrinde Yemen’de, Ehl-i Beyt’i desteklediği ve onları överek sevgisini ilan ettiği için Alevilerin (Hz. Ali’nin soyunu destekleyenlerin) başı olduğu ithamıyla tutuklanmıştır. Bunun üzerine o, şu meşhur sözünü söylemiştir: “Eğer Rafizilik Ehl-i Beyt’i sevmekse, herkes bilsin ki ben Rafizi’yim.”

Son olarak şunu kaydedelim: Ömer b. Abdülaziz rahimehullah, Hz. Ali radıyallahu anhu’nun torunlarından olan Fâtıma’ya şöyle demiştir: “Ey Ali’nin kızı! Vallâhi yeryüzünde benim için sizden daha sevimli hiçbir ev halkı yoktur. Vallâhi sizler bana kendi ev halkımdan bile daha sevimlisiniz.” (21) Yine Ömer b. Abdülaziz, Emevilerin çirkin bid’ati olan Ehl-i Beyt’e sövmeyi hutbelerden kaldırmış ve adaleti, akrabaya iyilik etmeyi emreden ayet’i kerimeyi hutbelere koymuştur. Bu da sahabe’i kiramın izini takip eden selef’i salihinin Ehl-i Beyt sevgisinde birleştiklerini göstermektedir.

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat Nazarında Ehl-i Beyt

Buraya kadar anlattıklarımızdan açık bir şekilde anlaşıldığına göre, her konuda iki aşırı ucun arasında vasat bir yol tutmayı, ifrata kaçmadan ve tefritte kalmadan istikameti muhafaza etmeyi menhec edinen Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’e mensup bütün âlimler, Ehl-i Beyt sevgisini itikadın bir parçası kabul etmişlerdir. Bunu itikad kitaplarında yazıp ilan etmişlerdir. Tabii ki Ehl-i Sünnet’e göre Ehl-i Beyt’in hâiz olduğu bu yüce makam, onların Peygamber Efendimiz’e iman etmeleri ve onu desteklemelerinden dolayıdır. Yani burada akrabalık bağı, iman bağına tâbidir. İman bağı varsa, akrabalık bağından dolayı her türlü sevgiyi ve saygıyı hak etmektedirler. Eğer iman bağı yoksa, kim olursa olsun hiçbir sevgi ve saygıyı hak etmez. Nitekim iman bağı Selman-ı Farisi’yi yücelterek Ehl-i Beyt’e dahil ederken, iman bağının olmaması Ebû Leheb’i esfel’i sâfilîne yuvarlamıştır.

Sapık Bid’at Fırkası Olan Şîa Nazarında Ehl-i Beyt

Bilinmesi gerekir ki, her konuda olduğu gibi bu konuda da ifrat ve tefritten uzak kalarak istikameti muhafaza eden ve vasat yol üzerinde bulunan sadece Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’tir. Diğer fırkalar her konuda olduğu gibi bu konuda da bid’atlere saplanmış, hevâ ve arzularına uymuş ya ifrata kaçarak veya tefritte kalarak helak olmuşlardır. Hariciler ve Nâsıbî fırkası gibi kimileri Hz. Ali ve onun soyundan gelenleri, onu destekleyen ve onu sevenleri tekfir etmiş ve onlara buğzederek helak olmuşlardır. Diğer taraftan bütün kollarıyla Rafizi (İmam Zeyd’den ayrılan ve Ehl-i Beyt sevgisi kisvesi altında diğer sahabelere buğzeden Şîa) fırkası da Ehl-i Beyt sevgisinde aşırı gitmiş, hak etmedikleri makamlara onları çıkararak ifrata kaçmış, Ehl-i Beyt’ten olan imamları meleklerden ve peygamberlerden üstün görerek âdeta onları ilahlaştırmışlardır. Ğulat’ı Şîa denilen Nusayri, İsmailî, Dürzi ve Kızılbaşlar gibi bazı fırkalar ise açık bir şekilde Ehl-i Beyt’ten bazı şahısları ilahlaştırmış ve Ümmet’i Muhammed’in icmasıyla kâfir olmuşlardır. İmamiyye fırkasının kitaplarında Ehl-i Beyt imamlarını aşırı derecede yüceltme ifadeleri bolca bulunmaktadır. Bu konuda onlar, Hz. İsa’yı ilahlaştıran ve onu (hâşâ) Allah’ın oğlu diye niteleyerek övdüklerini ve yücelttiklerini zanneden Hıristiyanlara benzemişlerdir. Bu hususa örnek olarak; günümüzde bazı gafil ve saf Ehl-i Sünnet mensuplarının ümmetçi olduğu vehmine kapıldıkları Humeyni’nin şu meşhur sözünü vermekle yetinelim: “Bizim imamlarımızın öyle makamları vardır ki, o makamlara ne bir mukarreb melek ne de bir nebiyyi mürsel ulaşamaz.” Bu kâfirce sözün imamlar için bir övgü olmadığını, aksine bunun söylenebilecek en ahmakça ve en bâtıl nitelemelerden biri olduğunu izah etmeye ihtiyaç yoktur.

Burada şunu da ifade etmemiz gerekir ki, Şîa mezhebine mensup olan cahil insanları bu vartaya düşürenler, onların içine gizlenmiş ve eski Pers imparatorluğunun özlemiyle yaşayan zındıklardır. Onlar, imparatorluklarının müslümanların eliyle yıkılmasının intikamını bu şekilde almaya çalışmaktadırlar. Sasani imparatorluğunu yıkan ashab’ı kirama buğzetmekte ve bu kinlerini de Ehl-i Beyt sevgisi ve onları destekleme kisvesi altında yürütmektedirler. Öyle ki, “asıl maksatları Ali’yi sevmek değil, Ömer’e buğzetmektir” sözü, darb-ı mesel olmuştur. Bu zındıklar, insanlık tarihi boyunca ortaya çıkmış en faziletli ve en saadetli toplumu, faziletten hiçbir nasibi olmayan bir toplum şeklinde tasvir ettiler. Onların tasvir ettiği şekliyle sahabe toplumu, birbirine buğzeden, türlü entrikalar peşinde koşan, birbirlerinin yüzlerine gülerken arkadan birbirlerinin kuyusunu kazan münafıklar topluluğu halini almıştır. Bir tarafta Hz. Ali ve taraftarları, diğer tarafta Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve taraftarları sürekli birbirleri hakkında komplolar çevirmişlerdir. Bunları yaparken de birbirlerinin yüzüne gülmekten ve dostluklarını izhar etmekten hayâ etmemişlerdir. Hatta onların iddiasına göre Peygamber Efendimiz’in döneminde dahi Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve onların taraftarları bu hal üzereydiler. Ancak Peygamber Efendimiz onların içyüzlerini bilemiyor ve çevirdikleri entrikaları farkedemiyordu. Bu zındıklar, insanlık tarihi boyunca eşine rastlanamayacak bir şekilde doğruluk, iffet, hayâ, emanet, ahde vefa, basiret, feraset, adalet ve hikmet prensipleri üzerine kurulan bu saadet toplumunu; hayal ölçülerini zorlayacak derecede yalancı, iffet ve hayâdan uzak, ahdine vefa göstermeyen ve emanete riayet etmeyen, basireti kör, feraseti kapalı, adalet bilmeyen ve hikmetsiz bir toplum şeklinde tasvir ettiler. Hevâ ve arzularına tapan cahil ve gafiller de zındıkların bu kâfirce hezeyanlarını kabul etmekte ve savunmakta gecikmediler.

Hiç şüphe yok ki, Yahudi zekasının ve Pers entrikasının ürünü olan bu ham hayalleri rızaları ile kabul edenlerin İslam’dan bir nasipleri yoktur. Zira bu entrikacılar, Ehl-i Beyt’ten sadece kendi emelleri uğruna sömürebilecekleri ve faydalanabilecekleri bazı kişileri ve onların da bazı durumlarını sürekli gündemde tutmaktadırlar. Yoksa Ehl-i Beyt’in hakikati ile hiçbir alakaları yoktur. Peygamber Efendimiz’in hanımlarına düşman olan ve pak annelerimize en kötü ve iğrenç şeyleri reva görerek onları karalayan, Efendimiz’in kızlarından da sadece Hz. Fâtıma’yı ve onun da bazı hallerini dillerine dolayan, Hz. Fâtıma’nın oğullarından sadece Hz. Hüseyin’i sürekli gündemde tutan ve Efendimiz’in akrabalarından Hz. Abbas’ın bütün soyuna düşmanlık eden bu taife; bölücü, ayrıştırıcı, entrikacı, yalancı ve komplocu bir taifedir. Esasen bu topluluk kendi iğrenç sıfatlarının aynasında diğer bütün toplumları görmek istediğinden, insanlığın en pak nesli olan sahabe’i kiram ve Ehl-i Beyt hakkında bu iğrenç yapıştırmalarda bulunmuşlardır.

Allah Azze ve Celle bizleri, Ehl-i Beyt ve ashab’ı kiram sevgisini cem eden ve o pak toplumun bütün fertlerini canu gönülden seven Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat çizgisinden ayırmasın. Âmin!

————————-

1. Sahih bir hadistir. Hâkim, Müstedrek: 3/146;  Taberânî, el-Kebîr: 23/627
2. Müslim: 2408;  Nesâî, el-Kübrâ: 8175;  İmam Ahmed, Müsned: 4/366
3 Müslim: 2424
4. Müslim: 2276
5. Müslim: 2408;  İmam Ahmed, Müsned: 3/14
6. Buhari: 5278;  Müslim: 2449
7. Ebu’l-Abbas el-Kurtubî, el-Müfhim: 6/304
8. Buhari: 3434;  Müslim: 2431;  Tirmizî: 1834
9. Buhari: 3624;  Müslim: 2450. Hz. Âişe radıyallahu anha’dan…
10. Sahih bir hadistir. Tirmizî: 3713.  Zeyd b. Erkam radıyallahu anhu’dan…
11. Müslim: 78;  Tirmizî: 3736;  Nesâî: 5022. Zirr b. Hubeyş radıyallahu anhu’dan…
12. Sahih bir hadistir. Tirmizî: 3768
13. Buhari: 3753;  Tirmizî: 3770. Abdullah b. Ömer radıyallahu anhuma’dan…
14. Buhari: 3749;  Müslim: 2422.  Bera b. Âzib radıyallahu anhu’dan rivayet edilmiştir.. Parantez içindeki kısım, Tirmizi (6556)de geçmektedir.  Usame b. Zeyd radıyallahu anhuma’dan…
15. Buhari: 3712
16. Buhari: 3713
17. Buhari: 3542
18. Buhari: 1010
19. İbni Sa’d, Tabakât: 4/22
20. Kâdı İyaz, Şifa: 2/385
21. İbni Sa’d, Tabakât: 5/333