Hz. Peygamber’in davetine muhatap olan insanlar, bu davete iki farklı tutum sergilemişlerdir: Davete iman veya inkâr. İman edenlerle yeni bir toplum oluşmuştur. İnkâr edenler bu topluma düşman olarak karşı tarafta yer almıştır. Hak ve batıl mücadelesi Hz. Peygamber’in Kuran’ı tebliği ile beraber nesiller boyu devam etmiştir. İslam, sünnetullah üzere yaşandığı sürece hak galip gelmiş ve gelmeye devam edecektir. Ne zaman batıl saldırıya geçse, İslam’ı hayatlarına aksettiren Müslümanlar gerekli cevabı vermişlerdir. Bu karşı koyma İslam tarihi içerisinde birçok kez ve farklı şekilde tezahür etmiştir. Kimi zaman fikri yozlaşmalara karşı ilimle kimi zaman Moğollar gibi saldırganlara karşı kıyam ederek cevap vermiştir. Özellikle son üç asırdır Müslümanlar batıl karşısında çeşitli sıkıntılarla karşı karşıya kalmıştır. Bu sıkıntılar siyasi, ekonomik, ilmi vb. birçok alanda meydana gelmiştir. Meydana gelen bu problemlere karşı Müslümanlar etkili cevap verememiş, sonuç olarak İslam toplumu dağılmıştır.

Müslüman âlemin üç asırdır mağlup olmasında düşmanın izlediği yöntem incelenmelidir. Öncelikle Hıristiyan Batı ve Yahudilerin stratejik açıdan izledikleri yöntem mertçe çıkıp düşmanlıklarını açıklamak olmamıştır. Haçlı savaşlarında Müslümanlara karşı yenilmenin sebeplerini araştırıp kendilerine yeni bir yol haritası çizmişlerdir. Buna göre, kilise tüm gücüne rağmen yenilgiye uğramış sonrasında ise kilisenin ilim ve tekniğe yönelimi artmıştır. Kuzey Afrika, Endülüs ve diğer ilim merkezlerinde bulunan Müslümanlardan ilim öğrenerek teknik anlamdaki atılım ile sanayi devrimini gerçekleştirmişlerdir. Dini anlamda İncili tercüme ederek herkesin anlayacağı bir düzleme çekerek kilisenin tekelinde bulunan din anlayışına son vermişlerdir. Fakat bunun neticesinde din, ilmi ve ilerlemeyi engelleyen bir unsur olarak algılanmıştır. Dini, çıkarlarına ulaşmak için rahipler tarafından kullanılan bir güç olarak gören Batı’nın yenilikçi düşüncesi, İslam’a da aynı gözle bakmış, Müslümanların da gelişmesi için dinden vazgeçmesi gerektiğini düşünmüştür. Bu amaçla, Müslümanları mağlubiyete uğratma hedefiyle onların inançlarını, kimliklerini, adetlerini araştırma ihtiyacı hissetmişler, böylece oryantalist çalışmalar hızla gün yüzüne çıkmaya başlamıştır.

Oryantalizmin tarihi birkaç bölümde incelenebilir. Kısaca, ilk aşamada Müslümanlara ait her türlü bilgi hem kendilerini geliştirmek hem de Hıristiyanların Müslüman olmalarını engellemek için araştırmalar yapılmıştır. Bu nedenle İslami ilimlere ait birçok yazma eseri kendi ülkelerine çeşitli yollarla götürmüşler ve birçok tahkik çalışması ortaya koymuşlardır. Süreç itibariyle İslami ilimler hakkında bilgi sahibi olmuşlar ve İslam âlemini sömürgeleştirmede bu bilgilerinden yararlanmışlardır. Bunu yaparken oryantalizmle ilgilenen çok az bir kısım hariç asla İslam’dan etkilenmemişler aksine İslami ilimler hakkında şüphe uyandıracak iddialarda bulunmuşlardır. Sonraki aşamada Batı, İslam toplumunu sadece sömürgeleştirmekle kalmamış, Müslümanları dinlerinden döndürüp Hıristiyan yapmak için çaba harcamıştır. Bunda başarılı olunamayacağı kısa sürede anlaşılmıştır. Çünkü İslam’la bağları zayıf olsa dahi bir Müslüman’ın Hıristiyan olması beklenen bir durum değildir. Bundan dolayı yeni bir strateji geliştirmişlerdir. Buna göre, Müslüman öğrenciler Batı’daki oryantalizm kürsüsü bulunan üniversitelerde oryantalistler tarafından eğitilecek kendi ülkelerine geri döndüklerinde bu öğrenciler üniversitelerde ders verecekti. Böylece Müslümanlar kendi içlerinden çıkan aydınlar tarafından şekillendirilecek, Batı’nın doğrudan müdahalesine gerek kalmayacaktı. Bu vakıayı bir örnekle açıklayabiliriz: Lord Cromer Mısır’a gelince Hıristiyanlaştırma faaliyetlerinde bulunan kuruluşların çalışma alanlarını daraltır. Bu kuruluşlar da onu İngiliz hükümetine şikâyet eder, İngiliz hükümeti bu şikâyeti, cevaplandırmak üzere Lord Cromer’e bir mektup gönderir. O da misyonerleri toplayarak onlara şunları söyler: “ Sizler benim size karşı duracağımı yahut sizi baskı altında tutacağımı düşünebiliyor musunuz? Ama sizler kışkırtıcı işler yapıyorsunuz. Çocukları zorla kaçırıyor ve güç kullanarak Hıristiyanlaştırıyorsunuz. Hatta bazen aynı şekilde büyükleri dahi kaçırıyorsunuz. Bu ise Müslümanların şuurlarını galeyana getirmekte, dinlerine daha çok sarılmalarına sebep olmaktadır. Ama ben Londra’daki Lahut (ilahiyat) fakültesinden yeni mezun olmuş bir genç ile şu hususta anlaşmış bulunuyorum: Bu genç Mısır’a gelecek ve sizin bütün hedeflerinizi sizin adınıza gerçekleştirecek bir eğitim politikası ortaya koyacaktır.” (1) Nitekim İslam âleminin çeşitli yerlerinde sömürgeleştirilen halkın eğitim, hukuk, siyasi sistemi değiştirildi. İnsanlarda hala Müslüman kimliği, bayram, namaz, oruç, ahlaki değerler olsa da toplum İslam’ın birçok temelinden koparıldı. Bu durum giderek içselleştirilmeye başlandı. Bir de üstüne üstlük İslam toplumlarının milliyetçilik akımıyla parçalanmasıyla durum daha da vahim bir hal aldı.
Müslümanlar tarih boyunca batıla karşı gereken cevabı vermiştir. İşte böyle bir manzara karşısında Müslümanlar Batı’ya karşı tepki vererek farklı tutumlar sergilediler. Bu tutumlardan biri Batı’dan yüz çevirmekti. Onlardan ne gelirse gelsin hiçbir şeyi kabul etmemek gerekiyordu. Tekrar eski zamanlara ulaşmak için kendi kabuğumuza çekilmemizi öngörüyordu. Sergilenen diğer bir tutumda ise Batı, gelişimin ve ilerlemenin kaynağı görüldü. Geri kalmışlıktan kurtulmak için Batı her alanda taklit edilmeliydi. İslam modern çağı gerektiği şekilde tekrar yorumlanmalı ve çağa uygun hale getirilmeliydi. Bu tepkinin oluşmasında oryantalist hareketin etkisi büyüktü. Oryantalistlerin yazdıklarını okuyan, onların yöntemlerini kullanan, onların penceresinden bakan yeni topluluklar oluşmaya başladı. Bu topluluklar İslam dünyasının çeşitli yerlerinde zuhur eden modernist hareketlerdi.

Çağdaş, yeni, asrî anlamına gelen modernizm İslam dünyasında, ‘Kuran ve sünnete, selefin akide ve uygulamalarına dönmek, bunları ve bu kaynaklara topyekûn tarihi mirası ilmi ve rasyonel bir süzgeçten geçirdikten sonra günümüz hayat şartlarına göre yeniden yorumlayarak izah etmek ve uyarlamaktır’ (2) şeklinde tanımlanmıştır. Yapılan bu tanım farklı bölgelerde değişik şekillerde görülmüştür. Daha doğrusu herkes kendine göre bir yenilenme sürecinden bahsetmiştir. Fakat pratikte uygulamalar görülse de hiçbiri sağlam bir zemin üzerine oturtulamamıştır.

Modernizm akımının arka planında batının üstünlüğünün her alanda kabul edildiği görülmüştür. Hegel’in tarihçiliğine göre Batı üstün ırktır. Uyulması gereken Batıdır. Bu sebeple Doğu’nun gelişmesi ve ilerlemesi için Batı’nın eğitimine ve yaşam tarzına ihtiyacı vardır. Aydınlanma süreciyle beraber Batı Hıristiyanlığı bilimsel yöntemlerle sorguladı. Aynı tavır gelişmek isteyen Müslümanlardan da beklendi. Din ancak bilimsel verilerle ve rasyonel bir akılla incelenirse çağa uyum sağlayabilirdi. İşte Oryantalistlerin eğitim kurumlarında ve onların mantığı üzerine okuyan aydın kesim bahsedilen bu yöntemleri Kuran ve Sünnet üzerinde tatbik ettiler.

İslam dünyasındaki modernleşme faaliyetleri ilk olarak Osmanlı’da askeri alanda ve bazı idari düzenlemelerde görüldü. Sürece bakıldığında Osmanlı’dan henüz koparılmamış topraklar ile kopan topraklar arasında farklı modernist akımlar görüldü. Yani Batı’nın bölgelerdeki etkinliğine göre farklı modernist yorumlar ortaya çıktı. (3) Mısır’da Muhammed Abduh, Reşid Rıza, Ali Abdurrazık, Muhammed Hüseyin Heykel; Hindistan’da Seyyid Ahmed Han, Fazlurrahman bu isimlerden bazılarıdır. Her bir akım farklı yorumlara sahiptir. Tek tek hepsinden bahsetmek başka bir yazının konusu olduğu için kısaca değinmekle yetineceğiz.

Farklı yorumlar bulunmakla beraber, Batı’nın tarihsellik metodunu Kuran’a uygulayarak, hükümlerin o dönemdeki insanları ehlileştirmek için uygulandığı söylenmiştir. Yani bu çağda hırsızlık yapanın elini kesmek yerine bir çizik atmak yeterlidir veya buna da ihtiyaç yoktur. Aynı şekilde modern zamanın şartlarında faizsiz bir ekonomi düşünülemez.

Modernistlerin Kuran anlayışıyla ilgili farklı bakış açıları bulunmakla beraber Fazlurrahman örneği üzerinden konumuza devam edelim. Ona göre Kurandan çıkarılması gerekenler ahlaki ilkelerdir. Cahiliye toplumundaki uygulamaları bu asırda kullanmanın gereği yoktur. Her şeye insan hakları penceresinden bakmak gerekmektedir. Kuranın indiği sosyal ve tarihi çerçeve çıkarılarak genel ahlak ilkeleri belirlenmeli ve böylece tüm insanların ortak bir anlayışı benimsemesi mümkün olmalıdır. Bu ve buna benzer Kuran anlayışlarında oryantalizmin etkileri açık bir şekilde görülmektedir. Ne var ki, oryantalistler Kuran’ı vahiy olarak kabul etmezken modernist çevreler Kuran’ı vahiy olarak kabul ederler. Fakat vahyin anlam ve lafız olarak Allah’a ait olmadığını, Hz. Peygamberin kalbine doğduğu ve Hz. Peygamber olaylara göre kalbine doğan vahiyden Kuran’ı oluşturduğu görüşüyle açıklarlar.

Kuran üzerine yapılan bu yorumların İslam toplumları üzerindeki etkisi olmakla beraber Kuranın vahiy olarak kabulünde şüphe uyandırmak, hadisler üzerinde şüphe uyandırmaya göre daha zordur. Bu sebeple oryantalistler Kuranla uğraşmaya devam etmekle beraber daha fazla hadisler üzerinde şüphe uyandırmaya çalışmışlardır. Onlara göre, hadisler Hz. Peygamber’in vefatından sonra hicri ikinci, üçüncü asırda toplumun ihtiyaçları üzerine zamanla oluşmuştur. Buna binaen sünneti, tradition(gelenek) kelimesiyle çevirmişlerdir. Onlara göre Hadisler Hz. Peygamber’e ait değildir. Ve içerisine birçok uydurmalar girmiştir. Hadisler mezheplerin ve halifelerin kendilerine menfaat sağlamak için ortaya konmuştur. Bu görüşler arka planında yer almakla beraber; kendi kutsal metinlerine uyguladıkları tarihsellik, hermönetik, müşterek ravi teorisi gibi yöntemlerle hadise bakmışlar ve Müslüman aydınların üzerinde etkili olmuşlardır. Oryantalistlerin Kuran’dan daha çok hadisle ilgilenmeleri belli bir sebepten dolayı anlaşılmaktadır. Kuran hakkındaki şüphelerle Müslümanları etkilemek bir nebze mümkün olsa da Kuranın vahiy olduğu algısını ortadan kaldırmak zordur. Ancak hadislerin vahiy olmadığı, hadislerin yazılmasının yasaklanması, mana ile rivayet, mezheplerin ve sultanların lehlerine hadis uydurması, kitabı mukaddesten alıntıların olması, hadislerin büyük çoğunluğunun tevatür yoluyla gelmediği gibi düşüncelerle hadisler hakkında şüphe uyandırmaya çalışmışlardır. Sünnet üzerinde bu kadar çok şüphe uyandırmaya çalışmalarının diğer sebebi, sünnetin İslam’ın yaşanan uygulaması olması ve Asr-ı Saadet’i bugün bile hayatlarımıza aksettirmesidir. Eğer hadisler kabul edilmezse, hayatımızda peygambere ihtiyaç kalmazdı. Ve bunun sonucunda Müslümanların birlik içinde olması engellenebilirdi. İşte oryantalistlerin hem Müslümanları dinlerinden uzaklaştırmak hem de geri kalmışlıklarını devam ettirmek için hadislere şüpheler sokmaya çalışmışlardır. Bu meseleyi bir örnekle açıklamak yerinde olacaktır: Hindistan’ı işgal eden İngilizler, Müslümanların başarısız olsalar dahi silahlı cihad anlayışından vazgeçmeyeceklerini anlamışlardı. Bunun için silahlı cihadı inkâr eden ‘Müslüman alimler’den bir grup oluşturdular ve bu hususta açıklamalar yaptılar. (4)

Oryantalist mantığın İslam dünyasında ortaya çıkardığı modernizm, her ne kadar bir ihya hareketi olarak İslam’ı eski günlerine götürmeyi amaçlamışsa da genel itibariyle bahsedilen Batı’nın oryantalist yüzünün etkisinde kalmıştır.

Hadisleri inkâr hareketlerinin ilk örnekleri Hindistan’da vuku bulmuştur. İlk yıllarında hadisle ilgili eserler telif eden Seyyid Ahmed Han, İngilizlerin ve Oryantalistlerin Hindistan üzerinde yaptığı çalışmalarından etkilenerek Kuraniyyun ekolünü oluşturmuştur. Bu akıma göre, Kuran dinin yaşanması için yeterlidir. Hadislere ihtiyaç yoktur. Zamanla İslam dünyasının birçok coğrafyasında buna benzer akımlar ortaya çıkmıştır. Bazıları hadisleri direkt olarak inkar etmişler, bazıları da hadisleri kabul etmiş fakat akla uygun olmadığı gerekçesiyle birçok hadisi dinde hüccet kabul etmemişler. Akla uygun olmama, metin tenkidi, hadisin Kuran’a arzı gibi nedenler ileri sürülerek hadisler eleştiriye tabi tutulmuş, hepsi olmasa da birçok hadis kabul görmemiştir. Bahsedilen her bir mevzu ve delilleri ayrı bir başlıkta incelenmesi gerektiği için genel olarak bahsetmekle yetiniyoruz.

Hadislerin kendi kıstaslarına göre kabul edilmemesi sonucu, Kuran’a göre bir İslam anlayışı güzel görünmekteyse de içinde birçok problemi barındırmaktadır. İlk göze çarpan hadisler olmadan Kuran’ın yeteceği düşüncesinde olanlar namazın rekatları ve kılınış şekli bir yana günde kaç vakit kılınacağı konusunda bile fikir birliği edememişlerdir. Dolayısıyla kendi aralarında bile ittifak olmadığı anlaşılmaktadır. Dikkat çeken diğer bir husus da bu bakış açısının herkese kendine göre bir Kuran anlayışına sahip olacağıdır. ‘Hadisleri Kuran’a arz edelim’ diyenler hadisleri kendi Kuran anlayışlarına sunmuştur. Yani hadisten bağımsız bir Kuran anlayışı, kendi akıllarının ve yorumlarının Kuran anlayışına dönüşmüştür.

Modernizmin arka planının ve hadisleri inkârındaki rolüne kısaca değinildiğinde yazı şöyle sonuçlandırılabilir; bazı modernist araştırmacılar oryantalistler gibi, hadislerin çoğunun Hz. Peygamber’e ait olmayıp ilk devir fukaha ve muhaddislerin görüşü olduğunu iddia etmişlerdir. Kuran ve hadislerdeki hukukî çözümleri Peygamber devriyle sınırlayan bu zihniyetin sahipleri, âlimlerin kendi çağlarının ihtiyaçlarına göre kanun koyabileceklerini ileri sürmüşlerdir. (5)
Yazının başında İslam’ın batıla karşı aldığı tavırdan bahsetmiştik. Son birkaç asırdır Batı ve medeniyeti(!) üzerimize çullanmıştır. Buna karşı ilk tavır, kendi kabuğumuza çekilmekti. Bunun başarı getirmeyeceği malumdur. İkinci olarak gösterilen tavırda sorgusuz bir taklit anlayışı olmuştur. Bu anlayış değinildiği gibi modernizmi doğurmuş, bunun sonucunda Müslüman kimliğinin içi boşaltılmıştır. Ve iki asırdır Batı’nın bizlere getirdiği zulüm medeniyeti taklit tavrının işe yaramadığını göstermiştir. Burada sorulması gereken soru şudur: “ Batıya karşı takınmamız gereken tavır nedir? İlk iki tutumun dışında ne yapılabilir?” İradesi alınmış ve büyülenmiş bir şekilde Batı’nın hayat felsefesini, kâinata ve eşyaya bakış tarzını, inanç ve metafizik fikirlerini, sosyal ve medeni görüşlerini, ahlak düşüncelerini, hayat tarzını ve üslubunu, faydalı faydasız her şeyini olduğu gibi kabul etmek kendi özvarlığımızı ve kişiliğimizi Batı’nın eline teslim etmek anlamına gelir. Bizim hayata bakışımız ve yöntemimiz Kuran ve sünnet çerçevesinde şekillenmelidir. Fakat Müslümanlar, Kuranın ve sünnetin gösterdiği ideallere ulaşmak için ilmi ve teknik alandaki gelişmeleri takip etmeli ve gereken bilgileri gerekirse Batı’dan da olsa elde etmelidirler. Dünya materyalist Batı’nın kıskacında can çekişmektedir. Dünya ancak eski ve yeni diye bir ayrımın olmadığı İslami dinamiklerin ilim ve tekniği insanın menfaatine kullanmasıyla huzur bulacaktır. (6)

————————-

1. Muhammed Kutub, Oryantalizm ve İslam, 74.
2. Mustafa Sönmez, “İslam Modernizminin Doğuşu”, s. 2.
3. Ebubekir Sifil, “Modern İslam Düşüncesi Üzerine”, s.3
4. Mustafa el-A’zamî, “ Sünnetin Geçmişte ve Günümüzde İhlali Meselesi” (ter. Abdullah Aydınlı), A.Ü.İ.F.D, sy. 8 (1988), s. 288.
5. M. Yaşar Kandemir, “Hadis”, DİA, XV, s. 47.
6. Hasan en-Nedvi, İdeolojik Savaş, s. 267-268.