Hamd âlemlerin rabbi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam Rasûlullah’a, onun ailesine ve ashabına olsun.

“Onlar ki yanlarında bulunan Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları okuma yazması olmayan Allah’ın elçisi peygambere tabi olurlar. Peygamber de onlara iyiliği emreder, kötülüğü onlara men eder, temiz şeyleri onlar için helal, pis şeyleri de onlara haram kılar. Onların ağır yüklerini, sırtlarındaki zincirleri kaldırır. O peygambere iman edenler, ona tazim edenler, ona yardım edenler ve kendisine indirilen nura tabi olanlar var ya işte onlar kurtuluşa erenleri ta kendileridir.” (Araf, 157)

İslam’ın temeli Allah’ın varlığına ve birliğine imanla birlikte Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Allah’ın kulu ve Rasûlü olduğuna şehadet etmeye dayanır. Bu şehadet insanın İslam’a giriş yaptığı bir anahtar mahiyetindedir. İslam’ın sair şartları, iman esasları, salih ameller ve gabya dair bilgilerin hepsi bu şehadetten sonra gelmektedir.

Allahu Teâlâ’nın insanlar üzerindeki hakkı kendisine ibadet edilmesi ve yaratılmışlardan hiç birinin kendisine denk tutulmamasıdır. Bu vazifeyi gerçekleştirebilmek için ilk insanın yaratılışından itibaren kullarına uyarıcı ve müjdeleyici peygamberler göndermiştir. Peygamberler kavimlerine Allahu Teâlâ’dan aldıkları emirleri tebliğ ettiler. Netice itibari ile insanlardan bir kısmı hidayete tabi oldu, bir kısmı da atalarından aldıkları sapık inançlarıyla helak oldular.

Kur’an kıssalarını inceleyen herkes yukarıda belirttiğimiz bilgilerin gerçekliğine kanaat getirir.

Ancak kanaat getirilmesi gereken bir gerçek daha vardır. O da daha önce gönderilmiş olan, Allah’ın hidayetini insanlara tebliğ eden ve bu hidayet ile dalaleti ve tuğyanı hezimete uğratan Allah’ın elçilerinin getirmiş oldukları şeriatlerden elimizde maalesef ilmi bir kalıntının olmamasıdır. Öyle ki peygamberlere verilen sahifelerin izine dahi rastlamak mümkün olmamıştır. Tevrat ve İncil olarak tedavülde olan kitaplar ise çoğu kez kendi içindeki tezatlardan dolayı kendisine tabi olanları dahi ikna edememektedir. Zaten bu kitaplar bizzat kendisine iman ettiğini iddia eden Yahudiler ve Yahudi iken İncil’i bozmak gayesi ile Hristiyanlığa geçenler tarafından tarif edilmiş, bozulmuştur. Allahu Teâlâ Kur’an-ı Kerim’den önceki kitapların korunmasını o kitaplara iman eden âlimlere bırakmıştı. Onun bildiği bir hikmetten dolayı bu kitapların aslı muhafaza edilmedi.

Allahu Teâlâ tüm beşeriyete kıyamete kadar tabi olacakları şeriatını göndermeyi dileyince o şeriatın korunmasını da kendi üzerine aldı. “Şüphesiz ki Zikri (Kur’an’ı) Biz indirdik Biz. Onun koruyucuları da mutlaka Biz’iz.” (Hicr, 9) Bu sebepten dolayı daha önce indirilen kitapların başına gelen akıbet Kur’an-ı Kerim için tahakkuk etmedi. Her ne kadar Mekke müşrikleri ‘Muhammed bu kitabı yabancılardan öğreniyor’ iddiasında olsa da, Yahudilerin İslam’ın bazı ahkâmına önce inanmış gibi yapıp diğer bazı hükümlerini inkâra yeltense de, gerek Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem döneminde gerekse daha sonra ki dönemlerde yalancı peygamberler çıkıp ayet veya kitaplar getirdiklerini iddia etseler de batıl bu Kur’an’a ulaşmaya hiçbir yol bulamadı. “Ona ne önünden ne de arkasından batıl sokulabilir. O, hüküm ve hikmet sahibi, övülmeye layık olan tarafından indirilmedir.” (Fussilet, 44 )

İslam’ın ana kaidelerinde bir sarsıntı ve bozulma meydana gelmeyince bu dinin düşmanları değişik metotlar geliştirme yoluna yöneldiler. Hakem olayında harici fırkasının, Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’in şehit edilmesinden Şia fırkasının, ‘Hadisler aklımıza uymazsa reddedelim, bize Kuran yeter yaklaşımında Kur’ancılık akımının zuhur etmesi ilk çıktıkları dönemde her ne kadar iyi niyetle ortaya geldikleri vehmini uyandırsa da günümüzde İslam dünyasının tedavi kabul etmeyen hastalıklarına dönüşmüşlerdir. Özellikle Avrupa’da ki değişim hareketleri ve Osmanlı devletinin zayıflaması sebebiyle Müslümanların arasına sızan müsteşrikler Müslümanların bu zaaflarını kendi menfaatleri yönünde kullanma fırsatı buldular. Zaten var olan problemler iyice tahrik edilerek artık birleşmenin mümkün olamayacağı bir zemin hazırlandı. Maalesef iyi niyet ile başlayan ayrışmalar zamanla batıl ehli ile dostluk kurularak İslam’a ve ona tabi olanlara savaş açacak kadar ileri gitti. Bu nokta üzerinde önemle durulması gerekir.

Biz bu ayrışmanın önemli bir meselesi olan ‘Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kanun koyması’ konusu üzerinde durmaya çalışacağız. Çünkü gerek günlük yaşantımız ile alakalı gerekse de gelecekte vuku bulabilecek hadiselerle ile ilgili olarak Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e nisbet edilen hadisler dinimizde önemli bir konuma sahiptir, Kur’an’dan sonraki ikinci kaynaktır.
Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Peygamber size ne verdiyse onu alın size neyi yasakladıysa ondan da kaçının. Allah’tan korkun. Şüphesiz ki Allah, azabı pek şiddetli olandır.” (Haşr, 7) İbn Kesir, tefsirinde bu ayeti kerimeyi şu şekilde açıklamıştır: “Size ne emrettiyse onu yapın, size neyi yasakladıysa ondan kaçının. Çünkü o, ancak iyiliği emreder ve kötülüğü men eder.”

Bu ayeti kerimeyi sahâbiler umumi manasıyla almış ve kendilerinden sonra gelen tabiinlere bu şekilde öğretmişlerdi. Bir gün Abdullah b. Mes’ud (ra): “Allahu Teâlâ dövme yapan, dövme yaptıran, tüylerini alan, güzellik için dişlerinin arasını törpületen ve Allah’ın yaratma şeklini değiştiren kadınlara lanet eder” dedi. Onun bu sözü, Esedoğullarından Ümmü Yakub isimli Kur’an’ı çok iyi okuyan ve anlayan bir kadına ulaştı. O İbn Mes’ud’a gelerek “İşittiğime göre sen şöyle şöyle olan kadınlara lanet okumuşsun” dedi. Abdullah b. Mes’ud, kadına “Niçin ben Rasûlullah tarafından lanetlenen ve Allah’ın kitabında hükmü bulunan kimseleri lanetlemeyeyim” cevabını verdi. Kadın: “Ben Kur’an’ın iki kapağının arasında bulunan bütün ayetleri okudum, böyle bir lanetleme bulmadım” dedi. Abdullah b. Mes’ud’da “Eğer okumuş olsaydın onu bulurdun. Sen, Allahu Teâlâ’nın “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan kaçının” ayetini okudun mu? diye sordu. Kadın “Evet okudum” dedi. Bunun üzerine Abdullah b. Mes ud “Kadınların bunları yapmalarını Rasûlullah yasaklamıştır.” dedi. (1)

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Müslümanların kendi aralarında çıkan meselelerinde ve ihtilaflarda hükmüne mutlak olarak dönecekleri ve verdiği hükme gönül rızası ile teslim olacakları mercidir. Ashab-ı Kiram nasıl ihtilafta bulundukları konuları onun hükmüne havale etmişlerse kıyamet gününe kadar gelecek olan müminler de aynı yolu seçmelidir. Bu Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hayatta iken onun hakemliğini şahsından almak, vefatından sonrada sahih sünnetine müracaat etmek ile gerçekleşir. Kur’an-ı Kerim bu konuda müminlere bir tercih hakkı bırakmadığı gibi bunu imanın alameti olarak görmüş, terk edildiği takdirde imandan mahrumiyetle tehdit etmiştir:

“Rabbine yemin olsun ki aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem seçip sonrada verdiğin hükme içlerinde bir sıkıntı duymadan, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.” ( Nisa, 65)

“Allah ve Rasûlü bir şey hakkında hüküm verdiği zaman, herhangi mümin bir erkeğin ve mümin bir kadının kendi işlerinde başka hükmü seçme hakları yoktur. Kim Allaha ve Rasûlüne isyan ederse, Şüphesiz ki açıkça sapmıştır.” (Ahzap, 36)

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ümmetine karşı konumu, tıpkı şefkatli bir babanın evlatlarına karşı durumu gibidir. Bir baba evlatlarına karşı sadece onların dünyaya gelmelerine vesile olmak ve diğer canlılar gibi hayat sürmeleri için erzak temin etmekle mükerrem olmaz. Ayrıca onlara nasihat etmek, yanlışlık yaptıklarında uyarmak ve hataya düşerek ayakları kaydığında onları kaldırmakla da mükelleftir. Bu bir aile için nasıl kabul görüyor ve menfaati dünya ile alaka olduğu halde itiraz edilmiyorsa bizleri hem dünya hem de ahiret saadetine davet eden Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in konumu nasıl olmalıdır acaba? O sadece Allah’tan aldığı emirleri alıp üzerine hiçbir ilave etmeden anlatıp giden bir şahıstan mı ibarettir? Yoksa onun sözleri heva ve arzulara uyularak sahih ve sahih değil diyecek kadar basit sözler mi?

İslam âlimleri ve özellikle hadis âlimleri onun sözlerini tetkik etmiş ve en ince ayrıntılarına kadar ulaşmaya gayret etmişlerdir. Her halde bu konuyla ilgili olarak hadis usûlü ilminden birkaç eser okumak, âlimlerin bu mevzuya verdiği önemi ortaya çıkartmak için yeterli olacaktır. Hatta bu konuda karşıt düşünen kişiler dahi onların hadisleri incelerken ortaya koydukları kriterleri görünce mutlaka insafa geleceklerdir.

O sadece tebliğ edip giden bir davetçi değildir. Onun hükümleri, icabet edilmesinde hayat olan, yüz çevrildiğinde de dünyada kararsızlık, ahirette de de tüm mahlûkat önünde hüsran olan mihenk taşıdır.

“Ey iman edenler! Allah’ın Rasûlü sizi kendinize hayat verecek şeye davet ettiği zaman, hemen Allah’ın Rasûlü’nün davetine icabet edin. Bilin ki şüphesiz Allah kişi ile kalbi arasına girer. Ve elbette ki onun huzurunda toplanacaksınız.” (Enfal, 24)

“Ey iman edenler! Allah a ve Rasulüne itaat edin davetini işittiğiniz halde peygamberden yüz çevirmeyin.” (Enfal, 20)

Geçen bölümdeki ayetlerin manasını teyit etmek amacıyla sünneti seniyyeden bazı hadisi şerifleri de zikretmekte fayda vardır:
“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Muaz b. Cebel’i Yemen’e vali olarak gönderirken ona: “Sana bir dava arz edilirse onun hakkında nasıl hüküm verirsin?” diye sordu. Muaz: “Allah’ın kitabı ile hüküm veririm” dedi. “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Allah’ın kitabında bulamazsan (Neyle hüküm verirsin)?” deyince, Muaz: “Rasûlullah’ın sünneti ile” cevabını verdi. Hz. Peygamber: “Şayet Rasûlullah’ın sünnetinde de Allah’ın Kitabında da meselenin hükmünü bulamazsan (Ne yaparsın)?” diye sordu. Muaz da: “Görüşümle içtihat ederim ve bütün gayretimi harcamaktan geri durmam” dedi. (2)

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Bütün Ümmetim cennete girecektir. Ancak yüz çevirenler (diretenler) hariç” buyurdu. Sahabiler “Ey Allah’ın Rasûlü! Yüz çevirenler kimlerdir?” dediler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  “Bana karşı gelen yüz çevirendir” buyurdu. (3)

“Dikkat edin! Olabilir ki koltuğuna yaslanan bir kimseye benim hadisim ulaşır. O da der ki: ‘Bizimle sizin aranızda Allah’ın kitabı bulunmaktadır. Onda neyin helal olduğunu görürsek helal sayarız. Neyinde haram olduğunu görürsek haram sayarız.’ Dikkat edin! Allah’ın Rasûlü’nün haram kıldığı Allah’ın haram kıldığı gibidir.” (4)

Sahih kaynaklardan derlediğimiz bu hadisi şerifler kalbinde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e tabi olma isteği olanlar için kâfidir.

“Hüküm ancak Allah’ın’dır.” Ayetini delil getirerek Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kanun koyacağını red edenler çok iyi bilmelidirler ki Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kanun koyması Allah’ın izni ile gerçekleşmiş ve peygamberine bir emridir. Kur’an-ı Kerim eğer sünnet ile teyit edilmezse her heva sahibinin elinde oyuncak olmaktan kurtulamaz.  

————————-

1. Buhari Libas 82, Müslim Libas 2125
2. Ebu Davud 3592, Tirmizi 1327
3. Buhari İ’tisam 2
4. Tirmizi 2664