Hz. Sumeyra gibi olamadık… Uhud’da Allah Resûlü’nün şehit edildiğini duyunca, soluğu Uhud dağının eteklerinde aldı… Orada kendisine şehit olmuş “baban”, “kocan”, “çocukların” denilip na’şları gösterildiğinde, O bunlarla hiç ilgilenmedi, her yerde Allah Resûlü’nü arayarak şöyle mırıldandı: “Resûlullah’a ne oldu?” Bir ara “işte Resûlullah şurada” denince, kendini O’nun önünde yere attı ve “artık Sen (hayatta) olduktan sonra bütün musibetler hafif gelir ya Resûlallah” dedi.

Ey Nebilerin Sultanı! Sen Öyle bir ashaba sahiptin ki; Onlar birer yıldızdır derdin.
Korku nedir bilmeyen, merhametin buluştuğu ashabın seni öyle seviyorlardı ki; ya zaferle döneceklerdi, ya da şehit tahtına yükseleceklerdi.
Biz Halid bin Velid gibi olamadık, gittiğimiz her savaştan zaferle dönelim… Yenilgi yüzü görmemiş komutan olamadık, Onun gibi ‘Allah yolunda aldığım cihad zevkini zifaf gecesine değişmem’ diyemedik…
Talha bin Ubeydullah olamadık… Savaşta can havliyle çarpışırken vücudunu sana siper etmişti, biz senin adın uğruna canlarımızı siper edemedik…
Musab bin Umeyr olamadık… Sana o kadar çok benziyordu ki Onun düştüğü görülse sana zarar gelmiş zannediliyordu. Onun şehid olduğunu gören ashap öyle ki peygamber öldürüldü diyorlardı,
Enes bin Nadr gibi olamadık… Senin öldürüldüğünü söyleyen acı yürekli aslanlara dönüp “Ne bekliyorsunuz! Allah’ın Rasulü öldüyse biz ne diye yaşıyoruz!” diyordu…
Bizler Hubeyb bin Adl, Zeyd bin Desine’ler gibi olamadık… Öyle ki Onlar:  “O’nun ayağına bir dikenin bile batmasına asla razı olamam, Ona dikenin batmasına tahammül edemem” diyerek, idam sehpasında bile sevdasını haykıran yiğit ricallerdi.
Hz. Sumeyra gibi olamadık… Uhud’da Allah Resûlü’nün şehit edildiğini duyunca, soluğu Uhud dağının eteklerinde aldı… Orada kendisine şehit olmuş “baban”, “kocan”, “çocukların” denilip na’şları gösterildiğinde, O bunlarla hiç ilgilenmedi, her yerde Allah Resûlü’nü arayarak şöyle mırıldandı: “Resûlullah’a ne oldu?” Bir ara “işte Resûlullah şurada” denince, kendini O’nun önünde yere attı ve “artık Sen (hayatta) olduktan sonra bütün musibetler hafif gelir ya Resûlallah” dedi. İşte Allah Resûlü kalp ve gönüllerde böyle yer etmişti.
O seçkin Canların!
Ashabın!..
Bir kısmı yarı vahşi çöl bedevileri iken, nasıl da nurlandılar Seninle…
Nasıl da onurlandılar İslâm’la…
Bütün dikenliklerine rağmen, nasıl da birer Gül oldular Seninle.
Nasıl da serdiler her şeylerini her şeylerine sere serpe…
O Canlar…
Cananlar…
Ashâb-ı Kiram!..
Onlar seni ölesiye sevmelerinde haklıydılar. Haklıydılar seviyorlardı seni, çünkü savundukları yüce İslam davasıydı.  Çünkü hiçbir beşer öldükten sonra bu kadar anlatılmadı, bu kadar sevilmemişti…
Sen İsa’nın müjdesi Ahmed’sin… Gönülleri süsleyensin…
Aradan asırlar geçti… Sevgin hala kalplerimizde kaldı. Şu dünya hayatında çok şey istemiyoruz.
Sadece Kur’anı ve Sünneti yaşamak istiyoruz.
Biz bazılarının istediği gibi lüks bir ev, lüks bir araba istemiyoruz.
Evimizin çatısı kamışlardan, duvarlarımız hasırlardan olsaydı razıydık. Keşke bineğimiz hala deve olarak kalsaydı da, bu kadar rezil olmasaydık.
Biz öyle bazılarının istediği gibi lüksün doruk noktaya ulaştığı alışveriş merkezlerinin göz kamaştırdığı bir diyara göç etmek istemiyoruz.
Biz giydikleri aba’da olsa, kaldıkları çadırda olsa, ihanetin olmadığı, Kur’an’ın ve Sünnetin hâkim olduğu ve birbirlerini kardeşçe seven bir diyara göç etmek istiyoruz.
Biz öyle bazılarının istediği gibi sofralarımızda onlarca nimet lüks yiyecekler istemiyoruz.
Keşke günlerce aç kalsaydık, iftar aşımız bir tek hurma olsaydı, açlıktan karnımıza taş bağlasaydık, çocuklarımızı avutmak için tencerelerimizde taş kaynatsaydık, ama bu din bu kadar ayaklar altına alınmasaydı.
Bizler öyle bazılarının istediği gibi tenlerimizi sıcacık, yumuşacık yataklara koymak istemiyoruz. Keşke yastıklarımız taş, döşeklerimiz ot olarak kalsaydı, canlar hiç düşünülmeden Allah ve Rasulü için feda edilseydi, yüzlerce ok saplansaydı, kılıç darbeleriyle yere düşseydik ama Rasulullah’a dil uzatılmasaydı.

Ummu Hira

Tercüme: Said Özdemir