Hamd, münafıkların tehlikesine dair Kuran’ın birçok yerinde bu meseleye dikkat çeken ve müslümanların tedbirli olmalarına dair ikazlarda bulunan Âlemlerin rabbi olan Allah’a;

Salât ve selâm, nifak ehlini ve onların özelliklerini ümmetine öğretip bu huylardan müslümanın uzak kalmasını bildiren Rasûlullah aleyhisselâm’a

Allahu Teâlâ’nın rahmeti ve ihsanı, nifaktan ve münafıklardan kaçınan, hiçbir şekilde onlara yanaşmayan ve sıratı müstakim çizgisinde Allah’ın rızası uğruna mücadele eden mümin ve muvahhid kullarının üzerine olsun.

Hakikatte nifak; olduğu gibi görünmemek veya göründüğü gibi olmamaktır. Dış görünüşünün iç âlemini, iç âleminin ise dış görünüşünü yalanlamasıdır. Diğer bir tabirle ikiyüzlülük veya çokyüzlülüktür.

Dinî bir kavram olarak nifak “bir kapıdan İslâm’a girip diğerinden çıkmak” şeklinde de tanımlanmıştır. (1) Nifak mastarından türemiş bir sıfat olan münafık kelimesi ise sözlükte “inanmadığı halde kendisini mümin gösteren” kimse demektir.

Münafık; asli kimliğini saklayan, bazı zamanlarda zarureten bazı zamanlarda ise çekememezlikten dolayı İslam’a muhalif şer güçlerin emrinde hareket ederek ihanet etmek için Müslümanların arasına karışan, onların kardeşliğini ve birliğini, gücünü ve kuvvetini bozmaya çalışan kişidir.

Münafık; daima sinsi ve hain olan, her zaman fırsat kollayan, hedefi uğruna susan ve saklanan, istemediği ve hoşlanmadığı ortamlarda bulunup planlarını uygulamak için tuzaklar hazırlayan, göğüs göğüse çarpışmaktan daima kaçınan ve amacına ulaşabilmek için her yolu mubah gören kişidir. İstediğini elde edebilmek için girmeyeceği kalıp, davranmayacağı şekil yoktur.

İslâm ümmeti içinde toplu bir nifak hareketi, Müslümanların belirli bir güç ve hâkimiyet elde ettikleri Medine döneminde ortaya çıkmıştır.

Kur’an nifaksız veya münafıksız bir toplum hedeflemektedir. Bu yüzden nifak/münafığın sıfatlarını en ince detaylarına kadar sayar ve Müslümanların bu tür vasıflardan sakınmasını ısrarla öğütler.

Yönetici Olma Sevdası

Münafığı nifaka iten en önemli sebeplerden bir tanesi yönetici olma sevdasıdır. Toplum içindeki itibarını kaybetme endişesi, tercih edilen ve kabul gören bir kişi iken sosyal konumunu kaybetmesi ve sıradan bir kişiye dönüşmesidir. Otoritesini kaybeden ve hedeflerinden uzaklaştırılan kişilerin nefsi hırslarıyla hareket edip intikam alma isteğinin bir neticesi olarak ortaya çıkan bir durumdur nifak…

Servet Tutkusu

Münafığı nifaka sevkeden bir başka etken ise servet tutkusudur. Daima kasasını doldurmaya alışmış, kazanç muslukları sonuna kadar açık ve insanları sömürerek hırsla daha da zengin olmayı hedef haline getiren kişiler İslâm’ın kendilerine gayri meşru yollarla kazandıkları şeyler hususunda sınır koymasına ve alıştıkları kazançlarının kesilmesine tahammül edemezler. Helal ve haram kavramlarına inanmayan ve servet tutkusunu ön planda tutan böyle kişiler, hedefe giden yolda her şeyi meşru görürler.

Rabbimiz bu tür nifak tiplerine karşı bizleri her fırsatta uyararak böyle kişileri tanıtmış ve onların özelliklerine dair uzunca ikazlarda bulunmuştur.

Tarihte otorite ve servet nifakını temsil eden iki münafık tipi meşhurdur. Bunların ilki Karun’dur.

Karun’un, Hz. Musa’nın amcazadesi olduğu rivayet edilir. Önce Hz. Musa’ya iman etmişti. Fakat hırsı ve kıskançlığı yüzünden münafıklığa yeltendi. İsrailoğullarının başında Firavun’un görevlisi olarak bulundu, onlara karşı zalimlik ve taşkınlık etti. Bir taraftan servetiyle, bir taraftan da ilmiyle övünüyor, şımarıyordu. Rivayete göre İsrailoğulları içinde Tevrat’ı en iyi okuyan kimse o idi. Tevrat’ı okurken sesinin güzelliğinde dolayı ona el-Münevvir (veya el-Münevver) adı verildiği rivayet edilirdi. Kimya ve ticaret sahalarında da çok bilgili olduğuna dair kayıtlar vardır. Fakat Allah düşmanı Sâmirî’nin nifaka düştüğü gibi o da münafık olmuş ve malının çokluğundan dolayı azgınlık onu helak etmiştir. Gerek ilmi gerekse serveti ona yar olmamış, inançsızlığı ve azgınlığı yüzünden helak olup gitmiştir.

Rivayetlere göre Karun’un sahip olduğu servetin anahtarları, güçlü ve kuvvetli bir topluluğun taşırken zorlanacağı kadar çoktu. Her anahtar parmak gibiydi ve her bir anahtar, başlı başına bir hazinenindi. O bir yere gitmek üzere binitine bindiği zaman anahtarları da ayakları sekili, beyaz altmış katıra yüklenirdi.

“Karun, Musa’nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona şöyle demişti: Şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez.” (2)

Allahu Teâlâ’nın “Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.” (3) emri geldiğinde yüzünü ekşitti ve hoşnut olmadı.

“Karun ise: O (servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi, demişti.” (4) Bu malı, sahip olduğum bilgiyle hak ederek topladım. Malı toplayıp biriktirmemi bu bilgi sağladı. O halde size ne oluyor ki, bu malı belli bir yönde harcamamı empoze etmeye çalışıyorsunuz? Neden özel mülkiyetime müdahale ediyorsunuz? Ben bu malı özel çabamla elde ettim. Kendi özel bilgimle bu serveti hakettim.” manasına gelen sözler sarfetti.

Bunlar, nimetin kaynağını ve veriliş hikmetini unutan, gözü hiçbir şeyi görmeyen, malın çekiciliği ile aldanan ve zenginliğin kör ettiği kibirli birinin sözleridir.

İnsanlar arasında bu örneğe her zaman rastlanır. Çünkü zenginliğinin tek nedeninin bilgi ve becerisi olduğunu sanan çok insan vardır. Bu yüzden bu tür insanlar, mallarını harcamaları veya harcamamaları konusunda kimseye karşı sorumlu olmadıklarını sanırlar. Malı ile neden olduğu bozgunculuk ve iyilikten dolayı hesap vermeyeceklerini düşünürler, mala karşı tutumları ile yüce Allah›ın öfkesini veya hoşnutluğunu çekeceklerini düşünmezler.

Ancak Karun kavminin çağrısını dinlemiyor. Rabb’inin kendisine yönelik nimetini düşünmüyor. Onun dengeli sistemine uymuyor. İğrenç bir büyüklenme kompleksi ile küstahça bir nankörlükle bütün bunlardan yüz çeviriyor.

Bu yüzden de daha ayet bitmeden, günahkârlığının ve gururluluğunun ifadesi olan bu sözlere karşılık olarak şu tehdit yer alıyor:

“Bilmiyor muydu ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kimseleri helâk etmişti. Günahkârlardan günahları sorulmaz (Allah onların hepsini bilir).” (5) Nihayet biz, onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Artık Allah’a karşı kendisine yardım edecek avanesi olmadığı gibi, o, kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi.” (6)

“İşte böyle, tek bir cümleyle ifade edilebilecek kısa bir sürede, yıldırım hızıyla gelişen ani bir hareketle “Onu da sarayını da yerin dibine geçirdik.” O da sarayı da toprağa gömüldü. Üzerinde büyüklük kompleksine kapıldığı, mal varlığına güvenerek herkese tepeden baktığı yerin dibine girdi. Hiç kuşkusuz bu, onun sergilediği tavra uygun bir karşılıktır, yerinde bir cezadır. Böylesine böbürlenen, malın sağladığı güce güvenerek insanlara tepeden bakan Karun, güçsüz ve çaresiz biri olarak yok olup gitti. Hiç kimse ona yardım edemedi. Ne malı ne de mevkisi kendisini kurtaramadı.” (7)

Daha dün onun yerinde olmayı isteyenler: Demek ki, Allah rızkı, kullarından dilediğine bol veriyor, dilediğine de az. Şayet Allah bize lütufta bulunmuş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Vay! Demek ki inkârcılar iflâh olmazmış! demeye başladılar.

“İşte ahiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayan kimselere veririz. (En güzel) âkıbet, takvâ sahiplerinindir.” (8)

Siyonizmin tarihteki mümessillerinden Karun, kazandığı malın kendi el emeği ve aklıyla olduğunu söyleyip zekât vermekten kaçındı. Böylelikle İsrailoğulları’nın bildik oyunları devreye girdi. Az önce tasdik ettiğini tekzip etmeye başladı. Soğanı bıldırcına, sarımsağı kudret helvasına tercih eden bu düşünce sahipleri, üç kuruş için peygamberlerine zina isnadında bulunmaya başladılar. Avenesiyle birlikte Karun, bu iftirayla Hz. Musa’yı kavmin içinde küçük düşürmek istiyordu. Kârûn, fahişe bir kadına Hz. Mûsâ İsrâiloğulları içinde durup onlara Allah’ın kitabını okurken, onların huzurunda Hz. Musa’yı susturması için bir miktar mal vermiş de kadın: “Ey Mûsâ, sen bana şöyle şöyle yapmıştın,” demişti. Topluluk içinde kadın bu sözleri Hz. Mûsâ’ya söylediğinde o korkudan titremiş, kadına doğru gelip iki rek’at namaz kılmış sonra: “Denizi yaran, sizi Firavun’dan kurtaran, şöyle şöyle yapan Allah aşkına, seni bu söylediğine sevk edenin kim olduğunu bana haber vereceksin,” demişti. Kadın: “Mademki bana Allah aşkına dedin; o halde Karun sana bunları söylemem için şunları şunları verdi. Ben Allah’a istiğfar edip O’na tevbe ediyorum,” dedi. İşte o zaman Hz. Mûsâ, Allah için secdeye kapandı ve Kârûn hakkında istekte bulundu. Allah Teâlâ Hz. Musa’ya vahyedip: “Yeryüzüne, sana onun hakkında itaat etmesini emrettim,” buyurdu. Hz. Mûsâ, yeryüzüne Karun’u ve evini yutmasını emretti de, öyle oldu.

Karun’un helaki hakkında, şöyle bir olay da anlatılır:

Kârûn, (bir gün) zîneti içinde boz renkli katırlara binmiş olarak kavminin yanına çıkmıştı. Onun ve hizmetçilerinin üzerinde erguvan renkli (boyalı) elbiseler vardı. Bu maiyyeti içinde Allah’ın peygamberi Hz. Mûsâ aleyhisselâm’ın meclisine uğradı, Hz. Mûsâ aleyhisselâm çevresindekilere Allah’ın günlerini hatırlatıyordu. Karun’u görünce, Hz. Musa’nın çevresindekiler yüzlerini ona döndürerek debdebe ve ihtişamına bakmaya başladılar. Hz. Mûsâ aleyhisselâm Karun’u çağırıp: Seni bu yaptığına sevkeden nedir? diye sordu. Kârûn: Ey Mûsâ, şayet sen benden peygamberlikle üstün kılınmışsan, şüphesiz ki ben de sana dünya ile üstün kılındım. Dilersen çıkalım; sen bana, ben de sana beddua edeyim, dedi. Hz. Mûsâ ve Kârûn kavmi içinde çıktılar. Hz. Mûsâ: Sen mi duâ edeceksin, yoksa ben mi duâ edeyim? diye sordu, Kârûn: Hayır, ben duâ edeceğim, dedi. Kârûn duâ etti de onun duasına icabet olunmadı. Sonra Hz. Mûsâ: Duâ edeyim mi? diye sordu, Karun’un, evet cevabı üzerine: Ey Allah’ım, yeryüzüne bugün bana itaat etmesini emret, dedi. Allah Teâlâ ona: Şüphesiz öylece yaptım, diye vahyetti. Hz. Mûsâ: Ey yeryüzü, onları al (yakalayıp içine al), dedi. Yeryüzü onları ayaklarına kadar içine aldı. Sonra: Onları al, dedi de topuklarına kadar, sonra dizlerine kadar içine aldı. Sonra Hz. Mûsâ: Onların hazinelerini ve mallarını getir, dedi. Yeryüzü, onların hazine ve mallarını getirdi de onlara baktılar. Hz. Mûsâ aleyhisselâm eliyle işaret edip: Ey Lâvi oğulları gidiniz, dedi. Yeryüzü onların üzerine kapandı. İbn Abbâs’tan rivayete göre; o, şöyle demiştir: Onlar yedinci kat yeryüzüne batırıldı. Katâde der ki: Bize anlatıldığına göre onlar, her gün bir adam boyu batırılmaktadır ve kıyamet gününe kadar da orada batmaya devam edeceklerdir. Neticede Karun, bu fitnesinden dolayı yerin dibine geçirildi.

İkincisi Ubey İbni Selül’dür. Rasûlullah’ın Medine’ye gelmesinden itibaren onun yaptıkları, Rasûlullah’ı çok üzmüştür. İbni Selül’ün Rasûlullah’a diliyle verdiği zarar, müşriklerin kinleri sebebiyle yaptıkları eziyetlerden daha da ağırdı.
İslâm’ın, Evs ve Hazrec kabilelerinin kalplerine yerleşmesi ve düşmanlığın yerine kardeşliğin aralarıda tesis edilmesi neticesinde, önceleri lider olacağına kesin gözle bakılan İbni Selül’ün tacı daha takamadan düştü ve tahta oturmadan hayalleri son buldu. Şayet Rasûlullah aleyhisselâm yalnız dini konularda otorite olup diğer konularda Ebu Süfyan ve İbni Selül gibi başkalarını söz sahibi kılıp yetkiyi onlara verseydi daha Mekke’deyken dahi eziyete uğramaz ve ashabı işkence görmezdi. Ama olmadı. Zira İslâm’ın, hayatın tümünü kuşatması gerekiyordu. Bu yüzden taç ve taht sahipleri Rasûlullah’a düşman kesildiler ve onu ortadan kaldırmak için planlarını devreye soktular.

İbni Selül, ilk olarak düşmanlığını açık bir şekilde dile getiriyor güçler henüz dengedeyken Rasûlullah aleyhisselâm’ı yok etmek istiyordu. Rasûlullah aleyhisselâm onların amaçlarını biliyor, olası bir iç savaşı önlemek için kendilerine yapılan hakaretlere ses çıkarmıyordu.

Sonrasında gitgide çoğalan ve aldıkları zaferler neticesinde güçlenen Müslüman topluluk; ilk olarak Bedir’de ardından da Uhud ve Hendek gibi savaşların neticesinde müşrikleri mağlup edince nifak hareketleri başladı. İbni Selül, nifakı dava edinmiş arkadaşlarıyla birlikte iman ettiklerini (!) dile getirdiler. Böylece o kâfir iken kaybettiği sosyal konumunu, İslâm’a girince tekrar elde etmiş oldu. Küfründen dolayı ondan uzaklaşan kavmi, imanından(!) dolayı tekrar ona yakınlaştılar.

Uhud ihaneti; Nadir, Kaynuka ve Kureyza Yahudilerinin direnme sebebi; ifk hadisesi, Beni Mustalikoğulları gazvesinde Ensar ve Muhaciri birbirine düşürme gayretleri, Medine’ye döndüklerinde müslümanları oradan kovacaklarına dair sözleşmeleri, Dırar mescidi, Tebük savaşı öncesi ve sonrasındaki ihanetleri Rasûlullah aleyhisselâm’a suikast planları gibi daha birçok nifak hareketleriyle Rasûlullah ve ashabı ondan bir hayli eziyet gördüler.

Barış zamanı ensar ve muhacirler içinde kavga çıkartarak İslâm toplumunu birbirine düşürmek, Hz. Peygamber’e gelen vahiyleri küçümseyip yeni Müslümanlar arasında tereddüt uyandırmak, onun şahsını ve aile fertlerini cemiyet içinde lekeleyerek yıpratmak şeklinde yoğunlaşırken savaş zamanı Müslümanların cesaretini kırmak, düşmana avantaj sağlayıcı yollara başvurmak, Allah Rasûlüne karşı kötü fiiller tertiplemek ve İslâm ordusunu içten çökertmeye çalışmak İslâm tarihi kaynaklarında, asrısaadette nifak hareketleri veya münafık faaliyetlerinin en önemlileri olarak sıralanmaktadır.

İslâm tarihinde nifak ehli veya münafık gruplar, sürekli İslâm düşmanları ile ve başta Yahudilerle işbirliği içinde olmuşlardır. Nifak ehli bir taraftan, dışarıda lobi faaliyetleri ile düşman ülkeleri İslâm devleti aleyhinde kışkırtmışlar, diğer taraftan da içeride İslâm muhalifi gruplarla işbirliği içerisinde olmuşlardır. Asrısaadetten günümüze kadar nifak ehlinin kendilerini topluma Müslüman olarak yansıtmaları, yıkıcı faaliyetleri gerçekleştirmelerini kolaylaştırmıştır. Meydana getirdikleri tehlikenin boyutlarının daha da artmasına ve Müslüman toplum içindeki ihanetlerini rahatça gerçekleştirmelerine imkân vermiştir. Nitekim Hz. Peygamber, Medine döneminde ortaya çıkan bu ihanet şebekesini, asla devletin stratejik konumlarına getirmemiş, onlara görev vermemiştir. Çünkü nifak ehli, hedeflerine ulaşmak amacıyla her türlü kutsal mekânı, kavram, kurum ve kuruluşu istismar etmekten asla geri durmazlar. Nitekim Rasûlullah aleyhisselâm zamanında münafıkların, fitne ve fesat yuvası olarak Medine’de Müslümanlara zarar vermek amacıyla Kuba Mescidi’nin karşısına yaptırdıkları ve nifak ehlinin toplantı merkezi hâline dönüştürdükleri Mescid-i Dırar’ı, Tebük seferi dönüşünde yıktırmak suretiyle onların bir araya gelmelerini önlediği bilinmektedir. (9)

Günümüzdeki nifak hareketlerine bakıldığında da münafıkların nifak faaliyetlerini asrısaadete benzer bir şekilde yürüttükleri anlaşılacaktır. Söz konusu yıkıcı faaliyetler karşısında Hz. Peygamber, öncelikle dışarıdan gelecek desteklerini keserek nifak ehlini yalnızlığa itmiş ikinci olarak da ashap arasında kurduğu kardeşlik, tevhit ve birlik şuuru ile iç huzuru ve güvenliği sağlamıştır. Hz. Peygamberin münafıklara karşı uyguladığı önlemler her devirde geçerlidir. Bu sebeple Rasûlullah aleyhisselâm’ın siyreti iyi bir şekilde öğrenilmeli ve gereken dersler çıkarılmalıdır.

Servet ve otorite tarih boyunca nice insanları Karun ve Ubey haline dönüştürmüştür. Onları nifaka sevkeden en önemli etken olmuştur. Bazen en kaliteli diye bilinen Müslüman dahi Ubey ve Karun gibi olabilmiştir.

Allah ve Rasûlü, bunun çaresinin kalpten servet aşkı ve otorite sevdasının çıkarılması gerektiği hususunu ayet ve hadislerle bizlere bildirmektedir. Rabbim bizleri otorite tutkusu ve servet hırsından muhafaza eylesin. İslâm’ın havalı erlerinden değil havarilerinden olmayı bizlere nasip etsin.

Selâm ve dua ile

 

————————-

  1. (Ragıb el-İsfahani, el-Müfredat, “nfk” md.)
  2. Kasas, 76.
  3. Kasas, 77.
  4. Kasas, 78.
  5. Kasas, 78.
  6. Kasas, 81.
  7. Fizilâli’l-Kur’an, Kasas süresi tefsiri.
  8. Kasas,82-83.
  9. (Hüseyin Algül, Mescid-i Dırâr, TDV İslam Ansiklopedisi, XXIX, 272-273.)