Ey iman edenler! Allah’ın dininin yardımcıları olun.

 يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اَمَنُوا كُونُوا اَنْصَارَ اللّٰهِ كَمَا قَالَ عٖيسَى ابْنُ مَرْيَمَ لِلْحَوَارِيّٖنَ مَنْ اَنْصَارٖى اِلَى اللّٰهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ اَنْصَارُ اللّٰهِ فَاٰمَنَتْ طَائِفَةٌ مِنْ بَنٖى اِسْرَایٖٔلَ وَكَفَرَتْ طَائِفَةٌ فَاَيَّدْنَا الَّذٖينَ اَمَنُوا عَلٰى عَدُوِّهِمْ فَاَصْبَحُوا ظَاهِرٖينَ

“Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları olun.  Nasıl ki Meryem oğlu İsa da havarilere, “Allah’a giden yolda benim yardımcılarım kimdir?” demişti. Havariler de, “Biz Allah’ın yardımcılarıyız” demişlerdi. Bunun üzerine İsrailoğullarından bir kesim inanmış, bir kesim de inkâr etmişti. Nihayet biz inananları, düşmanlarına karşı destekledik. Böylece üstün geldiler.” (1)


Hamd, “Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları ‘ensarullah’ olun…” buyuran Rabbimize, salatu selamların en güzeli “Kul kardeşinin yardımında olduğu müddetçe Allah da onun yardımcısıdır” buyuran efendimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e, ailesine, ashabına ve onun yolunu takip eden müminlerin üzerine olsun.

Tefsir-i Şerif

İslâm âleminin acılar içinde kıvrandığı, Allah’ın (dininin) yardımcılarının azaldığı, hayra davet edenlerin azimlerinin kırıldığı, nemelazımcılığın, bencillik ve enaniyetin yaygınlık kazandığı günümüzde, zihinlerimizde yankılanması gereken emirlerden birisi de “Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları olun” emri ilâhisidir.

Allah’ın yardımcıları/ensarullah ne büyük bir rütbe, ne büyük bir şeref… Bir kulun bu dünyada ulaşabileceği en yüce makam…

Rabbimiz dini için çalışan, mücadele eden kullarını bizzat kendisine yardım edenler anlamında izafet/isim tamlaması kullanarak ifade etmiş. Öyle ise her mümin şu soruları kendisine sormalı ve doğru cevapları bularak Allah’ın dinine yardım için harekete geçmelidir. Ensar ve ensârullah ne demektir, Allah’a yardım hangi anlama gelir ve ensârullah makamına yükselebilmek için hangi sı    fatlara sahip olmalıyız, nelere dikkat etmeliyiz?

Ensâr kelimesi, “yardım etmek” anlamındaki nasr kökünden türeyen nasır veya nasır sıfatının çoğulu olup ism-i mensubu ensârîdir. İslâm literatüründe ensar, Hz. Peygamber’i ve muhacirleri yurtlarında barındırmak ve korumak suretiyle onlara büyük yardımda bulunan Evs ve Hazrec kabilelerine mensup Yesribli (Medineli) müslümanlar için kullanılmıştır.

Ensârullah; lügat anlamı olarak Allah’ın yardımcıları demektir. Allah Samed olduğu, hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı, yaratıkların O’na muhtaç olduğu için, bu ifâde, mecâzî olarak kabul edilmelidir. O yüzden ensârullah kavramına: “Allah’ın dininin, Allah yolunun yardımcıları” anlamı verilir. Ensârullah: Allah’ın dinini ve şeriatını koruyan ve bu hususta elden gelen gayreti sarf eden kimseler demektir.

Allah’a yardım, Allah’ın dininin yerleşmesine, güçlenmesine yardım demektir. Allah’a ibâdet, ancak o dini benimseyenlerin gayret ve fedakârlıklarıyla yerleşip hükümran olur. Bu din yerleşince de insanlar Allah ile daha kolay bağlantı imkânı bulurlar. Kendilerini Allah’a yaklaştıran eylemlerin yapıldığı ortam içinde yaşar ve kendileri de o eylemleri yaparak Allah’a yaklaşırlar. İnsanları Allah’a yöneltmek üzere görevlendirilen insanlar, Allah’ın elçileri ve her çağda onların destekleyicileridir. Elçiler, hak dini yerleştirmek üzere insanların desteğine ihtiyaç duymuşlardır. Destekleyen olmadıkça hak dinin yerleşmesi zordur. Hak dini destekleyenlere de Allah yardım eder.

Ensârullah’ta bulunması gereken özellikler nelerdir?

1- İhlâs ile Kuşanmak

İhlas; Allah’tan başka her şeyden uzaklaşarak, dünyevi hiçbir çıkar ve amaç gütmemek üzere yalnız Allah’a kulluk yapmak ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamaktır. İhlas; niyeti ve ameli, şirk bulaşıklarından arındırmaktır. İhlas ve samimi niyetin ne büyük rol oynadığını anlamak için şu ayeti iyice düşünmemiz gerekir: “Andolsun ki o ağacın altında sana bey’at ederlerken Allah, o mü’minlerden razı olmuştur. Kalplerinde olanı bilmiş, onlara güven duygusu vermiş ve onları pek yakın bir fetih ile ödüllendirmiştir. Yine onları elde edecekleri birçok ganimetler ile de mükâfatlandırdı. Allah üstündür, hikmet sahibidir.” (2)

“Allah onların kalplerinde olanı bildi” sözünden maksat, Hudeybiye’de yaptıkları Rıdvan Bey’atı’na bağlılıkta niyetlerinin doğruluğunu bilmesidir. Bu bey’atta öldürülünceye kadar sabır ve sebat göstereceklerine dair söz vermişlerdi. Bu iyi niyetin karşılığı olarak Allahu Teâlâ, “onlara güvenlik vermiş”tir. Bu güvenlikten maksat da savaş alanında güvenlik ve istikrardır. Kalplerinde savaştan kaçmamaya karar verdikleri için Allah onlara yardım etmiştir. Güvenlikle beraber “onlara yakın bir zafer ve ele geçirecekleri bol ganimetler bahşetmiştir.” Bu ayet, doğru niyetinden dolayı Allah’ın kişiye dünyadaki itaati konusunda ve diğer işlerinde yardım ettiğini, bununla birlikte ahiret sevabı ile de mükâfatlandırdığını bildirmektedir.

İhlasın en önemli belirtilerinden biri de, insanların övmesi veya yermesi ile itaat üzerinde sebatın değişmemesidir. Kişinin, kendisine verilen ve verilmeyenler, Allah yolunda beraber olduğu kişilerin değişmesi veya kendisini yarı yolda bırakması sebebi ile sebatının değişmemesi ve bu yola baş koyanların azlığından ürkmemesi ihlâsın göstergesidir. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi ölür veya öldürülürse, ökçeleriniz üzerinde (geriye) mi döneceksiniz? Kim ökçeleri üzerinde (geriye) dönerse, Allah’a hiçbir zarar veremez. Allah şükredenlerin mükâfatını verecektir.” (3) Bu ve benzeri sebeplerden dolayı azim ve sebatın değişmesi, yapılan amelin Allah Subhanehu ve Teâlâ için yapılmaması nedeniyledir.

2- Allah’a Tevekkül Etmek

Tevekkül, Allah’a teslim olmak, güvenmek, dayanmak, bağlanmak ve sığınmak anlamlarına gelmektedir. Tevekkül’ün dini terim olarak anlamıysa, bir amaca ulaşmak için gerekli olan her türlü önlemi alarak; elinden gelen tüm gayreti gösterdikten sonra kalben Allah’a bağlanıp ona güvenmek, sonucu Allah’tan beklemek anlamına gelmektedir.

“…Kim Allah’a tevekkül ederse, O kendisine yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir…” (4)

“Onlar, kendilerine insanlar: “Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun” dedikleri halde imanları artanlar ve: “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” diyenlerdir.” (5) (Âl-i İmran Suresi, 173)

Allah’ın dinine yardım etmek amacıyla yola çıkanlar insanlara, mala, nefse vb. dünyevî hususlara değil Allah’a hakkıyla tevekkül etmelidirler ki muvaffak olabilsinler. Bitmeyen, tükenmeyen, değişmeyen tek bâki Allahu Teâlâ’dır.

3- Ensarullah Allah’ın yardım vaadinden şüpheye düşmemelidir.

“Allah size yardım ederse, sizi yenecek yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakırsa, ondan sonra size kim yardım edebilir? Mü’minler, ancak Allah’a tevekkül etsinler.” (6)

“Şüphesiz peygamberlerimize ve iman edenlere, hem dünya hayatında, hem şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz.” (7)

Bu, değiştirilmesi söz konusu olmayan doğru bir söz ve Allahu Teâlâ’nın değişmeyen kaderî bir yasadır. Müminler Allah’ın yardım vaadinden şüpheye düşmek bir yana buna sevinmelidirler. Hamd olsun ki bu bedeni senin dinine hizmet uğruna yıpratabiliyorum, bu nefesi senin için kullanabiliyorum. Çünkü en büyük ticaret ve karın ta kendisi bu antlaşmadır. Karşılığı Allah’ın rızası ve cennetten daha büyük olan bir antlaşma olabilir mi?

“Şüphesiz Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Allah, bunu Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da kesin olarak va’detmiştir. Kimdir sözünü Allah’tan daha iyi yerine getiren? O hâlde, yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. İşte asıl bu büyük başarıdır.” (8)

Soru şu: Biz bu antlaşmanın neresindeyiz, malımız ve canımızı ne kadar Allah’ın dinine yardım için kullanıyoruz?

4- Allahu Teâlâ’nın Ensarullah’a bu yardım sözü, kâmil iman sahipleri içindir. Her mü’minin ise bu yardımdan nasibi imanı oranındadır.

Allahu Teâlâ şöyle buyurur: “Mü’minlere yardım etmek bizim üzerimize bir haktır” (9) Kulun imanı oranında, Allah’ın yardımından nasibi olur. İman derecesi yükseldikçe Allah’ın yardımından nasibi de artar. Bunun tersi olarak da iman derecesi düştükçe, Allah’ın yardımından nasibi de düşer. Bu, imanın şubelerden oluştuğu ve eksilip çoğaldığı ilkesine dayanmaktadır. Bu ise Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in itikadıdır. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurur: “İman altmış küsur veya yetmiş küsur şubedir. Bu şubelerin en üstünü “La İlahe İllallah” sözü ve en alttaki ise yolda eziyet veren şeyleri kaldırmaktır. Haya ise, imandan bir şubedir.” (10)

 “…Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez…” (11)

Bu, Allahu Teâlâ’nın değişmez yasasıdır. Müslümanın Allah’ın yardımına ulaşmak için öncelikle kendi durumunu düzeltmesi gerekir. Allah’a itaatsizlik ve ihmalinde devam ettiği halde Allah’ın yardımını beklemesi anlamsızdır.

İbnu’l-Kayyim Rahimehullah, “İğasetu’l-Lehfan” isimli kitabında şöyle der: “Allahu Teâlâ dinine, taraftarlarına ve hem ilim olarak hem de amel olarak dinini yerine getiren evliyasına yardım etmeyi üzerine almıştır. Sahibi hak olduğuna inansa da, batıla yardım etmeyi üzerine almamıştır. Üstünlük ve izzet de Allah’ın, Rasullerini kendisiyle gönderdiği, kitaplarını onunla indirdiği “İman”ın sahipleri içindir. Bu iman ise ilim, amel ve haldir. Allahu Teâlâ “İman etmişseniz mutlaka siz en üstünsünüzdür” (12) buyurmaktadır. Kul, sahip olduğu iman derecesi nispetince üstün olur. Allahu Teâlâ; “İzzet, Allah’ındır, Rasulü’nündür ve mü’minlerindir” (13) buyurmaktadır. Kişi iman ve hakikatlerine sahip olduğu oranda izzet sahibi olur. İzzet ve üstünlükten nasibini alamıyorsa, ilim, amel, zahir ve batın olarak yitirdiği iman hakikatleri sebebiyledir.

Allah’ın yardımından mahrum kalıyorsak bunun tek sebebi nefsimizdeki eksikler, günahlar ve hatalar sebebiyledir. Dolayısıyla kim daha çok Allah’ın dinine yardım etmek istiyorsa önce kendi nefsini takva ile kuşatmalı ki Allah’ın yardımına ulaşabilsin. Allah kendisine dinine hizmet etme nimetini bahşeylesin.

5- Allahu Teâlâ’nın yardım vaadi dinine yardım eden kimseler içindir.

“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz (emrini tutar, dinini uygularsanız), O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır.” (14)
Yüce Allah’ın bir şeriatı ve hayat sistemi vardır. Bu şeriat birtakım temellere, ölçülere, değerlere, bütün varlık âlemine ve hayata dair düşünce sistemine dayalıdır. Allah’a yardım, O’nun şeriatına ve sistemine yardım edilerek şeriatının istisnasız tüm hayata hakem kılınma girişimi ile gerçekleşir.

Bu da hayat sahnesinde Allah’a yardım demektir. (15)

Bu ayetten şöyle de anlaşılabilir; eğer biz Allah’ın dinine yardım etmezsek o da bize yardım etmeyecektir. Çünkü biz onun yardımını hak etmedik. Allah’ın dinine yardım etmek ise ancak İslam’ı hâkim kılmak için Allah’ın emrettiği gibi çalışmak ve vahiy merkezli metodu takip etmek ile olur.
Her Müslüman kendine şu soruyu sormalıdır: Allah’ın dinine ne kadar yardım ediyorum, bunun için ne kadar çalışıyorum. Cevabı, alacağımız yardımın göstergesidir. Kısacası her alanda ektiklerimizi biçiyoruz.

“Zahmetsiz rahmet olmaz.” Allah sebeplerin mahkûm değildir ama dünyayı bir sebepler kanununa bağlı kılmıştır. “Yere eken göğe bakar” Yere bir şey ekmeyen kimsenin göğe bakıp yağmur ve rahmet bekleme hakkı yoktur. Tarlaya tohum ekmeden, yani fiilî duâ yapmadan, kimsenin Allah’tan ekin istemesi (kavlî duâ) doğru olmaz. Sünnetullah dediğimiz Allah’ın evrendeki değişmez kanunları, hep sebep-sonuç ilişkilerine oturtulmuştur.
Günümüz insanı hazırcılığa, kolaycılığa, görevlerini ihmal edip haklarını öne çıkarmaya, özgürlüğünü savunup sorumluluktan kaçmaya, her şeyi eleştirip kendi nefsini savunmaya, cihad gibi Allah’ın yardımına ulaştıracak vesilelerden uzaklaşmaya, dünyevîleşip ölümden korkmaya meyyâl olduğu için Allah’ın yardımı da gelmemektedir.

Bu hususta Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in evvel zaman içinde yaşanmış bir hadiseye binaen anlattığı mağarada kapalı kalan üç kişinin kıssasından da almamız gereken dersler vardır.

Bizden önce yaşayanlardan üç kişi yola çıktılar. Akşam olunca, geceleme ihtiyacı onları bir mağaraya sığındırdı ve içine girdiler. Ancak, dağdan kayan büyükçe bir kaya yuvarlanıp mağaranın ağzını üzerlerine kapadı. Aralarında: “Bizi bu kayadan sâlih amellerinizi şefaatçi kılarak Allah’a yapacağınız dualar kurtarabilir” dediler. Bunun üzerine, içlerinden biri anlatmaya başladı: “Benim annem babam çok yaşlıydı. Onları çok kollar, akşam olunca onlardan önce ne ailemden, ne de hayvanlarımdan hiçbirine yedirip içirmezdim” dedi. “Bir gün, odun aramak için uzaklara gitmiştim. Eve döndüğümde ikisi de uyumuştu. Onlar için sütlerini sağdım. Hâlâ uyumakta idiler. Onlardan önce aileme ve hayvanlarıma yiyecek vermeyi uygun bulmadım, onları uyandırmaya da kıyamadım. Geciktiğim için çocuklar ayaklarımın arasında kıvranıyorlardı. Ben ise süt kapları elimde, onların uyanmalarını bekliyordum. Derken şafak söktü.” Adam, bu olayı anlattıktan sonra, dua için ellerini göğe kaldırdı ve: “Ey Allah’ım! Bunu Senin rızan için yaptığımı biliyorsan, yolumuzu kapayan şu taştan bizi kurtar!” dedi. Bu duanın akabinde taş bir miktar açıldı. Ama bu, dışarı çıkmalarını mümkün kılacak bir açıklık değildi. Bunun üzerine, ikinci adam söze başladı:

“Ey Allah’ım!” dedi. “Benim bir amcakızım vardı. Onu herkesten çok seviyordum. Ondan kâm almak (beraber olmak) istedim. Ama o bana yüz vermedi. Fakat gün geldi, kıtlığa uğradı, yardım için bana başvurmak zorunda kaldı. Ona, kendisini bana teslim etmesi karşılığında yüz yirmi dinar verdim. Mecburen kabul etti. Ancak, arzuma nail olacağım sırada: ‘Allah’ın mührünü gayri meşru surette bozman sana haramdır’ dedi. Bunun üzerine ben de ona dokunmaktan sakındım ve insanlar arasında en çok sevdiğim kimse olduğu halde, onu bıraktım. Verdiğim altınları da geri istemedim.” Adam bunu anlattıktan sonra, Allah’a dua için ellerini açtı ve: “Ey Allah’ım!” dedi. “Eğer bunları Senin rızan için yapmışsam, bizi bu sıkıntıdan kurtar!” Bu dua üzerine kaya yerinden biraz daha kımıldadı. Ama onların çıkabileceği kadar açılmadı. Çaresiz, mağarada bekleşmeye devam ettiler. Bu esnada, son bir ümit, üçüncü şahıs başından geçen bir olayı anlatmaya başlamış bulunuyordu: “Ey Allah’ım! Ben işçiler çalıştırıyordum. Ücretlerini de derhal veriyordum. Ancak bir tanesi, bir kilo pirinçten ibaret olan ücretini almadan gitti. Ben de onun parasını onun adına işletip kâr ettirdim. Öyle ki, çok malı oldu. Derken, uzun seneler sonra bu işçim çıkageldi ve: ‘Ey Abdullah!’ dedi. ‘Bana olan borcunu öde.’ Ben de: ‘Bütün şu gördüğün sığır, davar, deve ve köleler senindir. Git, bunları al götür!’ dedim. Adam: ‘Ey Abdullah! Benimle alay etme!’ dedi. Ben tekrar: ‘Kesinlikle alay etmiyorum. Git, hepsini al götür!’ dedim. Adam hepsini alıp götürdü. “Ey Allah’ım! Eğer bunu Senin rızan için yaptıysam, bize şu halden bir kurtuluş nasip et!” Adamın bu duasının hemen akabinde kaya tamamen açıldı. Çıkıp yollarına devam ettiler. (16)

Sözle çıkış yok. Amel, amel, amel…

İslam aleminin önünü açılmaz zannettiğimiz kayalar tıkamış halde çıkış ise salih amellerimiz…

İçinde bulunmuş olduğumuz halden çıkışın tek yolu gücümüzün yettiği son noktaya kadar çalıştıktan sonra Rabbimize niyazda bulunmak. Her Müslüman kendine şu soruyu sormalı ben içinde bulunmuş olduğum halden hangi salih amellerimi Rabbime arz ederek kurtulabilirim. Ne mutlu salih amelleri çok olanlara.

6- Ensarullah şunu çok iyi bilmelidir. Ya yıpranacağız ya da paslanacağız. Üçüncü bir yol yok.

Her mümin şunu çok iyi kavramalıdır ki zaman hızla akıp gitmektedir ve telafisi olmayan en büyük nimettir. Merhum Hasan el-Benna’nın dediği gibi “Vakit hayattır”. Bu zaman diliminde her insan için iki şık vardır. Ya inandığı davası uğrunda mücadele ederek yıpranır ve ruhunu Rabbine öyle teslim eder ya da bir kenarda paslanarak ruhunu Rabbine teslim eder.

Müslüman ömrünü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şu nebevî sözü ışığında geçirmeye çalışmalıdır: “Hiçbir kul, kıyamet gününde, ömrünü nerede tükettiğinden, ilmiyle ne gibi işler yaptığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, vücudunu nerede yıprattığından sorulmadıkça bulunduğu yerden kıpırdayamaz.” (17)

Ey Müslüman ömrünü nerede geçiriyorsun, ilminle ne yapıyorsun, malını nasıl kazanıp nasıl harcıyorsun ve vücudunu nerede yıpratıyorsun? Hesaba çekilmeden önce kendini hesaba çek!

7- Ensarullah bilmeli ki hepimiz kendimize yardım ediyoruz.

Allah dinine yardım etmek için çalışanların iyi kavraması gereken hususlardan birisi de şunun bilinmesidir ki, hepimiz kendi nefsimiz için çalışıyoruz ve aslında başkalarına bir iş sunup onlar adına bazı hizmetler yaptığımızda kendimize yapmış oluyoruz. Nitekim Rabbimiz “İyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz, kötülük yaparsanız yine kendinize yapmış olursunuz…” (18) buyurarak bu hususa işaret etmiştir. Hz. Ali radıyallahu anhu da bu ayeti kerimeyi tefsir ederken aslında hiç kimsenin başka birisine ne iyilik yapmaya ne de kötülük yapmaya gücü yetmez, herkes kendisine iyilik ya da kötülük yapar diye açıklayarak ayetten almamız gereken mesajı açıklamıştır.

Yine Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Kim Müslüman kardeşinin ihtiyacını giderirse, Allah da onun ihtiyacını giderir. Kim bir Müslümandan bir sıkıntıyı giderirse, Allah Teâlâ da o kimsenin kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir” (19) buyurarak Allah’ın dinine yardım kapsamında kardeşine yardım eden kişiye Allahu Teâlâ’nın yardım edeceğini müjdelemiştir.

8- Ensarullah bilmeli ki yapılan her hayrın karşılığını muhakkak görecektir.

“Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onun mükâfatını görecektir.” (20) “…Ben, erkek olsun kadın olsun -ki hep birbirinizdensiniz- içinizden, çalışan hiçbir kimsenin yaptığını boşa çıkarmayacağım…” (21)

Allahu Teâlâ kendi yolunda çalışanları, dinine hizmet edenleri muhakkak mükâfatlandıracaktır. Ensarullah bu bilinçle çalışmalı mükafatını Rabbinden beklemelidir. Atalarımızın ‘İyilik yap denize at, balık bilmezse hâlık bilir’ atasözünde olduğu gibi yer yer insanların kadirşinas olmaması kendisini hizmetten ve iyilikten asla engellememelidir.

9- Ensarullah şunu da çok iyi bilmelidir ki, Allah’ın yardımına ulaşabilmek için omuz omuza mücadele edilmelidir.

“Allah’a ve Resûl’üne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve gücünüz, devletiniz elden gider. Sabırlı olun. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (22)

Tek tek, fert fert değil; birlikte, müştereken ensârullahız. Ben değil, biz. Tekil değil, çoğul zamiri. Ayeti kerimede açık bir şekilde Müslümanların gücünün niçin gittiği açık bir şekilde ifade edilmektedir. Birbirleriyle çekişenler enerjilerini içe harcamak zorundadırlar. Enerjisini iç problemlerine harcayan bir ümmet de ne özünde ne de dışarıda başarılı olamaz. Allah’ın yardım ve desteğine kavuşup ümmetin eski gücüne kavuşması için omuz omuza, gönül gönüle mücadele etmesi gerekir.

Ayrıca ensarullah ilim, irfan, hikmet, cihat, kültür, sanat, finans, yönetim sahasında gece gündüz kendisini yetiştirmeye çalışarak hizmet alanlarında kendini yenilemeye ve geliştirmeye çalışmalıdır. Bu konularda din düşmanlarından daha güçlü, daha üstün olmalıdır.

Şunu unutmamalıyız ki bugün Hz. İsa’nın havarilerine yapmış olduğu bu çağrı İslâm âleminin dört bir tarafından müminlere yapılmaktadır. Mazlumlar, mağdurlar, acılar içinde kıvranan kadınlar, çocuklar, yaşlılar “Nerede Allah’ın yardımcıları diye nida etmekteler” ve her iman sahibi bu çağrılara gücü yettiği oranda cevap vermekle mükelleftir.

Rabbim cümlemizi ensarullah olma ve Allah’ın yardımına ulaşma şerefine nail eylesin.

Selam malını ve canını Allah’ın dinine hizmet için feda edenlere olsun.  

————————

1. Saf, 14.
2. 48 Fetih/18-19
3. 3 Âl-i İmran, 144.
4. Talak, 3.
5. Âl-i İmran, 173.
6. Âl-i İmran, 160.
7. Mümin, 51.
8. Tevbe, 111.
9. Rum, 47.
10. Müslim, Ebu Hureyre’den Radıyallahu Anhu rivayet etmiştir.
11. Rad, 11.
12. Âl-i İmran, 139.
13. Munafikun, 8.
14. Muhammed, 7.
15. Seyyid Kutub, Fi Zilali’l-Kur’an, Muhammed suresi tefsiri.
16. Buhârî, (Enbiyâ 50, Büyû’ 98, İcâre 12, Hars 13, Edeb 5); Müslim, (Zikr 100) ve Ebu Dâvud’da (Büyû’ 29) Abdullah b. Ömer’den rivayetle geçmektedir.
17. Tirmizi, Kıyamet, 1.
18. İsra, 7.
19. Buhârî, Müslim.
20. Zilzal, 7.
21. Âl-i İmran, 195.
22. Enfal, 46.