Gençler, bir toplumun geleceğidir. Her toplum, kendi geleceğini garanti altına alacak, kendi değerlerini yükseltip, geliştirecek fertler yetiştirmeyi hedef edinir. Yeni yetişen nesiller ruh ve bedence sağlıklı, güçlü ve dinamik bir kişilik geliştirdikleri ölçüde toplum da güç ve kuvvet kazanacaktır. Ayrıca, gençlerin eğitimine ve öğretimine çağın gelişen şartlarını da göz önünde bulundurarak önem veren milletler, daima yükselmişler ve dünyada söz sahibi olmuşlardır. Gençlik, kişinin enerji dolu ve hareketli olduğu en dinamik çağdır. Genç insan sahip olduğu enerjiyi harcayabilmek için daha çok harekete ihtiyaç duyar. Bu itibarla o, birçok meseleyi çözebilecek heyecan, dinamizm ve fiziksel beceriye de sahiptir; kendisine fırsat verildiğinde çok önemli başarılara imza atabilecek yeteneğe sahip bulunmaktadır. Ciddi görevleri yerine getirebilecek kabiliyet, genç insanda daima mevcuttur. Esas olan, gençteki bu kabiliyeti keşfedip, onu geliştirmek, bunun için de ona görevler vererek sorumluluk bilincini kazandırmaktır. Asr-ı Saadet’te Peygamberimizin, gençliğin bu tür özelliklerini azami ölçüde dikkate alarak değerlendirdiği, açık bir biçimde görülmektedir. Çünkü O, gençleri, tebliğ ve irşat faaliyetleri dâhil, devlet teşkilatının en üst kademelerine kadar hemen her alanda görevlendirmiştir. Gençler ise, Allah’ın Rasulü’nü hiçbir zaman mahcup etmemişler, O’nun güvenini boşa çıkarmamışlar ve kendilerine verilen çok ciddi dini ve idari görevleri, hakkıyla yerine getirmişlerdir. Bu görevler arasında valilik, sekreterlik, hâkimlik, komutanlık, sancaktarlık, istihbaratçılık, güvenlik görevliliği, maliyecilik, öğretmenlik gibi çok önemli devlet görevleri bulunmaktadır.
En üstün ahlaka sahip olarak yaratılan Hz. Peygamber şüphesiz herkesle ilgilenmiş ve herkese değer vermiştir. Bununla birlikte O’nun gençlere özel bir önem verdiği görülmektedir. Bunun sebebi de, gençlerin sahip olduğu enerji ve dinamizm, bir hareketi yükseklere götürebilecek ölçüdedir. İslamî hareket de gençlerin omuzlarında yükselmiştir.
Hz. Peygamber dönemini dikkatlice incelediğimizde, genç jenerasyonun İslâm’ın mesajını büyük bir arzu ve iştiyakla kabul ettiğini görmekteyiz. Bu nedenle ilk Müslümanların büyük çoğunluğunu gençlik kesimi oluşturmuştur. Gençlerin İslâm dinine rağbeti o kadar fazla olmuştur ki, hicret sırasında Ubeyde b. Haris gibi oldukça yaşlı bir-iki kişi dışında, İslâm mensuplarının büyük ekseriyeti Müslüman oldukları zaman otuz yaşın altında idi ve ancak bir veya iki kişi otuz beşin üzerinde bulunuyordu. En nüfuzlu ailelerin, en nüfuzlu soyların gençleri İslâm’a koşup, kutlu davasında Allah’ın Elçisi’ne destek ve yardımcı olmuşlar, O’nu en olumsuz şartlar altında bile yalnız bırakmamışlardır.
Mekke’nin nüfuzlu ve refah içinde yaşayan ailelerine mensup gençler, İslâm’a; yaşlılar, köleler, fakirler, kimsesiz ve zayıf kimselerin duydukları sempati ve ilgiden daha fazla alâka göstermişlerdir. İslâm’ı yayma konusunda Hz. Peygambere asıl destek ve yardımcı olanlar, bu idealist gençlerdir. Nitekim ilk Müslümanlardan birkaç kişi 50 yaş civarında, birkaç kişi 35 yaşın üzerinde, geri kalan çoğunluk ise 30 yaşın altında bulunuyordu. Mesela genç yaşta İslam’ı kabul edenlerden Hz. Ali 10, Abdullah b. Ömer ve Ubeyde b. el-Cerrah 13, Ukbe b. Amir 14, Cabir b. Abdullah ve Zeyd b. Harise 15, Abdullah b. Me’d, Habbab b. Eret ve Zubeyr b. Avvam 16, Talha b. Ubeydullah, Abdurrahman b. Avf, Erkam b. Ebi’l-Erkam, Sa’d b. EbiVakkas ve Esma bint Ebi Bekr 17, Muaz b. Cebel ve Mus’ab b. Umeyr 18, Ebu Musa el-Eş’ari 19, Cafer b. Ebi Talip 22, Osman b. Huveyris, Osman b. Affan, Ebu Ubeyde, Ebu Hureyre ve Hz. Ömer 25-31 yaşlarında idiler. Peygamberimiz de İslâm toplumunun şekillenmesinde, İslâmî değerlerin yaşanmasında ve yayılmasında gençlere büyük görevler vermiştir. İslâm’ın tebliğinde onların cesaret ve enerjilerini harekete geçirmiş, her şeyden önce gençlerin kendine güvenli, sağlam bir kişilik geliştirmelerine imkân sağlamıştır. Nitekim gençleri çoğunluğu yaşlı sahâbîlerden oluşan ordulara komutan tayin etmiştir. Çoğu savaşlarda sancağı bizzat kendisi gençlere vermiştir. Meselâ Tebük seferinde sancağı 20 yaşındaki Zeyd b. Sâbit’e, Bedir’de 21-22 yaşlarındaki Hz. Ali’ye vermiştir. 18 yaşlarında olan Üsâme b. Zeyd’i, Suriye’ye göndermek üzere hazırladığı orduya komutan tayin etmiştir.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, gençlerin ilim alanında yetişmesine büyük önem vermiş, vahiy katiplerini genellikle gençler arasından seçmiştir. İslâm’a davet mektuplarını da gençlere yazdırmıştır. Bazı gençleri de, Süryanice ve İbranice gibi, o gün için çok ihtiyaç duyulan yabancı dilleri öğrenmeye teşvik etmiştir.
Gençler İslamî harekette ve devlette çok önemli görevler alacaklarından, onları hür düşünmeye, faydalı şeylerden çekinmeksizin yararlanmaya ve sonucu ne olursa olsun doğru bildiğini cesaretle ifade etmeye teşvik etmiştir. Böylece onların kişiliklerini bağımsız bir şekilde geliştirmelerine yardımcı ve destek olmuştur.
Bu gençler arasında sayabileceğimiz Ali b. EbîTalib Hz. Peygamber’in amcasının oğluydu. Hz. Ali, İslâm’dan önce Allah’ın Rasulü’nün evinde kalıyordu. Babası Ebû Talib, Hz. Peygamberi müşriklere karşı bütün imkânlarıyla korumasına rağmen, Müslüman olmamıştı. Ama Hz. Ali, daha İslâm’ın ilk gününden itibaren Müslüman olmuş, Hz. Hatice’den sonra İslâm’ın mensubu olma şerefini kazanmıştır; Müslüman olduğunda ise henüz on yaşlarındaydı. Böylece o, daha İslâm’ın başlangıcından itibaren hep İslâmiyet’in içinde olmuştur. Onun ağabeyi Ca’fer b. Ebî Talib de ilk Müslüman olanlardandır ve Hz. Ali’den on yaş büyük olduğuna göre, Müslüman olduğunda 20 yaşlarında bir delikanlıdır. Hz. Ca’fer’in hanımı Umeys’in kızı Esma’nın da ilk Müslüman olan genç hanımlardan olduğu anlaşılmaktadır.
İlk Müslümanlardan bir diğeri de, henüz daha delikanlılık çağında İslâm’ı tercih etmiş olan ve Efendimiz’in, kendisine “havarim” diye iltifat ettiği Zübeyr b. Avvam’dır. Mekke döneminin ilk ve aynı zamanda çilekeş Müslümanlarından Habbab b. el-Eret’i de zikretmemiz gerekir. O, altıncı Müslüman olarak on altı yaşlarında bir delikanlıydı. Osman b. Maz’ûn on dördüncü Müslüman olduğunda genç grup içinde bulunuyordu. Kardeşi Kudame b. Maz’ûn da ilk Müslümanlardan olup, Müslüman olduğunda yirmi yaşının biraz üstünde idi.
İlk Müslümanlar arasında gençlik kervanında kimler yoktu ki; Allah Rasulü sallallahu aleyhi vesellem kutsal mesajına gönlünü açtığında on dokuz yaşında olan Sa’d b. Ebî Vakkas; Uhud savaşında kendi bedenini Allah’ın Rasûlü’ne siper eden, ilahi daveti kabulde ilk sıraları alan ve İslâm’la şereflendiğinde on dört veya on sekiz yaşlarında olan Talha b. Ubeydullah; Müslüman olur olmaz Kur’ân’ı müşriklerin arasında okuyacak kadar cesarete sahip olan, cılız fiziğine karşın küfrün elebaşlarına meydan okuyan, on altıncı Müslüman olduğunda on altı yaşları civarında olduğu anlaşılan Abdullah b. Mesûd; Mekke döneminde tebliğ ve irşat faaliyetleri için evini Peygamberimize tahsis eden ve İslâmiyete girdiğinde on yedi, on sekiz yaşlarında olduğu anlaşılan Erkam b. Ebî’l-Erkam; hicret sırasında yirmi iki yaşlarında olan Saîd b. Zeyd ve en fazla onunla aynı yaşlarda bulunan hanımı Hattab’ın kızı Fâtıma; Yeni Müslüman olduğunda daha on yedi yaşlarında bulunan ve Hz. EbûBekr’in kızı olan Esmâ; annesinin bütün servetini elinin tersiyle bir kenara iten ve hayatına yönelik bütün tehdit ve işkenceleri göze alarak kendisini Hz. Peygamber’in getirdiği ilahi mesaja vakfeden, sonuçta Uhud savaşında şehit olduğunda, Allah Rasûlü’nün, şehadetine göz yaşı döktüğü Mus’ab b. Umeyr ve burada adını zikredemeyeceğimiz daha pek çok genç…
Allah Rasûlü’nün kutsal davetini öncelikle kabul edenler sadece Mekkeli gençler değildir; aynı zamanda Medineli gençler de onun bu ulvî mesajını kabul etmişlerdir. Bilindiği gibi Allah Rasulü sallallahu aleyhi vesellem’e en zor anlarında Medineliler kucak açmış ve ona beyatta bulunmuşlardır. Medineli Müslümanlar arasında İslâm dini ile müşerref olanların ilklerini de gençler teşkil ediyordu. Tıpkı Mekke’de olduğu gibi, Medine’de de, İslâm dinine karşı duran yaşlılarla, Müslüman olup İslâmiyet’i destekleyen oğullarından oluşan gençler vardı. Bunun en tipik örnekleri, Medine’nin ileri gelen saygın kişilerinden olup kıskançlığından ötürü Hz. Peygamber’den yüz çeviren Ebû Amir ile Uhud savaşında şehitlik mertebesine ulaşacak ve cansız bedeni melekler tarafından yıkanacak kadar Allah’ın Rasûlü’ne bağlı olan oğlu Hanzala; Münafıkların reisi olan Abdullah b. Ubeyy ile İslâm toplumunu ifsat etmek ve Allah’ın Elçisi’ni alaya almak için her fırsatı değerlendiren babasını öldürmek isteyecek kadar samimi ve güçlü bir Müslüman olan oğlu Abdullah ve daha birçokları.
Bütün bunlar bize şunu apaçık göstermektedir ki, Hz. Peygamber’in yardımcısı olan ve İslâm dinini omuzlayanların büyük çoğunluğunu gençler oluşturmuştur. Başka bir ifadeyle, İslâm dini büyük ölçüde gençlerin omuzlarında yükselmiş, layık olduğu yere ve zaferlere onlarla koşmuştur. Bilinmesi gereken önemli bir husus şudur ki; bu gençler sadece verdiği sözlerle kalmamışlar, bu sözlerin gereğini yerine getirerek, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem’e inanılmaz bir bağlılık göstermek suretiyle, Peygambere nasıl sadakatte bulunulacağına dair de eşsiz örnekler sergilemişlerdir. Gerçekten gençlik, İslâmî davete ilk önce koşan kitle olduğu gibi, Allah Rasulü’nü koruma konusunda da en fazla özen gösteren kesim olmuştur. Allah’ın Rasûlü, daha ilk tebliğini yapıp müşrikler tarafından sataşmalara ve tehditlere maruz kaldığı andan itibaren, gençlik tarafından büyük bir titizlikle korumaya alınmıştır.
Peki, gençleri hiçbir menfaat gözetmeden, üstelik dünyalıklarını da terk ederek Hz. Peygamber’in etrafında toplayan husus neydi? Üzerinde asıl düşünülmesi gereken ve ibret alınması gereken bölüm de budur. Bu hususu şu maddelerle izah etmek mümkün.
1. Hz. Peygamber’in Getirdiği Evrensel Mesaj ve Gösterdiği Hedef
Hz.Peygamber’in peygamber olduktan sonra getirdiği mesaj, hep Hakk’ı ve haklıyı koruyor, zulme ve zalime meydan okuyordu. İnsanları kendisine bile faydalı olmayan putları terketmeye, nefsin arzu ve isteklerinin köleliğinden kurtulmaya, sadece tek Allah’a ibadet ve itaat ederek insan olduklarını idrak etmeye çağırıyordu. Bunların sonucunda ise nihai hedef olarak “cennet”i gösteriyordu. Bütün bu güzel hedefler gençliğin beklenti ve idealleriyle de uyum gösterince, gençlikte, Hz. Peygamber’e karşı derin bir sevgi meydana geldi.
Hz. Peygamberin getirdiği evrensel mesaj, insanlığa bir hedef gösteriyordu. O, “Lâ ilâhe illallah deyin ki, kurtuluşa eresiniz” diyordu. Yine aynı kelime-i tevhide inanıp gereğini yerine getirmek suretiyle, İran ve Bizans’ın fethedileceğini müjdeliyordu. Gençlerin önüne büyük hedefler koyuyordu. Nerede gençlere İran ve Bizans’ın fethini müjdeleyen büyük önder Hz. Peygamber, nerede gençlere yol bile gösteremeyen önderler!
2. Gençleri Azarlamadı
Gençlerle arası sürekli iyi olan Hz. Peygamber’e, gençlerden birçok kişi hizmette bulunmuştur. Bunlardan birisi Enes b. Malik’tir. Hicret esnasında on yaşında olan Enes, vefatına kadar Hz. Peygamber’e hizmet etmiştir. Söylediğine göre, O’nun hoşlanmadığı bir şeyi yaptığı zamanlarda bile o, bunu niçin yaptın? diyerek kendisini bir defa olsun azarlamamıştır. Hz. Peygamber gençlerle kırıcı, aşağılayıcı bir hitap kullanmamış, bilakis onları taltif etmiştir. Önderler de bu yolu takip etmelidir.
3. Gençlerle şakalaşırdı
Peygamberimiz gençlerle şakalaşmış, bir sevinç ve övünç vesilesi olarak kabul edilen künyeyle hitap ettiği olmuştur. On yaşlarında peygamberimizle tanışan Hz. Enes’e “Ey iki kulaklı” diye takılmış, Hz. Ali’ye “Ebû Türab” diye hitap etmiştir.
4. Gençlere Sevgisini Açıkça Söylemiştir
Hicret esnasında on yedi yaşında olan ve Hz. Peygamber’in vefatına kadar gençliğinin baharında olduğu anlaşılan Muaz b. Cebel’e Allah Elçisi, yemin ederek kendisini sevdiğini söylemiş ve arkasından da bazı tavsiyelerde bulunmuştur. Akabe beyatında bulunduğunda oradaki başkanların içinde en küçüğü olduğu ifade edilen Esad b. Zürâre vefat ettiğinde, cenazesini bizzat Hz. Peygamber yıkamış ve kefenlemiş, namazını da kıldırmış ve cenazesinin önünde kabre kadar yürümüştür.
5. Gençlerin His ve Duygularını Okşamıştır
On iki yaşında Müslüman olan Zübeyr b. Avvam için: “Her peygamberin bir yardımcısı vardır. Benim yardımcım da Zübeyr’dir” buyurmak suretiyle, ruhunu okşayarak onu kendisine yardımcı ilan etmiştir. Hz. Ali’ye ise: “Sen bendensin, ben de sendenim” diyerek, onu kendinden bir parça saymıştır. Abdullah b. Abbas için, “Allah’ım, onu dinde fakih kıl ve ona te’vili öğret.”diye dua etmiş, Ebu Musa el-Eşâri’ye de, “Ey Musa! Sana Davud ailesinin sesi gibi güzel bir ses verilmiştir” diyerek, onun gururunu okşamıştır.
6. Gençleri Utandırmaktan Sakınırdı
Hz. Peygamber,etrafındaki insanlar beğenmediği bir hareket yapsa bile, yine de onları mahcup etmek istemez, hatalarını yüzlerine vurarak onları utandırmazdı. Muaviye b. Hakem başından geçen bir olayı şöyle anlatır: Ben, Hz. Peygamber’in arkasında namaz kılarken, aksıran bir adama “yerhamükellah”diyerek karşılık verdim. Çünkü namaz kılarken konuşulmayacağını bilmiyordum. Yanımdakiler bana bakmaya başladılar. Onlara “Niye bana bakıyorsunuz?” deyince, bu sefer de beni ikaz etmek için ellerini dizlerine vurmaya başladılar. Ben, onların beni susturmak istediklerini anlayınca, sustum. Hz.Peygamber kadar güzel öğreten bir öğretmen hiçbir zaman görmedim. Vallahi o, namazı kılınca ne beni dövdü, ne de azarladı. Sadece namazda dünya kelamı konuşulmayacağını, ancak tesbih, tekbir yapılarak Kur’an okunabileceğini söyledi.
7. Gençlere Yumuşak ve Müsamahalı Davrandı
Hz. Peygamberin kaba ve katı olmadığı Kur’an-ı Kerim’de vurgulanır. Bu özelliği sebebiyle insanlar etrafında toplanmışlardır. O, bir şey öğreteceği zaman önce karşısındakileri yumuşatarak gönlünü alır, sonra söyleyeceklerini söylerdi. Bu konuda en güzel örneklerden birisi zina için izin istemek üzere Hz. Peygamber’e gelen gence olan yaklaşımı ve onu ikna etme yöntemidir.
8. Nitelikli Kişileri İslâm’a Kazandırmaya Gayret Etmiştir
Saîd b. Zeyd ve hanımı el-Hattab’ın kızı Fatıma ilk Müslümanlardandır. Müslüman oldukları için Hz. Ömer’den sopa yemişler ancak onun Müslümanlığına vesile olmuşlardır. 33 yaşlarında iken Müslüman olan Hz. Ömer için Peygamberimiz “Allah’ım! Bu iki kişiden, Ebu Cehil veya Ömer b. Hattab’dan, sana daha sevgili olan birisiyle dinini güçlendir” diye dua etmişti. Bunlardan Hattab oğlu Ömer, Cahiliyye Mekke’sinde ilkeli ve mert duruşuyla tanınırdı. Saygınlığını mensup olduğu kabilenin gücünden değil -ki zaten güçlü kabilelerden değildi- güçlü kişiliğinden alırdı. Hişam oğlu Amr (Ebu Cehil) ise; Mekke’nin en güçlü kabilesi Mahzumoğulları’na mensuptu. Devletlerarası ticaret yapardı. Toplumunun en görgülü ve kültürlülerinden biriydi. İnandığı şey uğruna canını verecek kadar ilkeli ve kararlıydı. Doğru bildiği yolda sonuna kadar giden bir mizaca sahipti. Peygamberimizin bu duası Hz. Ömer hakkında kabul olundu. Hz. Ömer’in Müslüman olmasıyla birlikte İslam’ın inkişafını bilmeyen yoktur. Bu da, hizmetlerin etkili olarak yürütülmesinde nitelikli kimselere olan ihtiyacı göstermektedir. Hz. Ömer bi’setin 6. yılı Zilhicce ayında Müslüman oldu. Hz Ömer’in Müslüman olduğu sırada bu Müslümanlar Dâr-ı Erkam’da toplu bir halde bulunuyorlardı. O zaman Ömer, “Kaç kişiyiz?” diye sordu. “Biz madem ki hak üzereyiz, neden dinimizi gizliyelim?” dedi. Bundan sonra Müslümanlar açıktan Ka’be’yi tavafa gittiler ve müşrikleri ürküttüler. Hak ile batıl, O’nun Müslüman olmasıyla ayrıldığından kendisine Faruk denildi. Abdullah ibn-i Mes’ud der ki: “Ömer’in İslam olması bir fetihtir. Hicreti bir zaferdir. Halifeliği bu ümmete bir rahmettir. Biz Kâbe’de namaz kılmaktan korkardık. Ömer Müslüman olunca orada namaz kıldık.” Hz. Ömer de kaliteli ve verimli bir hizmetin yürütülmesinde izzetli, ilkeli, görgülü, nitelikli, fedakâr, seçkin ve bilgili insanlara ihtiyaç olduğuna inanıyordu. Zeyd b. Eslem’in rivayetine göre; O, birgün dostlarıyla birlikte oturuyordu. Onlara (Allah’tan) bazı istek ve temennilerde bulunmalarını söyledi. Oradakilerden birisi: “-İçinde bulunduğumuz şu hane dolusunca paralarım olsun da Allah yolunda infak edeyim!..” şeklinde niyet ortaya koydu. Bir başkası: “-İçinde bulunduğumuz şu hane dolusunca altınlarım olsun da Allah için harcayayım!…” tarzında bir istek belirtti. Diğer biri de: “- İçinde bulunduğumuz şu hane dolusunca mücevherlere sahip olayım da onları Allah yolunda sarfedeyim!..” diye temenni etti. Ancak Hz. Ömer: “-Daha, daha fazlasını isteyin!” deyince onlar: “- Allahu Tealâ’dan daha başka ne isteyebiliriz ki?!” dediler. Bunun üzerine Hz. Ömer: “-Ben ise, içinde bulunduğumuz şu hanenin Ebu Ubeyde bin Cerrah, Muâz bin Cebel ve Huzeyfe ibnü’l- Yemân gibi (müstesna ve seçkin, her yönden kamil) kimseler ile dolu olmasını ve bunları Allah’a itaat yolunda, yani tebliğ ve ıslah hizmetlerinde istihdam etmeyi temenni ederim…”dedi. Hz. Ömer’in bu temennisine katılmamak mümkün değil.
Rabbimizden dinine hizmetkâr olan gençlerin emsallerini artırması, bizleri de o kervana dâhil etmesi duasıyla.