“Dediler ki: “Ey Şu’ayb, atalarımızın taptıklarını terketmemizi veya mallarımızda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa ki sen yumuşak huylusun ve aklı başında bir adamsın.” (Hud, 87)

Şuayb (aleyhisselam)’ın soydaşları, kavmi, azgınlıklarını ve cehaletlerini bu ifadelerle dile getiriyorlar. Alaycı bir ifadeyle “Senin bize emrettiklerini şu kıldığın namaz mı söylüyor? Yani ibadet ettiğin ilahın, bizim atalarımızı, onların yolunu, bu zamana kadar taptığımız ilahları, hazırladığımız ticaret kanunlarını terkedip senin İlahının emirlerine itaat edeceğiz öyle mi? Bizden bunu mu istiyorsun?” diye açık açık soruyorlar.

Şuayb (aleyhisselam)’ın kavmi, ibadet edilen İlah’ın kanun yapacağını yadırgıyor, kabullenmek istemiyordu. İbadet ayrı, yasalar-kanunlar ayrı. Bizim kendi yasalarımız var, karlı alışveriş ve ticaret yaptığımız yasalarımız dururken neden senin ilahının yasalarına göre hareket edelim” deyip itiraz ediyor, peygamberlerine karşı geliyorlardı.

“Oysa ki sen yumuşak huylusun ve aklı başında bir adamsın.” Onlara göre yumuşak huylu, aklı başında olmak; atalarının yaptıkları düzenlere, yasalara, kanunlara, geleneklere karşı gelmemek, onları itiraz etmeden kabullenip hatta onları övmek, atalarının yaptığı hayat nizamıyla gurur duymaktı. ‘Aslında sen böyle olmalıydın. Aklı başında, uslu ve yumuşak huylu. Oysa şimdi aramızda terör estirmek istiyorsun, nizamı ve düzeni bozmaya kalkıyorsun, bizim düzenlerimize dil uzatıyorsun. Belki senin İlah’ın ayrı olabilir, sen ona ibadet et, namaz kıl, secde et, ne yaparsan yap ama bizim işlerimize karışma, düzenimizi bozmaya kalkma, aklını başına al, böyle bağnaz ve yobaz düşüncelerinden vazgeç.’

İşte cahil bir toplumun ifadeleri; Şuayb (aleyhisselam)’ın kavmi. Onların bu tavırlarını okuduğumuzda cahilliklerinin boyutunu görüyoruz. Sonra helak olup tarihe gömülüyorlar.

21. yüzyıla geldiğimizde, aynı İlah’a, aynı peygambere iman ettiğini söyleyen bir toplumla karşı karşıyayız. Peygamberlerini taşa tutmayan, O’na iman etmekle şeref ve onur duyan, Allah’ın kendisine gönderdiği kitabı baştacı yapan, o Kitab’ın içindeki namaz emrine uyan, Rabbine secde eden bir toplum… Namazı emreden Rabbi, secde ettiği İlah’ı, tıpkı Şuayb (aleyhisselam)’a emrettiği gibi “Ticareti benim emrettiğim şekilde yap” diye emrediyor.

“Riba (faiz) yiyen kimseler, şeytan çarpan kimse nasıl kalkarsa ancak öyle kalkarlar. Bu ceza onlara, “alışveriş de faiz gibidir” demeleri yüzündendir. Oysa Allah, alışverişi helal, faizi de haram kılmıştır. Bundan böyle her kim, Rabbinden kendisine gelen bir öğüt üzerine faizciliğe son verirse, geçmişte olanlar kendisine ve hakkındaki hüküm de Allah’a kalmıştır. Her kim de yeniden faize dönerse işte onlar cehennem ehlidirler ve orada süresiz kalacaklardır.” (Bakara, 275)   

“Eğer böyle yapmazsanız, o zaman Allah ve Resulü tarafından size savaş açılmış olduğunu bilin. Eğer tevbe ederseniz, sermayeleriniz sizindir. Haksızlık etmezsiniz, haksızlığa da uğramazsınız.” (Bakara, 279)

Abdullah Azzam, Tevbe sûresi tefsirinde şöyle diyor:

“Bir yönetici, bundan sonra akşam namazını dört rekat kılacaksınız dese, ona ne hüküm verirsiniz? Ya da namazı yasaklasa, onun hükmü ne olur? Peki bugün tıpkı namaz gibi Allah’ın kitabında hükmü olan faizle ilgili ayetleri uygulamayan yöneticilere karşı tutumunuz nedir?”

Peki, namaz kıldığımız İlahımızın, yaptığımız ticarette, malımızda, mirasımızda söz hakkı ne kadar?

Oysa öğlen vakti girince, namaza durduğunda fatiha sûresini okurken “Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz” demiştin. Ve namazını tamamladıktan sonra falanca bankaya gidip ev kredisi, araba kredisi çektin. Maaşını bankaya yatırdın, biraz faizle artsın, çoğalsın diye. Oysa kıldığın namaz sana faizi yasaklıyor. Oysa Allah’ın huzuruna geçip ellerini kaldırdığında, Rabbini yüceltip “Allahu Ekber” dedin. “Ey Rabbim, huzuruna geldim, sana teslim oldum, haramlarını bildim, helallerini bildim, onları kabul ettim, bana gönderdiğin kitabından ve peygamberinden razıyım” dedin. Günde beş defa O’nun huzuruna geçip, “Rabbim seni unutmadım, emrindeyim, senin kulunum” dedin. Hatta namazdan sonra  “La ilahe illallahu vahdehu la şerike leh, lehu’l mulku ve lehu’l hamdu ve huve alâ kulli şey’in kadîr. / Allah’tan başka ilah yoktur, O tektir, O’nun ortağı yoktur, mülk O’nundur, hamd O’na aittir. O, her şeye kâdirdir.” dedin.

Ve iman ettiğini söylediğin kitapta, Rabbinin sana emrettiği birçok hüküm var. Öyle ise namazımız bizi, o hükümlerin hangisini yapmaya zorluyor? Hangi haramlardan uzak tutuyor? “Sana vahyedilen Kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.(Ankebut, 45)

Ve ey tesettür ayetini kabul ettiğini söyleyip Allah’ın huzurunda namaza duran mümin kadın! Kıldığın namaz, seni, neden yüzünü makyajlayıp dışarı çıkmaktan alıkoymuyor? Kıldığın namazın, tesettürün seni neden flört belasından alıkoymuyor? Dar kıyafetlerle sokaklarda dolaşmaktan, gıybet etmekten ve daha birçok haramdan neden alıkoymuyor?
Bugün mescidlerde şahit oluyoruz. Genç kızların, bayanların namazları, onları haramdan korumadığı gibi namazı şeklen dahi hakkıyla yerine getiremediklerini, bundan da cahil bir toplumla karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz.

Dar streç pantolonla namaz kılanlar, boynu açık namaz kılanlar, beline montunu dolayıp namaz kılanlar, elbisesi çok dar olduğu için eğilip kalkamayıp sandalyede namaz kılanlar, rükusu ve secdesi birkaç saniye bile sürmeyenler…

Ebu Abdullah el-Eş’ari radıyallahu anh şöyle dedi:

“Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem sahabilerine namaz kıldırırdı. Sonra onlardan bir grup ile oturdu. İçeriye bir adam girdi ve namaza durdu. Rukû etmeye ve (tavuğun yem gagalaması gibi) başını eğip kaldırarak secde etmeye başladı.

Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Bunu görüyor musunuz? Kim bunun üzere ölürse Muhammed’in dininden başka bir şey üzere ölmüştür. Kuzgunun leşi gagalaması gibi namazında başını eğip hemen kaldırır. Rükû edip secdesini (tavuğun yem) gagalaması gibi yapan bir ya da iki hurma tanesi yiyen aç insan gibidir. Bu onun açlığından neyi giderir?!” buyurdu.

Oysa namaz Allah’a kulluğun, O’nun kayıtsız egemenliğini benimsemenin adıydı. Allah’ı birlemenin, tevhidin ruha ve bedene yansımasıydı.

Şer odakları, İslami davet çalışması adı altında çeşitli projeler üretti. Bunlardan biri de; namaz kılan ancak diğer haramları yapmasında hiçbir sakınca olmayan müslüman örnekleri yetiştirmek.

Aynı zihniyetle, tesettür kavramının içini boşaltıp sonra da ‘tesettür serbest’ dediler. Hangi tesettürün serbest olduğunu ayrıca tartışmak lazım. Allah’ın emrettiği tesettür mü yoksa Haçlıların razı olacağı, İslam’ı sevmesi, bizi yobaz ve bağnaz görmemesi için icat ettikleri modern tesettür mü? Hangisi ?

“Sen, dinlerine uymadıkça Yahudiler de, Hristiyanlar da, senden asla hoşnud olmazlar. Allah’ın hidayeti asıl hidayetin ta kendisidir, de. Şayet sana gelen ilimden sonra, onların heveslerine uyacak olursan; and olsun ki senin için Allah tarafından ne bir yar bulunur, ne de bir yardımcı.” (Bakara, 120)

“İmamhatip okullarında, namaz kılan imanlı gençlik yetiştiriyorlar” dediler. Ancak imamhatip öğretmenleri, veli toplantılarında: “Çocuklarınızın ahlakı çok kötü, acil bir şeyler yapın” diye nasihat ediyor. Namazlı, tesettürlü ama ahlaksız gençlik!

Müminlere, İslam davetçilerine düşen; Allah’ın emrettiği namazı, manen ve şeklen yeniden anlatmak, kısacası namaz seferberliği ilan edip, durdurak bilmeden çalışmak, davet etmektir.

“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve Allah’a ve Resulüne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz, Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe, 71)

Selam ve dua ile…