قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ اَلَّذٖينَ هُمْ فٖى صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ

“Mü’minler, gerçekten kurtuluşa ermişlerdir. Onlar namazlarında hûşû içinde olanlardır.” (1)

İnsanın Yüce Yaratıcısı ile irtibatını düzenleyen ve bu irtibatın canlı tutulmasını sağlayan ibadet, niyete bağlı olarak yapılmasında sevap olan ve Yüce Allah’a yakınlaşmayı sağlayan özel itaat halidir. (2) İslâm inancında Allah’a yakınlaşmayı ve O’na yükselmeyi sağlayan ibadetlerin en başta geleni namazdır. Bu hususiyetleri ile namaz diğer ibadetlere göre daha öne çıkmış, “Dinin direği” ve içinde bulunan bir rükün olan secde de “Kulun Allah’a en yakın olduğu hal” olarak nitelendirilmiştir. Namaz kılmak her mükellef Müslümanın en başta gelen görevlerindendir. Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de ve sünneti seniyyede namazın kılınış şekliyle beraber manası, ruhu ve gayesi üzerinde durulmuştur.

Namaz hususunda öncelikle namazın ruhu durumunda olan hûşû konusu üzerinde durulmalıdır. Müslümanlara günün belirli periyotlarında kılmaları emredilen namazla ilgili ayetlere (3) bakıldığı zaman farziyetinin hikmeti, suç ve fenalıklardan alıkoymak, Allah’a yaklaştırmak, kulluk şuurunu taze tutmak gibi şekillerde ortaya konulmaktadır. Günümüzde namazın kılınış gayesinden ve öğreteceği sorumluluk bilincinden çok şekli yönüne ağırlık verilmekte yer yer hûşû kısmı ihmal edilmektedir. Oysa birey ve toplum olarak kurtuluşumuzun yolu namazlarımızı hakkıyla kılmaktan geçmektedir. Dinin temeli namaz diye ifade edildiğine göre bozuk temele sağlam bina inşa edilemez. Dolayısıyla namazın şekli ile beraber ruhu mahiyetinde olan ve ayette övgüye mazhar olan hûşû kavramı iyi anlaşılmalıdır ve namaz kılan her müminin hedefi de bu hûşûya ulaşmak olmalıdır.  

Hûşû sözlükte “başı öne eğmek, gönülden yalvarmak, alçak gönüllü olmak, mütevazı ve itaatkâr olmak, sessiz ve sakin durmak, tevazu ile hakka boyun eğmek; yumuşaklık, kolaylık” gibi anlamlara gelip çoğu zaman insanın vücut organları üzerinde gözüken duruşu ifade eder.

Namazda hûşûun kalbî boyutu ve bedene yansıyan yönleri vardır. Hûşûlu bir şekilde namaz kılmayı amaçlayan bir kimsenin zâhirî ve bâtınî bir takım şartları yerine getirmesi gerekmektedir. Zahirî (dış) şartlar; başın öne eğilmesi, kıyamda gözlerin secde mahalline odaklanması ve secde mahalli dışında bir yere bakılmaması, rükûda ayakların üzerine, secdede burnun iki yanına, oturuşta kucağa, selam verirken sağ ve sol omuz başlarına bakılması, kıyamda saygının bir göstergesi olarak sağ elin sol el üzerine konulması, Kur’an’dan okunanların huzur içinde dinlenilmesi bunlardan bir kaçıdır.

Hûşûun batıni (içsel) şartlarına gelince; kişinin Allah’tan korkup, O’nun karşısında kendini küçük görerek kalbini mümkün olduğunca namaz dışı düşünce ve fikirlerden arındırması, Allah’a tazim dışında her şeyi terk etmesi, Yüce Allah’ı görmese de O’nun kendisini görüp bildiğini düşünerek dünyevi ilişkilerden kurtulmaya çalışarak ihsan mertebesinde olması bunlardan bir kısmıdır.

Namazda Hûşûun Önemi

Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de “Mü’minler, gerçekten kurtuluşa ermişlerdir. Onlar namazlarında hûşû içinde olanlardır.” (4) ayeti ile gerçek kurtuluşa ereceklerin özellikleri sıralanırken ilk sırada namazı hûşûa riayet ederek kılanların zikredilmesi namazda hûşûun önemini göstermesi bakımından dikkate değer bir husustur. Aynı zamanda bu ayet, hûşûun terk edildiği bir namazın, vaat edilen kurtuluşu sağlamayacağına da delalet eder. Hûşû olmadıktan sonra namaz, anlamsız hareketlerden ibaret kalır. Bu ayette geçen hâşiûn “” ifadesi, bedenin olduğu kadar kalbin de bir durumudur. Kalbin hûşûu korkması, bedenin hûşûu ise, gözün secde mahalline bakması, namazla ilgisi olmayan her şeyden yüz çevirmesi, namazda sağa sola bakmaması, ihlaslı olarak Allah’ın huzurunda durma, kalp yumuşaklığı ve vücut azalarının lüzumsuz hareketlerden uzak tutulması olarak tefsir edilmiştir.

Bir seferinde namazda sakalı ile meşgul olan bir adamı gören Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, insanın ruhu ile vücudu arasındaki irtibata işaretle “Şayet bu şahsın kalbi hûşû içinde olsaydı elbette organları da hûşû (derin saygı) içinde olurdu” buyurmuştur.

Dolayısıyla hûşû insanın hem ruhen yaşadığı psikolojik bir durumu hem de bedenen bazı tezahürleri çağrıştırır. İbadetler yerine getirilirken sevgiyle, gönülden, isteyerek yapıldığı zaman kişinin ruhen ve manen ilerlemesine yardımcı olur, aksi takdirde, sıradan bir emri yerine getirir gibi, kişilere fazladan bir külfet gelir ki, bu ibadetlerin temel esprisine aykırıdır. Elmalılı’nın ifadesiyle “İkrah ile yapılan amelde dinin vadettiği sevap bulunmaz, rıza ve hüsnü niyet bulunmayınca hiçbir amel ibadet olmaz… Dinen talep edilen şeylerin hepsi ikrahsız, hüsnü niyet ve rıza ile yapılmalıdır…” (5)

Namazda Hûşûu Sağlayacak Durumlar

Hûşû, kalpte oluşan derin sevgi ve saygıdan kaynaklanan, dışarıdan bakıldığında da tezahürleri görülebilen, yapmacık olmayan, içten gelen tabiî bir sükûnet, gönülden boyun eğiş ve severek itaat halidir. Hûşû içerisinde kendisini ibadete veren kişinin zihinsel olarak da bu işe odaklanması söz konusudur. Namaz öncesi, namaz esnasında ve sonrasında hûşûu sağlayacak bazı önlemler alınabilir.

Hz. Peygamber “Hiçbir Müslüman yoktur ki; farz bir namazın vakti geldiğinde o namazı güzelce bir abdest alarak hûşû ile kılsın da büyük günah işlemedikçe o namaz ondan önceki günahlarına kefâret olmasın. Bu her zaman için böyledir” (6) buyurarak mükemmel bir namazın güzel bir abdestle başlayıp, hûşû içinde edâ edilmesi ile sağlanacağını ifade etmiştir.

Hûşûun sağlanmasında şu hususlara dikkat edilmesi önem arz etmektedir:

1- İslâm’ın şiârı olan, kurtuluşu müjdeleyen ezanı duyan kimse kıyamet günündeki davetin dehşetini düşünmeli ve ezanı bu anlayışla dinlemelidir.

2- Mümkün olduğunca namaz vakti girmeden önce farz, sünnet ve âdabına riayet ederek abdest alıp ezan beklenmelidir.

3- Namaz kılınacak mescidin, odanın, elbisenin temiz olması kadar hûşûa engel olmaması için sade olması da önemlidir. Çünkü namaz kılanların kalplerini meşgul edecek şekilde mescidin mihrabını veya duvarlarını nakışlamak mekruhtur.

4- Namaz kılanın dikkatinin dağılmaması için önünden birilerinin geçişini önlemek amacıyla mihraba yakın durulması, mihrabın olmadığı yerlerde duvara yakın bir yere durulması, bu da mümkün değilse ön tarafa sütre konulması hûşûun gereğidir.

5- Namaz kılan sadece bedenle Kâbe’ye yönelmekle kalmayıp namazın mi’rac olduğu düşünülerek kalben Allah’a yönelmelidir. İnsan neye niyet etmişse kalbi ona hazırlanır. Bu da namazda Allah’ın dışındaki şeylerle alakayı kesip bütün kalbiyle Allah’a yönelmekle olur. Ayrıca bu durumun hem şeklen hem manen namaz sonuna kadar muhafaza edilmesi gerekir ki bir sonuç alınabilsin.

6- Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in namaz kılma şeklini güzel bir şekilde öğrenip namazını Hz. Peygamber gibi kılmaya özen göstermelidir. Allah’ın bütün emir ve yasakları karşısında fevkalade hassasiyet gösteren Peygamber Efendimiz (s.a.s.), namazı dosdoğru kılma hususunda da son derece dikkatli idi. Kıyamından kıraatine, rükûundan secdesine, iki secde arası oturuşundan teşehhüdüne kadar bütün rükünleri itidâl ve sükûnetle ikâme ederdi. O, “Ben namazı nasıl kılıyorsam, siz de öyle kılın!” (7) buyurmak suretiyle namazı dosdoğru kılma hususunda ashabına –dolayısıyla ümmetine- en güzel rehberdi.

7- Namaz kılan için niyet, Allah’ın namazı en güzel şekliyle yerine getirme hususundaki emrine icabet etme ve bu emri yerine getirme noktasındaki kararlılığı başlamadan önce kibir, riyâ gibi ibadetleri Allah katında değersiz hale getiren şeylerden kaçınmalıdır.

8- Namazı ta‘dîl-i erkâna riayet ederek kılmak. Özellikle günümüzde hızlı namaz kılınmakta ve ta‘dîl-i erkân ihmal edilmektedir. Zira kimilerinin namaza durmasıyla birlikte hemen rükûa varması, daha tam doğrulmadan secdeye kapanması, iki secde arası oturmayı tam yapmadan diğer secdeye gitmesi bir olmaktadır. Oysa kıyam, kıraat, rükû, secde, oturuş ve bunların arasındaki rükünlerde itidâl şarttır. Aksi takdirde usûl ve adabına uygun namaz kılınmış olmaz. Bu itibarla Hz. Peygamber (s.a.s.), horozun yemi hızlı hızlı gagalaması gibi namaz kılmaktan men etmiştir. (8) Ayrıca şu uyarılarda bulunmuştur: “Rükû ve secdeleri tamamlayın!” (9) “Rükû ve secdelerinizi güzel yapın!” (10)“Sizden biriniz rükû ve secdelerde belini tam olarak doğrultmadıkça namazı yeterli olmaz.” (11)

Namazın acele ve hızlı kılınması, kıyam, kıraat, rükû, kavme, secde ve celse gibi rükünlerin noksan yapılmasına, diğer bir ifadeyle ta‘dîl-i erkânın ihmâl veya ihlâl edilmesine sebep olabilir. Bu ise namazın sevap ve faziletini azaltabilir. Nitekim bir hadiste şöyle buyrulur: “Kişi vardır, namazını kılar bitirir de kendisine namazın sevabının ancak onda biri yazılır. Kişi vardır, dokuzda biri, sekizde biri, yedide biri, altıda biri, beşte biri, dörtte biri, üçte biri yahut yarısı yazılır.” (12)

Allah’ın emrini yerine getirme ve yine O’nun rızasını kazanma maksadıyla kılınan namaz, usûl ve erkânına riayet edilmediği takdirde neticesiz ve boş bir fiile dönüşebilir. Üstelik sahibinin üzerinde borç olarak kalabilir. Dahası, ahirette sahibinden davacı olabilir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem böylesine kötü duruma düşmekten bizi şöyle sakındırır: “Hûşû içinde kılınmayan, rükû ve secdeleri tam olarak yerine getirilmeyen namaz (ahirette) simsiyah zifiri bir karanlık halinde ortaya çıkacak ve sahibine ‘Senin beni zayi ettiğin gibi Allah da seni zayi etsin!’ diyecektir. Allah’ın dilediği zaman gelince böyle kılınan namazlar, eskimiş elbise (paçavra) gibi dürülüp sahibinin suratına çarpılacaktır.” (13)

Alelacele kılınan namazda rükünler noksan olmakta, hatta bundan daha vahimi, namazdan çalma, yani namaz hırsızlığı vuku bulmaktadır. Zira Rasûlullah (s.a.s.) “Hırsızlığın en kötüsü, namazından çalmaktır.” buyurmuş; sahabiler “Ey Allah’ın Resulü, kişi namazından nasıl çalar?” diye sorduklarında, “Rükûsunu ve secdelerini tamamlamaz.” cevabını vermiştir. (14)

Esasen ta‘dîl-i erkâna riayet edilerek kılınan namaz ile riayet edilmeden kılınan namaz arasında sadece birkaç dakika fark vardır. İbadetin makbul olabilmesi için gerek farzların gerekse sünnetlerin hakkının verilmesi, bütün rekât ve rükünlerin itidâl, itina, ciddiyet, hûşû ve sükûnet içinde ikâme edilmesi gerekmektedir.

Ta‘dîl-i erkâna riayet edilmeden acele kılınan namaz, Rabbimizi gücendirir, Şeytanı sevindirir. “Teennî (temkin ve sükûnetle hareket etmek) Rahman’dan; acele ise Şeytandandır.” (15) hadisi bu gerçeği ifade eder. Zira Şeytan, secde etmekten imtina ettiği gibi, insanların da secdeden ve namazdan uzak kalmalarını ister. Hatta bütün gücüyle namazında ve niyazında olan insanlarla uğraşır. Onları ibadet ve tâatten alıkoymaya çalışır. Şayet buna gücü yetmezse bu defa namazdaki hûşû, huzur, usûl ve erkânın ihlaline çalışır. Efendimiz (s.a.s.) bir hadislerinde bu gerçeğe şöyle işaret buyurur: “Şeytan, ezan okunur ve kamet getirilirken bunları duymayacağı uzak yere doğru yellenerek kaçar. Sonra geri döner ve namaz kılan kişi ile kalbi arasına girer. Ona ‘Şunu hatırla, bunu düşün’ diye aklında daha önce hiç olmayan şeylerle vesvese verir. Öyle ki buna kapılan kişi, kaç rekât kıldığını (ve ne okuduğunu) bilemeyecek hale gelir.” (16)

9- Tekbirden önce, “Ben yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve ben Ona ortak koşanlardan değilim!”, “De ki: “Benim namazım, ibâdetim, hayâtım ve ölümüm hep âlemlerin Rabb’i Allâh içindir. O’nun ortağı yoktur. Bana böyle emredildi ve ben Müslümanların ilkiyim.” gibi duaları okuyarak namaza başlamalıdır.

10- Kıyam Allah’ın huzurunda saygı ve sevgi duyguları içerisinde ayakta duruştur. Kişi namaza niyetlenerek ayağa kalktığında kalbi onun âlemlerin Rabb’i için ayakta durduğuna şehadet eder.

11- Namaza başlama tekbiri alan kimse “Ben şu anda bütün dünyevî kaygıları ve maddi düşünceleri, Hakk’ın dışındaki her şeyi elimin tersiyle arkaya atıyor ve Yüce Allah’ın huzuruna çıkıyorum.” demek istemektedir. Tekbir ile Allah’ın en büyük olduğunu ifade eden kişi, Allah’ın her şeyden yüce olduğunun şuurunda olmalıdır. Bunu dil ile söylerken kişi kalbinde dünyada yüksek konum ve statü sahibi olan kişilere Allah’tan daha büyük değer veriyorsa o kişi Allah’ın büyüklüğünü tam olarak kavrayamamış demektir.

12- Kişi yaşayarak namaz kılmalı, diliyle söylediğine ve bedeni ile yaptığı davranışa kalbi iştirak etmelidir. Müslüman namazda okuduklarını anlamaya çalışmalı, namazı ebedî olan âhiret nimetlerine ulaştıran bir vesile olarak görmeli, gafletin Allah’ı zikre aykırı bir durum olduğunun bilincinde olmalıdır.

13- İbadetler aynı zamanda kulun Rabb’ine duyduğu ta’zim hislerinin bedenen ifade edilişidir. Namazdaki rükû ve secde, Yüce Allah’a boyun eğme, O’nun büyüklüğünü itiraf etmenin fiilî şeklidir. Bu durumda namaz kılanın kalbi yumuşar, hûşûu tazelenir, Mevlâ’nın yüceliğinin farkına varmaya çalışır. Bu arada dilinin söylediğini kalbin doğrulaması için Allah’tan yardım dilenir. İşte bir kul, Allah’ı tesbih etmek ve O’nun yüceliğine şahitlik etmek anlamında “sübhâne rabbiye’l-azîm: Yüce Rabb’im seni tesbih ederim.” der. Bunun, kalbinde de yer etmesi için tekrar eder. Sonra başını rükûdan kaldırırken daha önce söylediğini tekit için “semi’allâhu limen hamideh: Allah hamd edenin hamdini işitir.” der. Bu, Allah şükredenin şükrüne karşılık verir demektir. Sonra Allah’ın kendisine verdiği nimetlere “Rabb’enâ leke’l-hamd: Rabb’imiz hamd sanadır.” diyerek tekrar Allah’a şükrünü ifade eder. Çünkü Allah’ın kulu hidâyete erdirmesi ve şükre muvaffak kılması da büyük bir nimettir. Daha sonra emre boyun eğmenin son noktası olan secdeye kapanır ki, kişinin en şerefli ve duygularının hepsinin bir arada bulunduğu uzvu olan yüzünü en zelil olan toprağa koyarak kendisi ile toprak arasında bir engel bırakmaz. Secde ile adeta kendisini aslında yaratılmış olduğu toprağın yerine koyar ve burada Rabb’inin yüceliğini “Sübhâne rabbiye’l-a’lâ” diyerek tekrar yineler. Bütün bunlarda kulun tekebbürü bırakarak secde ile Rabb’i karşısındaki acziyetini ortaya koyar. Sonra edeple teşehhüde oturur, anlamlarını düşünerek tahiyyat ve naslarda geçen diğer duâları okurken mîracı gönlünde canlandırmaya çalışır. İşte bu özelliklerde yapılacak olan rükû ve secde namazda hûşûun sağlanmasına yardımcı olur.

Dinin direği ve müminin miracı olarak nitelendirilen namaz, günlük hayatımızın her safhasında yer alan en önemli ibadettir. İbn Kesir’in dediği gibi, “Dinin kelime-i şahadetten sonra en şerefli rüknü, namazdır.” İnsan, bütün ruhunu ve benliğini namaza verebildiği ölçüde onu en güzel şekliyle eda edebilir.

Rabbim kendi katında makbul olan ve hûşû ile kılınan namazlar nasip eylesin.

————————-

1. Müminun, 1-2.
2. Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili, İstanbul, ts. I, 95.
3. Bk. Bakara 2/152-153; Taha 20/14; Ankebut 29/45.
4. Müminun, 1-2.
5. Yazır, Hak Dini, II, 861.
6. Muslim, Taharet, 7; Darimi, Salat, 9.
7. Buharî, Ezan 18.
8. Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 265
9. Buharî, Eymân 3.
10. Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 234.
11. Tirmizî, Salât 196, Ebû Dâvud, Salât 143; Nesaî, İftitâh 88.
12. Ebû Dâvud, Salât 124.
13. Taberanî, el-Mu’cemu’l-evsat, VII/183.
14. Mâlik b. Enes, el-Muvatta’, Kasru’s-salât 72.
15. Tirmizî, Birr 66.
16. Buharî, Sehv 6.