Namazın Farziyeti

Müslüman bir şahsiyetin, Allah Subhânehû ve Teâlâ’yı hoşnut edecek her söz ve fiilleri genel anlamda ibadet sayılır. Allah Azze ve Celle, insanları ve cinleri kendisini tanısınlar ve yalnız kendisine kulluk etsinler diye yaratmıştır. İbadetler arasında en mühim olanı namazdır. Çünkü kıyamet gününde, insanın imandan sonra ilk sorulacağı konu namaz olacaktır. Namaz dinin direği, kalbin nuru, ruhun gıdası ve en önemlisi yüce yaratıcı ile aracısız buluşma ve konuşma halidir.

İslam’dan önceki semavi dinlerde de namazın emredildiği, Kur’an-ı Kerim’de bizlere haber verilmiştir. Şöyle ki; Hz İbrahim aleyhisselam’ın eşi Hacer ve oğlu İsmail aleyhisselam’ı Hicaz’a götürüp bıraktığı esnada, yüce Allah’a dua ederek: “Benim soyumdan bir bölümünü namazı kılmaları için Senin kutsal evinin yanında tarıma elverişsiz bir vadide bıraktım” (İbrâhim; 37) demesi ve yine: “Ey Rabbim! Beni ve çocuklarımı namazı dosdoğru kılanlardan eyle” (İbrâhim; 40) diye dua etmesi, namazın İbrahim aleyhisselam’ın dininde de var olduğunu göstermektedir.

Allah Azze ve Celle, Şuayb aleyhisselam hakkında da şöyle buyurmaktadır: “Dediler ki: “Ey Şuayb, bize babalarımızın tapındıklarından yahut kendi mallarımızda dilediğimiz gibi tasarruf etmekten vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor? Çünkü sen muhakkak yumuşak huylu ve aklı başında bir adamsın.” (Hûd; 87)

Allah Teâlâ, Mûsâ aleyhisselam’a şöyle hitap etmiştir: “Ben seni seçtim. Şimdi sana vahyolunanı dinle: Ben, evet Ben Allah›’m. Ben’den başka ilah yoktur. Öyle ise Bana ibadet et ve (özellikle) Beni zikretmek için namaza kalk.” (Tâ-Hâ; 13,14)
Allah Teâlâ, Hz. İsa aleyhisselam hakkında da şöyle buyurmaktadır: “Dedi ki: “Ben Allah’ın kuluyum. Bana kitap vermiş ve beni peygamber kılmıştır. Nerede olursam beni mübarek kıldı. Hayatta olduğum sürece namaz kılmamı, zekat vermemi emretti.” (Meryem; 30,31) Bu ayet’i kerimeler göstermektedir ki, bütün peygamberlerin dinlerinde namaz vardı. Bu konuda daha birçok ayet’i kerime ve pek çok hadis’i şerifler bulunmaktadır.  

İslam’ın ilk yıllarında namaz, yalnız sabah güneşin doğmasından önce ve akşam güneşin batmasından sonra olmak üzere ikişer rekat olarak kılınıyordu. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “(Ey Muhammed!) Sabah ve akşam hamd ile Rabbini tesbih et.” (Mü’min; 55) Sonra Miraç gecesinde beş vakit namaz farz kılındı. Meşhur olan rivayete göre Cebrail aleyhisselam’ın Hz Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e Ka’be’de, namaz vakitlerini göstermek üzere imamlık etmesi, Miraç olayının ertesi günü meydana gelmiştir.

Namazın farziyeti Kitab, sünnet ve icma’ delilleri ile sabittir. Kur’an-ı Kerim’de Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz namaz, mü’minlere, vakitleri belirlenmiş olarak farz kılınmıştır.” (Nisâ; 103) Namazın farziyetini bildiren daha pek çok ayet’i kerime mevcuttur.
Namazın farziyetini beyan eden birçok hadisten iki tanesi şöyledir: Abdullah b. Ömer radıyallâhu anhuma dedi ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “İslam beş şey üzerine kurulmuştur: Allah’tan başka bir ilah bulunmadığına ve Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekat vermek, haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak.” (1)

Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, Muaz b. Cebel’i Yemen’e gönderirken ona şöyle demiştir: “Sen ehl-i kitap olan bir topluma gidiyorsun. Onları ilk önce Allah’a kulluk etmeye çağır, Allah’ı tanırlarsa; Allah’ın onlara gecede ve gündüzde beş vakit namazı farz kıldığını söyle. Namazı kılarlarsa, Allah’ın onlara, zenginlerinden alınıp yoksullarına verilmek üzere zekatı farz kıldığını söyle. İtaat ederlerse, bunu onlardan al, insanların mallarının en iyisini alma. Mazlumun bedduasından sakın. Çünkü onun duası ile Allah arasında perde yoktur.” (2)
İslam ümmeti de bir gün ve gecede beş vakit namazın farz olduğu konusunda icma’ etmiştir.

Namazın Fazileti

Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz iman edip de salih amel işleyenlerin, namazı dosdoğru kılanların, bir de zekat veren kimselerin Rabbleri katında ecirleri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” (Bakara; 277)
Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Ancak namaz kılanlar müstesna. Onlar ki namazlarına devam ederler. Onlar ki, dilenen ve yoksul için mallarında bilinen bir hak vardır… Onlar ki, namazlarını gereği gibi kılarlar. İşte bunlar cennetlerde ağırlanırlar.” (Meâric; 22-35)

Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Mü’minler, mutlaka felâha (kurtuluşa) ereceklerdir. Onlar ki, namazlarında huşu’ içindedirler. Onlar ki, boş şeylerden yüz çevirirler. Onlar ki, zekatı verirler… Onlar ki, kesinlikle namazlarını korurlar. İşte onlar vârislerdir. Firdevs (cennetin)e vâris olanlardır! Onlar orada ebedi kalacaklardır.” (Mü’minûn; 1-11)

Ebû Hureyre radıyallâhu anhu dedi ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Sizden birinizin kapısının önünde bir nehir aksa ve günde beş kere onunla yıkansa kirinden eser kalır mı?” Dediler ki: “Kirinden hiçbir eser kalmaz.” Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Beş vakit namaz da buna benzer; Allah onun sayesinde bütün günahları siler.” (3)

Hz. Osman radıyallâhu anhu dedi ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Bir mü’min, farz namazlardan birinin vakti girince güzelce abdest alıp huşûunu ve rükûsunu tam yaparak namazını kılarsa, büyük günah işlemedikçe bu kıldığı namaz geçmiş günahlarına keffaret olur. Bu her zaman böyledir.” (4)

Abdullah b. Mes’ud radıyallâhu anhu dedi ki: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e: “Amellerin hangisi daha faziletlidir?” diye sordum. “Vaktinde kılınan namaz” buyurdu. Ben: “Sonra hangisi?” diye sordum. “Anne-babaya iyilik etmek” dedi. Ben: “Sonra hangisi?” dediğimde; “Allah yolunda cihad etmek” diye cevap verdi.”(5)

Namaz Kılanların Mertebeleri

İbni Kayyim rahimehullah şöyle der: İnsanlar namaz konusunda beş mertebeye ayrılırlar:

Birinci Mertebe: Kendine zulmeden, tefritçi (ihmal ve gevşeklik gösterenlerin) mertebesidir. Bu kişi, namazın abdestinde, vakitlerinde, sınır ve rukünlerinde kusurları olan, vazifesini eksik yapan kimsedir.

İkinci Mertebe: Namazın vakitlerine, sınırlarına, görünen rukünlerine ve abdestine riayet edenin mertebesidir. Fakat bu kimse vesvese konusunda nefsiyle mücadelesini kaybetmiş olduğu için vesvese ve boş düşüncelere dalıp gitmiştir.

Üçüncü Mertebe: Namazın sınırlarına, rukünlerine dikkat edip vesvese ve boş düşünceleri defetmek için nefsiyle mücadelesini yapan kimsenin mertebesidir. Böylesi kimse, namazından herhangi bir şeyi aşırmaması için düşmanıyla daima bir cihad halindedir. Dolayısıyla o, hem namazda hem de cihaddadır.

Dördüncü Mertebe: Namaza durduğunda namazın haklarını, rukünlerini ve sınırlarını tam anlamıyla yerine getiren; namazından herhangi bir şeyi kaybetmemek için sözkonusu sınırlara ve haklara riayet ederek gönlünü bütünüyle namazına veren hatta bütün tasası ve gayesi, namazı layık olduğu şekliyle eda etmek suretiyle onu tamamlayıp mükemmel hale getirmek olanların mertebesidir. Bu mertebede kulun kalbi, bütünüyle namaza dalmıştır ve Rabbine kulluk ile meşguldür.

Beşinci Mertebe: Bu mertebede kişi, namaza, yukarıda bahsedilen şartların aynısıyla girmenin yanısıra yüreğini alıp Rabbinin huzuruna koyar ve kalbini Allah’ın sevgisi ve büyüklüğü ile doldurarak O’nu görüyormuşcasına O’na bakar; O’nun murakabesi altında olduğunun bilincine varır. İşte bu noktada artık vesvese ve tehlikeli fikirler yok olur; kul ile Rabbi arasındaki perdeler kalkar. Namaz konusunda bu mertebedekilerle diğerleri arasındaki fark, gök ile yer arasındaki farktan çok daha büyük ve yücedir. Zira bu kimse, namazında tam anlamıyla Rabbi ile meşgul olup O’nunla gözü aydınlanmış, hakiki mutluluğa erişmiştir.

Bu mertebelerin ilkinde bulunanlar cezayı haketmiştir, ikincisi ise hesaba çekilir. Üçüncüsü günahları affolunmuş, dördüncüsü sevap elde etmiş, beşincisi ise Rabbine yakınlaştırılmış olup has kullardan sayılmıştır.

Namazda Huşûlu Olmanın ve Başka Birşey Düşünmemenin Fazileti

Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Mü’minler gerçekten felâh bulmuşlardır. Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler. Onlar boş şeylerden yüz çevirirler. Onlar zekatı edâ ederler… Onlar namazlarını gereğince muhafaza ederler. İşte bu kimseler mirasçılardır; Firdevs’e mirasçı olanlardır. Onlar orada ebedi kalıcıdırlar.” (Mü’minûn; 1-11)

Hz. Osman radıyallâhu ahnu, Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in güzelce abdest aldıktan sonra şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Her kim benim bu abdestim gibi abdest alır, sonra da aklına başka bir şey getirmeden iki rekat namaz kılarsa geçmiş bütün günahları bağışlanır.” (6)

Zeyd b. Halid el-Cüheni radıyallâhu anhu dedi ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kim dalgın olmaksızın iki secde yaparsa, Allah geçmiş günahlarını bağışlar.” (7)

Abdullah b. eş-Şıhhir radıyallâhu anhu dedi ki: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’i namaz kılarken gördüm. Ağlamaktan dolayı sinesinden kaynayan tencerenin sesi gibi ses geliyordu.” (8)

İbni Abbas radıyallâhu anhuma şöyle demiştir: “Tefekkürle yapılan iki orta yollu secde, dalgın bir kalple bütün geceyi namazla geçirmekten daha iyidir.”

Abdullah b. Zübeyr radıyallâhu anhuma namaza başladığı zaman huşûdan bir kürdan gibi olurdu. Secde ettiği zaman serçeler sırtına konar ve onu bir duvar kalıntısı zannederlerdi.

Meymûn b. Câban şöyle anlatıyor: “Müslim b. Yesar’ın namaz kılarken asla başka bir yere dönüp baktığını görmedim. Bir keresinde mescidin bir tarafı yıkılmış ve orada bulunanlar bundan dolayı korkup kaçmışlar, oysa o mescidde namazına devam edip hiçbir yere gitmemişti.”

Zeynelâbidin Ali b. Hüseyin radıyallâhu anhuma abdest aldığı zaman yüzü sararırdı. Bir gün ailesi ona abdest alırken neden böyle olduğunu sorunca, şöyle cevap verdi: “Kimin huzurunda durmak istediğimi biliyor musunuz?”

Namazın Hikmetleri

Namazın sayısız hikmetleri bulunmaktadır. Namaz Allah’a kulluğun en bâriz alameti ve imanın en açık ifadesidir. Allah’ın verdiği nimetlere karşı en büyük şükür ve insan için tükenmez bir sabır kaynağıdır. Namazın hikmetlerinden bazıları şunlardır:

1- Namaz, Allah ile kul arasında bağ kurmaktır. Kulun, Rabbini sürekli hatırında tutması, O’nu anması ve O’nun murakabesi altında yaşadığını hissetmesi namaz ehli olmasına bağlıdır. Günde beş vakit Allah Azze ve Celle’nin huzurunda kıyama duran ve O’nun önünde secdeye kapanan kimse, eğer yaptığı bu işi şuurlu ve bilinçli bir şekilde yaparsa, hayatının herhangi bir anında O’nu unutması ve O’ndan gafil davranması mümkün olmaz. Bunun için de “namaz mü’minin mi’racıdır” denilmiştir. Allah Azze ve Celle, namazın Allah ile kul arasında meydana getirdiği bu bağı beyan etmek üzere şöyle buyurmuştur: “Ben, evet Ben Allah’ım. Ben’den başka ilah yoktur. Öyle ise Bana ibadet et ve (özellikle) Beni zikretmek için namaza kalk.” (Tâ-Hâ; 13-14)

2- Namaz, imanı kuvvetlendiren ve sürekli onu besleyen tükenmez bir kaynaktır. Kul, namaz vasıtasıyla kulluğunu idrak eder. Rüku’ ve secdeye kapanmasıyla Allah’ın azametini, saltanatını ve ulûhiyetini hisseder. Böylece namaz şuuru ve bilinci kuvvetlendikçe imanı da kuvvet kazanır. Namaz şuuru ve namazın haklarına riayet etmesi azaldıkça da imanı da azalır. Öyle ki namazı terkettiğinde imanı da kaybeder. Bundan dolayıdır ki Allah Teâlâ namazdan tamamen gafil olanları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır: “Vay haline o namaz kılanların ki, onlar namazlarından gafildirler. Hem de onlar, riyakârlık yapanların tâ kendileridir. Onlar en basit şeyleri bile esirgerler.” (Mâûn; 4-7) Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem de, namazın kişinin imanını korumasındaki ehemmiyetini ifade etmek üzere şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki kişi ile şirk ve küfrün arasında, namazı terketmek vardır.” (9)

3- Namaz mü’minin ruhunu arındırır, nefsini terbiye eder ve onu her türlü günah kirinden aklayıp paklar. Sürekli günah işlemekle ve Rabbine karşı kusurlu davranmakla kalbi ve gönül dünyası paslanmış olan bir mü’min için namaz gibi başka bir cila yoktur. Ebû Hureyre radıyallâhu anhu dedi ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Büyük günahlar işlenmediği sürece beş vakit namaz ve diğer Cumaya kadar Cuma namazı, aralarında işlenen bütün (küçük) günahlara keffaret olur.” (10)

Abdullah b. Mes’ud radıyallâhu anhu dedi ki: “Bir adam yabancı bir kadını öptükten sonra (pişman olarak) Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e geldi ve bu yaptığını ona haber verdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ şu ayeti indirdi: “Gündüzün iki tarafında, gecenin de birbirine yakın saatlerinde dosdoğru namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu, iyi düşünenler için bir öğüttür.” (Hûd; 114) (Bunu duyan) adam şöyle dedi: “Bu sadece benim için mi geçerli?” Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Bütün ümmetim için geçerlidir.” (11) Daha önce de geçtiği üzere namaz, içinde yıkanılan bir nehir gibidir. Şayet hukukuna riayet edilirse, insanın üzerinde hiçbir kir bırakmaz.

4- Namaz, insanı arındıran ve onu kulluğun zirvesine çıkaran zikir, dua, tazarru’, hamd, tesbih, tekbir, tehlil ve yüce Allah’ı övmenin ve yüceltmenin bütün yönlerini kapsamaktadır. Bu itibarla namaz kâmil bir zikirdir ki, insanın huzuru ve kalbinin itmi’nanı için şifası muhakkak bir ilaçtır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz Allah dilediğini saptırır ve kendisine yönelenleri de doğru yola iletir. Bunlar iman edenlerdir, gönülleri Allah’ın zikri ile huzura kavuşanlardır. Haberiniz olsun ki kalpler, ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d; 27-28)

5- Namaz, insanı günahlardan korur ve çirkin ortamlardan uzak tutar. Namaz kılan bir mü’min, Rabbinin celâl ve cemâlini müşahede ederek O’na yakınlaşır ve bu yakınlığın lezzetini hisseder. Ruhu arınır ve kalbi ilâhi ma’rifetin nuruyla aydınlanır. Artık ruhu ve kalbi, Rabbi ile arasında perde olacak ve onu Allah’ın cemâlini seyretmekten uzaklaştıracak ma’siyetlerden ve günahlardan nefret eder. Bembeyaz bir kumaşta leke hemen belli olduğu gibi, aydınlanmış bir kalp ve arınmış bir ruh da günahın kirini hemen hisseder ve Allah’a sığınarak onu temizleyip paklamasını niyaz eder. Nitekim Allah Azze ve Celle, namazın bu fonksiyonunu ifade etmek üzere şöyle buyurmuştur: “Sana vahyolunan Kitab’ı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz insanı hayasızlıktan ve her türlü münkerden alıkor. Allah’ı zikretmek  elbette en büyüktür. Allah, ne yaptığınızı bilir.” (Ankebût; 40)

6- Namaz hakkıyla eda edildiği zaman, insanın diğer bütün sorumluluklarını yerine getirmesini ve günahlardan uzak durmasını sağlar. Allah Azze ve Celle bu hususa Mü’minûn Sûresi’nin baş tarafındaki ayetlerle işaret etmiştir: “Mü’minler gerçekten felâh bulmuşlardır. Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler. Onlar, boş şeylerden yüz çevirirler. Onlar, zekatı eda ederler. Onlar, ırzlarını korurlar. Eşlerine yahut sağ elleriyle sahip oldukları (cariyeleri)ne karşı müstesna. Çünkü onlar bundan dolayı kınanmazlar. Artık her kim bundan başkasını isterse, işte onlar sınırı aşan kimseler olurlar. Onlar, emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler. Onlar namazlarını gereğince muhafaza ederler. İşte bu kimseler mirasçılardır; Firdevs’e mirasçı olanlardır. Onlar orada ebedi kalıcıdırlar.” (Mü’minûn; 1-11) Görüldüğü gibi ayet’i kerimenin başında ve sonunda namazı muhafaza etmek ve huşûyla namazı eda etmek zikredilmiştir. Bu da göstermektedir ki buna hakkıyla riayet eden, diğer bütün hususlara da riayet edecektir.

7- Günde beş vakit namaz kılan ve Allah Azze ve Celle ile münâcatta bulunarak ruhî ve kalbî enerjisini alan bir mü’min, sağlam bir irade gücüne sahip olur. Her gün namaz vasıtasıyla Allah’ın kulu olduğunu ve O’na dayanıp tevekkül ettiğini hisseden bir mü’min, zorluklara ve sıkıntılara karşı büyük bir sabır kuvvetine sahip olur. Bundan dolayı hayatın karmaşasına ve sıkıntılarına karşı kulun en büyük yardımcısı namazdır denilebilir. Allah Azze ve Celle bunu ifade etmek üzere şöyle buyurmaktadır: “Öyleyse Beni anın ki, Ben de sizi anayım ve Bana şükredin, nankörlük etmeyin. Ey iman edenler! Sabırla ve namazla (Allah’tan) yardım dileyin. Şüphesiz ki Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara; 152,153) Diğer bir ayet’i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Bir de sabır ve namaz ile (Allah’tan) yardım isteyiniz. Gerçi bu, (Allah’tan) korkanlardan başkasına elbette büyük (bir zorluk gibi) gelir. Onlar gerçekten Rabblerine kavuşacaklarını ve sonunda yalnız O’na döneceklerini bilirler.” (Bakara; 45,46)

Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de üzüntü ve keder zamanında huzur ve sükûnete kavuşmak için şöyle buyururdu: “Ey Bilal, kalk, ezan oku da namaz kılalım ve huzura kavuşalım.” (12) Yine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Dünyanızdan bana kadın ve güzel koku sevdirildi. Namaz ise göz aydınlığım kılındı.” (13) Huzeyfe radıyallâhu anhu dedi ki: “Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem sıkıntılı ve zor bir durumla karşılaştığında hemen namaz kılardı. (14)

8- Namaz, mü’minlerin birliğini ve kardeşlik bağlarını kuvvetlendirir ve onların arasında mükemmel bir dayanışma ve yardımlaşmayı meydana getirir. Bayram, Cuma ve cemaat namazlarında bir araya gelmeleri, birbirlerini tanımaları ve varsa birbirlerinin sıkıntılarını gidermeleri sağlanır. Müslüman toplumlarını bölüp parçalayan ırk, renk, dil ve ülke farkları ortadan kalkarak; hepsi tek olan Rabbin huzurunda aynı kıbleye dönerek bir safta birleşirler. Böylece İslam toplumunun birliği sağlanmış ve bölücü unsurlar ortadan kaldırılmış olur. Eğer toplum olarak müslümanlar namaza sarılsa ve toplu bir halde namazlarını hakkıyla ikame etmiş olsalardı, namaz bir mucize gibi onları ayakta tutardı. Onlar namazı ikame ederlerken, namaz da onları doğrultur ve istikâmet üzerinde tutardı. Müslüman toplumlar namazı zayi edince, her türlü bölücü unsura açık hedef oldular ve kendileri zayi oldular. İslam’ın Cuma namazına ve cemaatle namaz kılmaya çok büyük bir önem atfetmesinin hikmetlerinden biri de budur. Müslümanların birliğini ve gücünü ortaya koymasıdır.

9- Namaz, mü’min ile münafığı, sâdık ile kâzibi birbirinden ayırır. Mü’minler namazlarını muhafaza edip huşû içerisinde kılarlarken; münafıklar namaz hususunda gevşek davranır, tembellik eder, vaktin sonuna kadar namazı erteler ve isteksizce kalkıp hızlı bir şekilde kılarlar. Nitekim Allah Teâlâ, münafıkların namazı hakkında şöyle buyurmaktadır: “Doğrusu münafıklar Allah’ı aldatmak isterler. Hâlbuki O, hilelerini başlarına geçirir. Namaza kalktıkları vakit de tembelce kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı ancak pek az anarlar.” (Nisâ; 142)

Enes b. Malik radıyallâhu anhu dedi ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim: “Şu münafığın namazıdır, şu münafığın namazıdır, şu münafığın namazıdır: Oturup güneşi gözetler, öyle ki güneş tam şeytanın iki boynuzu arasında (batmak üzere) olduğu esnada kalkar ve dört rekat namazı gagalarcasına kılar. Namazında Allah Teâlâ’yı ancak pek az zikreder.” (15)

Namazı Terketmenin Hükmü

İslam âlimleri, namazın farziyetini inkâr ederek terkedenin kâfir olacağı; unutarak terkedenin ise kâfir olmayacağı konusunda ittifak etmişlerdir. Fakat namazın farziyetini inkâr etmeksizin kasıtlı bir şekilde kılmayanın hükmünün ne olacağı hususunda ihtilaf etmişlerdir.

1- İmam Ahmed b. Hanbel’e göre namazı kasten terkeden dinden çıkar, kâfir olur ve kendisine mürted cezası uygulanarak öldürülür. Hz. Ali, İbrahim en-Nehâi, Abdullah b. Mübarek, İshak b. Rahûye, Şa’bi, Eyyûb es-Sahtiyani, Hammad b. Zeyd, Hasan el-Basri ve Muhammed b. el-Hasen’in de aynı görüşte oldukları rivayet edilmektedir. Bu görüşte olanlar şu hadislerin zâhirini esas almışlardır:

Cabir b. Abdullah radıyallâhu anhuma dedi ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim: “Şüphesiz ki kişi ile şirk ve küfrün arasında, namazı terketmek vardır.” (16) Yani kâfir olmasına namazı kılması engel olur. Şayet namazı terkederse, kendisi ile küfür ve şirk arasında herhangi bir engel kalmaz, küfür ve şirkin içine girer.

Büreyde radıyallâhu anh’dan rivayet edildiğine göre, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Bizimle kâfirler arasında, üzerine ahd alınan amel namazdır. Kim onu terkederse kâfir olur.” (17) Tâbiinden Abdullah b. Şakîk rahimehullah şöyle diyor: Muhammed’in ashabı, namazdan başka amellerden hiçbirinin terkedilmesini küfür saymazdı. Onlar, ancak namazın terkedilmesini küfür sayarlardı. (18)

Bu gruptaki âlimler şu ayet’i kerimenin zâhirini de delil getirmişlerdir: “Her bir nefis kazandıkları karşılığında rehin alınmıştır. Ashâbü’l-Yemin müstesna. Cennetlerdedirler, soruştururlar suçluların durumunu: Sizi ‘sekar’ cehennemine sürükleyen nedir?” (Suçlular) derler ki: “Biz namaz kılanlardan değildik ve düşkünleri doyurmazdık.” (Müddessir; 38-44)

2- Üç mezheb imamı olan İmam Ebû Hanife, İmam Malik, İmam Şafiî ve âlimlerin cumhuruna göre ise; namazı terkeden kâfir olmaz, günahkâr olur. Bunlar yukarıda zikredilen hadislere şu izahı getirmişlerdir: Bu hadislerden maksat, namazın farziyetini inkâr ederek terkeden veya münafık olarak kılmayandır. Yahut namaz kılmayan, şekil itibariyle kâfire benzer demektir. Zira mü’min ile kâfiri her zaman birbirinden ayıran amel namazdır. Ya da namazı kılmama kişiyi küfre sürükler demektir. Veya burada namazı kılmayan şiddetli bir şekilde uyarılmış ve ona karşı ağır ifadeler kullanılmış olup bunun hakikati kastedilmemiştir. Yukarıda zikredilen ayet’i kerimede geçen “Biz namaz kılanlardan değildik” ifadesini, “Biz mü’minlerden değildik” şeklinde anlamışlardır. Bu grupta olan âlimler, namazı terkedenin kâfir olmayacağına delil olarak şu ayet ve hadisleri zikretmişlerdir:

Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz ki Allah, kendisine ortak koşulmasını affetmez. Bunun dışında kalanı dilediği kimse için affeder.” (Nisâ; 48) Ayette Allah’a ortak koşmak dışındaki günahların Allah’ın iradesine kaldığı, dilerse bunları işleyeni affedeceği, dilerse günahı kadar azap edeceği beyan ediliyor. Bu da şirkin dışındaki günahların küfür olmadığını gösteriyor. Namaz kılmamanın şirk olmadığı aşikârdır.

Ubade b. es-Samit radıyallâhu anhu dedi ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim: “Yüce Allah beş vakit namazı kullara farz kıldı. Her kim bu namazları kılar, onların gerektirdiği haklarını hafife alarak onlardan herhangi bir şeyi eksiltmeyecek olursa; Allah’ın onu cennete koyacağına dair vaadi vardır. Kim de bu namazları kılmazsa, onun için Allah katında herhangi bir vaad yoktur. Dilerse azap eder, dilerse cennete koyar.” (19)

Huzeyfe b. Yeman radıyallâhu anhuma dedi ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Elbisenin nakışı eskiyip gittiği gibi İslamiyet de eskiyecektir. Hatta oruç nedir, namaz nedir, hac nedir ve sadaka (zekat) nedir bilinemeyecektir. Allah Azze ve Celle’nin Kitab’ı (Kur’an’ı-Kerim) da bir gecede (kaldırılıp) götürülecek ve yeryüzünde ondan tek bir ayet bile kalmayacaktır. Çok yaşlı erkekler ve pek ihtiyar kadınlardan oluşan bir takım insanlar kalacak ve bunlar: “Biz babalarımıza “Lâ ilâhe illallâh” sözünü söylerken yetiştik, biz de bunu söylüyoruz” diyeceklerdir.”

Huzeyfe b. el-Yeman bu hadisi rivayet edince, (orada bulunan) Sıla, kendisine şunu sormuştur: “Onlar namaz nedir, oruç nedir, hac nedir ve sadaka nedir bilmedikleri halde, “Lâ ilâhe ilallâh” kelimesi onlara ne fayda sağlayacaktır?” Huzeyfe, Sıla’dan yüzünü çevirdi, cevap vermedi. Sonra Sıla, bu soruyu üç kere tekrar etti. Her defasında Huzeyfe ondan yüz çevirip cevap vermiyordu. Nihayet üçüncü defasından sonra Huzeyfe, Sıla’ya döndü ve ona üç defa şöyle dedi: “Ey Sıla! Tevhid kelimesi onları (ebedi) ateşten kurtarır.” (20)

Namazı Terkedenin Cezası

Namazı inkâr etmeksizin kasten ve gevşekliğinden dolayı terkedenin kâfir olduğunu söyleyenlere göre, onun cezası ölümdür. Bunların delilleri daha önce zikredilmişti.

Namazı inkâr etmeksizin kasten ve gevşeklikten dolayı terkedenin kâfir olmayacağını söyleyen âlimler ise, böyle birinin cezası hakkında farklı görüşler zikretmişlerdir:

1- İmam Şafiî, İmam Malik ve bunlara katılan âlimlere göre, inandığı halde kasıtlı bir şekilde namazı terkedenin cezası ölümdür. Ancak öldürüldükten sonra kendisine müslüman muamelesi yapılır. Öldükten sonra yıkanır, cenaze namazı kılınır, müslümanların kabristanına defnedilir, kendisine mirasçı olunur ve diğer İslamî hükümler uygulanır. Bunların delilleri ise şu naslardır:

Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor: “Haram aylar çıkınca, müşrikleri nerede bulursanız öldürün. Onları yakalayın, kuşatın. Her gözetilecek yerden onları gözetleyin. Eğer tevbe ederler, namazı kılar ve zekatı verirlerse artık yollarını serbest bırakın. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayandır ve çok merhamet edendir.” (Tevbe; 5) Ayet, Allah’a ortak koşanların kanlarını korumaları için sadece tevbe etmelerini yeterli bulmuyor, aynı zamanda namaz kılıp zekat vermelerini de şart koşuyor. Bu da gösterir ki namaz kılmayanın kanı helal olur.

Abdullah b. Ömer radıyallâhu anhuma dedi ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Ben insanlarla Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in Allah’ın peygamberi olduğuna şehadet etmelerine, namazı kılıp zekatı vermelerine kadar onlarla savaşmakla emrolundum. Eğer bunları yaparlarsa kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak İslam’ın hakkı hariçtir. Bunların hesapları Allah’a aittir.” (21) Bu hadiste de namaz kılmayanların öldürülmelerinin mübah olduğu ifade edilmiştir.

Ebû Hureyre radıyallâhu anh diyor ki: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e, eline ve ayaklarına kına yakmış kadın kılıklı bir hünsâ getirildi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: “Bu adamın hali nedir?” diye sordu. “Ey Allah’ın Rasûlü, bu kişi kendisini kadınlara benzetiyor” diye cevap verildi. Bunun üzerine Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem emretti ve o kişi Medine’nin kenarında bulunan Naki’ denilen yere sürgün edildi. Sahabiler: “Ey Allah’ın Rasûlü, onu öldürmeyelim mi?” dediler. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Bana, namaz kılanları öldürmek yasaklandı” buyurdu.” (22) Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bu hadiste de namaz kılanların öldürülmesinin kendisine yasaklandığını beyan ediyor. Bu da namaz kılmayanların öldürülmelerinin mübah olduğunu ifade eder.

2- İmam Ebû Hanife ve ona katılan âlimlere göre ise, namazı, inandığı halde kasıtlı olarak terkedenin cezası, namaz kılıncaya kadar hapsedilip dövülerek terbiye edilmesidir. Buna öldürülme cezası verilmez. Bunların delilleri ise şunlardır:
Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, bir müslümanın kanının sadece üç şeyden birini yaptığı takdirde helal olacağını beyan etmiş, namazı terketmeyi bu üç şey arasında saymamıştır. Abdullah b. Mes’ud radıyallâhu anhu dedi ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim Allah’ın peygamberi olduğuma şehadet etmekte olan müslüman bir kimsenin kanı, ancak şu üç şeyden biri ile helal olur: Cana karşılık can, evlendikten sonra zina eden, İslam dininden çıkıp müslüman cemaatini terkeden.” (23) Bu hadisin bir benzeri Hz. Osman ve Hz. Âişe radıyallâhu anhuma tarafından da rivayet edilmiştir.

Namaz, dinin amellerinden biridir. Kul haccı terkettiğinde öldürülmediği gibi bunu terkettiğinde de öldürülmez.  Görüldüğü gibi bu grupta olan âlimler, namazı hacca kıyas etmişlerdir.

Bu konuda Hanbelî mezhebinin görüşünü değerlendiren İbni Kudâme el-Makdisi şöyle demektedir: “Ahmed b. Hanbel’den nakledilen bir görüşe göre, dinden çıkıp kâfir olduğu için öldürülür. Bu itibarla yıkanmaz, kefenlenmez, müslümanların kabristanına defnedilmez. Kimse ona mirasçı olmaz. Kendisi de kimseye mirasçı olmaz. Hanbelî mezhebinden Ebû İshak b. Şakila ve İbni Hâmid bu görüşü tercih etmişlerdir. İkinci rivayete göre ise, kişinin namazı terkettiğinden dolayı öldürülmesi, dinden çıktığı için değildir. O, evlendikten sonra zina edenin öldürülmesi gibi İslamî bir ceza olarak öldürülür. Hanbelî mezhebinden Ebû Abdullah b. Batta bu görüşü tercih etmiş, “küfründen dolayı öldürülür” diyenlerin sözünü reddetmiş ve Hanbelî mezhebinin kendi görüşü gibi olduğunu söylemiştir. Nitekim fıkıh âlimlerinin çoğunluğunun görüşü de bu doğrultudadır.”

İbni Kudame de bu ikinci rivayeti tercih ederek şöyle devam etmektedir: “Müslümanlar, namazı terkedenin öldürülmesi halinde ona müslüman muamelesi yapılacağı hakkında icma’ etmişlerdir. Çünkü bizler İslam’ın yaşandığı asırların hiçbirinde, namazı terkedenin öldürüldükten sonra yıkanmadığını, cenaze namazının kılınmadığını, müslümanların kabristanına defnedilmediğini, mirasçılarının ona mirasçı olmalarına engel olunduğunu, namazı terkeden karı-kocadan birisi olması halinde, dinden çıktı kabul edilerek, nikahlarının gittiğine ve birbirlerinden ayrıldıklarına hüküm verildiğini duymadık. Hâlbuki namaz kılmayanlar çokça mevcuttu. Eğer bunlar kâfir sayılsalardı, onlara yukarıda zikredilen hükümler uygulanırdı. Diğer yandan, bir kişi namazlarını belli bir dönem kılmazsa, daha sonra onun geçmişteki namazlarını kaza etmesinin gerekli olduğu müslümanlar arasında ittifak konusudur. Eğer kişi namazı terketmekle mürted sayılsaydı, geçmiş namazlarını ve oruçlarını kaza etmesi gerekmezdi.” (24)

————————-

1. Buharî, İman: 1-2;  Müslim, İman: 19-22
2. Buharî, Zekat: 41;  Nesâî, Zekat: 1
3. Buharî: 528;  Müslim: 667
4. Müslim: 228
5. Buharî: 2782;  Müslim: 85
6. Buharî: 159;  Müslim: 226
7. İmam Ahmed, Müsned: 21691
8. Sahih bir hadistir. Ebû Dâvûd: 904;  İmam Ahmed, Müsned: 16312
9. Müslim, İman: 134
10. Müslim: 233
11. Buharî: 526;  Müslim: 2763
12. Nesâî, Mevâkît: 46;  İmam Ahmed, Müsned: 1/206
13. Nesâî, İşratü’n-Nisâ: 1;  İmam Ahmed, Müsned: 3/128
14. Ebû Dâvûd: 1319
15. Müslim: 622;  Ebû Dâvûd: 413;  Tirmizî: 160
16. Müslim, İman: 134;  Tirmizî, İman: 9
17. Sahih bir hadistir. Tirmizî, İman: 9; Nesâî, Salât: 8; İbni Mâce, İkâmetü’s-Salât: 77; Müsned: 5/346
18. Tirmizî, İman: 9
19. Sahih bir hadistir. Ebû Dâvûd, Vitir: 2;  Nesâî, Salât: 6;  İbni Mâce, İkâme: 194;  Darimi, Salât: 208; İmam Malik, Muvatta’: 14;  İmam Ahmed, Müsned: 5/315,316, 322
20. Sahih bir hadistir. İbni Mâce, Fiten: 26
21. Buharî, İman: 17;  Müslim, İman: 36
22. Ebû Dâvûd, Edeb: 61. Bu hadisin isnadı zayıf olup, “Bana, namaz kılanları öldürmek yasaklandı” bölümünün çeşitli şahitleri bulunduğundan dolayı hasendir. Buna benzer bir hadis İmam Ahmed’in Müsned’inde 23670 rakamıyla Sahih bir senedle şöyle geçmektedir: “Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’den, münafıklardan bir adamı öldürmek için izin istediklerinde o şöyle buyurmuştur: “O namaz kılmıyor mu?” Dediler ki: “Evet, o namaz kılıyor, ancak olmaz olsun onun namazı.” Bunun üzerine Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “İşte bunlar, Allah’ın beni kendilerini öldürmekten nehyettiği kimselerdir.”
23. Buharî, Diyât: 6;  Müslim, Kasâme: 25-26
24. İbni Kudâme, el-Muğni: 2/446-447