İslam ümmetinden alimleri eksik etmeyen Allah Teâlâ’ya hamd ederiz. Salat ve selam “Alimler peygamberlerin varisleridir.” buyuran Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem’edir. Allah’ın salat ve selamı ilmi bin bir güçlükle kendilerinden sonraki insanlara ulaştırabilmek için olağanüstü gayret gösteren başta sahabe ve kıyamet gününe kadar bu ilim hazinesini taşıyan ilim ehlinin üzerine olsun.

İlim yolculuğu zor bir yolculuktur ve bu yolculuğu sonuna kadar “hiç bir otoriteden korkmadan sürdürmek” her kişiye nasip olmayan bir nimettir. Biz –inşallah- Mustafa Sabri Efendi’nin bunu başardığına inanıyoruz. Çünkü onun hayatını aşağıda anlattığımızda sizlerde bu konuda bize hak vereceksiniz.

Allah alimimizden çektiği sıkıntılara rağmen ilmini insanlara ulaştırmak için gösterdiği gayretten dolayı mükafatını versin. Allah içimizden de böyle ilim aşığı ve gayretli insanları çıkarsın, var olanların sayısını arttırsın.

Doğumu ve İlmi Şahsiyeti

Yüz yirmi yedinci Osmanlı şeyhülislamı olan Mustafa Sabri Efendi, 1869 senesinde Tokat’ta doğdu. İlk tahsilini memleketinde yaptıktan sonra Kayseri’ye gidip, Kayseri Medresesi’nde Divrikli Hacı Emin Efendi’den ilim öğrendi. Daha sonra İstanbul’a gelerek ilim öğrenmeye devam eden alimimiz burada yüksek başarısından dolayı II. Abdulhamid’in sarayında yapılan ilim meclislerine katılmaya hak kazandı.
1890 senesinde henüz 22 yaşında Fatih Camii’nde dersler vermeye başladı.

Dönemin batı yanlısı ve İslam’dan adım adım uzaklaşmayı savunan kimseleri olan İttihat ve Terakki Fırkası’na karşı çıkıp, o zaman “Cemiyet-i İlmiye-i İslâmiye”nin yayın organı olan Beyanü’l-Hakk Dergisi’nde başyazar olarak yazılar yazdı. Burada da İttihad ve Terakki’nin uygulamalarına karşı çıkmıştır.
1913 Bâb-ı Âli baskını, giderek sertleşen iktidarın tutumu ve İttihat ve Terakki Fırkası’na mensup olanların kendisini öldürme teşebbüsleri üzerine önce hicret etmek zorunda kaldı.
4 Mart 1919 tarihinde Osmanlı’nın son Şeyhülislamlığına getirildi. 1920 yılında dönemin yönetiminden dolayı bu görevi bıraktı.
1 Haziran 1924’te de vatandaşlıktan çıkarılır.

İlmi Şahsiyetine Sadece Bir Delil
Onun ilmi şahsiyetinin büyüklüğüne yaşanan şu olay delildir:
“Şeyhülislâm iken, makama bir adam gelir ve “benim bazı sorularım var, cevap verin” der. Orada bulunan ulemâ, Şeyhülislâm’a yönlendirirler. Adam, sorularımı tek tek sorayım siz cevaplandırın, deyince Şeyhülislâm:”Efendi, sen ne kadar sorun varsa hepsini söyle” der. Adam otuz kadar soruyu sıralar.
Hocaefendi başlar ve sırayı da bozmadan bütün soruları cevaplandırır.
Bu ilmi kudret ve güçlü hafıza, oradaki ilmiye sınıfını heyecanlandırır ve hepsi kalkar hoca merhumun elini öpüp tebrik ederler.”

Hicret Zorlanıyor…

Mustafa Sabri Efendi ve oğlu İbrahim Sabri, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne karşı oldukları için Cumhuriyet’in ilânından sonra 150’likler arasında yer almışlardı. (150’likler, Kurtuluş Savaşı sonrası mal varlıklarına el konularak Türkiye’den sürülen insanlara verilen isimdir.)

Romanya’da…

Türkiye’de duramayacağımı anladığımda komşumuz olan bir tüccar vasıtasıyla, Romanya’ya gidecek bir vapura bilet aldırdım. Vakti gelince gizlice sahile inip bir kenardan kayıkla vapura çıktım. Aramalara karşı, kömürlüğe inip saklandım. Kaptanla öyle anlaşma yapılmıştı. Denize açılıp Türkiye karasularını geçtikten sonra, giyindim; sarığımı sarıp güverteye çıktım.
O sırada, Romanya Kralı Karol, Bükreş’te bir cami yaptırmıştı. İstanbul’dan da bir heyet, caminin açılışına gitmekte imiş. Onlar da güvertede idiler. Mahmud Esad Efendi ile Yeraltı Camii İmamı Hafız Ali Efendi de vardı. Esad Efendi, açılışta Fransızca konuşma yapacak, Ali Efendi de Kur’ân-ı Kerim okuyacakmış. Onlar beni görünce, heyete dâhil olduğumu zannettiler. Ama onlara hiç bir şey demedim.
Romanya’ya giden Mustafa Sabri Efendi, orada da boş durmamış, İslami hizmetlerine devam etmiştir. Kırım’dan gelen Tatar gençlerine usul-i fıkıh ve belâgat okutmaya başlar. Daha sonra ailesini de yanına aldıran Mustafa Sabri Efendi’nin durumu tam iyiye gitmekte iken, I. Dünya savaşında Osmanlı devletinin müttefiki olan Alman ordusu Bükreş’i işgal edince, İttihatçılar da Mustafa Sabri Efendi’yi yakalayıp hapse götürürler. Bir süre Romanya’da hapis yatar. Daha sonra da İstanbul’a, oradan da Gemlik’e götürürler.

Yunanistan’da…

Mustafa Sabri Efendi, Merhum Ali Ulvi Kurucu’ya Kahire’de iken Romanya ve Yunanistan hatıralarını şu şekilde anlatmıştır: “Romanya’da kalamadık. Tanıdık kimse, fazla Müslüman yok. Daha müsait bir muhit olarak, Yunanistan’a geçtik. Talebe okuturuz, gazete çıkarırız, bir işler görebiliriz. Yazdıklarımız, belki Türkiye’ye girebilir, diye düşündük. Evi Doktor İbrahim Temo adında biri vesilesiyle kiraya verdik. Buradan hiç olmazsa ekmek paramız çıkar, diye seviniyoruz. Belli bir süre sonra kira parası gelmeyince Doktor İbrahim Temo’nun uyanık davranarak imzamı taklit ettiğini ve evi sattığını duyduk.”
Ali Ulvi Kurucu bu konu hakkında hatıralarında şunları anlatır:”Mustafa Sabri Efendi,Yunanistan’daki hatıralarından bahsederken Gümülcine’de bulunan Başmüftü Nevzad Efendi’den bahseder: “Bazen bir insan, bir ülkeye bedel oluyor” der, anlatırdı: “Müftü, kendisini Yunan Hükümeti’ne övmüş olduğundan hükümet baskı yapmıyordu. Müslümanlar üzerinde de tesiri kuvvetliydi. Kendisiyle görüştük. Böyle böyle bir gazete çıkaracağımızı söyledik. Hem kabul etti hem de elinden gelen yardımı yaptı. Bize ev, ayrıca gazete için yer temin etti. “Yarın”ı çıkarmaya başladık. O zat sayesinde devam da edebildik. Müftü Efendi, gazeteyi sınırdaki çiftçiler, köylüler vasıtasıyla Türkiye’ye de sokuyordu. Bosna Hersek’e de gönderiyordu. Çok gayretli bir adamdı.
“Yarın”ın içeri girmesinden, dağılıp okunmasından,Türk hükümeti rahatsız oldu. Tenkitlerimizden hoşlanmadı. Bunun için Yunan hükümetiyle görüşmelerde bulundu ve gazete yasaklandı.”

Ve son hicret yeri… Mısır

“Yunanistan’da yapılacak işimiz kalmadı” diyerek, bir Müslüman ülkeye gitmek istemiş. Fakat hiçbirinden vize alamamış… 

Kendisi şöyle diyor: “Birkaç ay süren bu sıkıntılı zamanda, beni bir korku sardı. Atina’da ölürsem, beni nereye gömecekler? Bir şeyhülislâm, Hıristiyan mezarlığına mı gömülecek? Bu birkaç ay, ömrümün en felâketli zamanı oldu. Çok evham ettim…”
Sonunda çaresiz kalan Mustafa Sabri Efendi, oğlu İbrahim Sabri ile birlikte Mısır konsolosuna giderler. Mustafa Sabri Efendi Arapça, İbrahim Sabri Bey ise Fransızca olarak dertlerini anlatırlar. Durumdan etkilenen konsolos: “Ey Allah’ım! Bu hâl Papa’nın başına gelseydi, Hristiyan dünyasının alâkası bugün ne olurdu acaba? Bu ne zillettir yahu. Bütün mes’uliyeti ben üzerime alıyorum. İsterlerse bu vazifeden beni atarlar, isterlerse hapsederler; siyasi cinayet işledim diye asarlar… her şeyi göze alıyorum…” diyerek büyük bir üstünlük ve cesaret göstererek Mustafa Sabri Efendi’ye yardım eder.

Mısır’a Geliyor

Hayatı çilelerle dolu olan Mustafa Sabri Efendi 1922 senesinde ailesi ile birlikte Kahire’ye yerleşir. Bu artık O’nun son hicreti olmuştur, fakat sıkıntılı günler bitmez. Kahire’de de çok zor günler geçirirler.

Çaydanlıkta Fasülye Pişirme

Bir Osmanlı Şeyhülislâm’ı olarak Mısır’da geçirdiği çok sıkıntılı geçen ilk yıllarını Ali Ulvi Kurucu anlatıyor:
“Hoca Efendi ve oğlu İbrahim Bey, aileleriyle birlikte Mısır’a giderler. Mısrul Cedîde mahallesinde bir ev bulup yerleşirler. Fakat maddi sıkıntı had safhada. Mustafa Sabri Efendi, ilk birkaç ayı nasıl geçirdiklerini, ne yiyip içtiklerini anlatırmış. Bunlardan hiç şikâyet etmez, anlatırken de gülermiş.
En ucuz şey kuru fasulye imiş. Sabri Efendi bir çuval kuru fasulye almış. Başka bir şey alacak paraları yok. Kap olarak yalnızca bir çaydanlıkları varmış. Fasulyeyi bu çaydanlıkta kaynatıp pişirip yerlermiş. Sonra yıkayıp çay yaparlarmış.Birkaç ay böyle geçinmişler.Nihayet oğlu İbrahim Sabri Bey, bir Ermeni ayakkabıcının yanına gidip çırak olarak çalışıncaya kadar sürmüş.Sonra vakıflardan geçimini sağlayacak bir maaş bağlanıp kıt kanaat geçinmiş.”
Kahire’de kaldığı evi bir okul haline getirdi.
Vefat ettiği 1954’e kadar Kahire’de yaşayan Mustafa Sabri Efendi; verdiği dersler, yaptığı sohbetler, yazdığı makaleler ve kitaplarla Mısır’lıların olduğu kadar İslam dünyasının takdirle takip ettiği bir kişi olarak hayatını tamamladı.

Torunu Mısır’daki Hayatını Anlatıyor

Dedesini on iki yaşına kadar görebilen Şeyma Sabri onun Mısır’daki yaşantısı hakkında bize şöyle der: “Dedem çok nazik, hassas, kerim bir zattı. Onunla beraber yaşarken evimiz sürekli açıktı. Ezher talebeleri, aydınlar, yazarlar gelir, siyasetten, dinden konuşurlardı. Dedemi hep yazarken görürdük” der.

İlme Düşkünlüğü

Yaşlılığında ellerinin titremesi yazmasını son derece zorlaştırmasına rağmen bundan vazgeçmedi. Onu Allah yolunda kınayanların kınamasından çekinmezdi. O şunu söylerdi: “İslâm düşmanlarından, insanları İslâm’dan uzaklaştırmaya çalışan bin kişi benim karşımda olsa onlardan korkmam. Çünkü biliyorum ki Allah benimle beraber ve ben gücümü O’ndan alıyorum.”
“Ben yirmi iki yaşımda müderris oldum, hâlâ ilme doyamadım.” diyen Mustafa Sabri Efendi, halkının ilim öğrenmemesi karşısında üzülür ve şöyle derdi:“Dinin ilk emri ‘Oku!’ olan bir millet, nasıl câhil kalır, kalabilir?” (M.Ertuğrul Düzdağ, Üstad Ali Ulvi Kurucu Hatıralar 2, Kaynak Yay. s.51)
Yaptığı sohbetlerde kendisini samimi bir şekilde dinleyen gençlerden etkilenerek “Ah keşke, ben de sizin gibi talebe olsaydım.” diye iç geçiriyordu.

Dini Tahrif Edenlere Karşı Çıkıyor

Mustafa Sabri Efendi, Mısır’da Ezher Medresesi’nde bulunduğu sırada verdiği derslerde talebelere son derece faydalı oldu.
Bir Ezher âlimi şu beliğ tasvir ile Şeyhülislâm ve yardımcısı Zâhid el-Kevseri’nin Mısır’a gelişini ve getirdiğini özetlemiştir: ”Biz Mısır ikliminde hayli bunalmıştık. Bu akılcılar ve reformcu kişiler bizi şaşırtmıştı. Bir gün Akdeniz’den iki beyaz gemi zuhur etti; geldiler ve bizleri kurtardılar…”

Peygamberlerin Getirdikleri Bağlayıcıdır

Peygamberlerin getirdiklerinin kişiyi bağlayan esaslardan olduğunu şöyle dile getirmiştir:
“Peygamberlerin getirdiği dünyevî ilkeler insanlar arası münasebetlerin ana kaynağını teşkil eder. Bunların bir kısmını hukukun dışına itmek dinin ruhuyla bağdaşmaz.” (Mevkıfü’l-Akl ve’l-İlm ve’l-Âlem IV,s.161–162)
Ona göre böyle yapmalarının sebebi;”Peygamberin dâhiliğine vurgu yapan nübüvvet yorumu, nübüvveti İlâhi elçilikten çıkarıp insani düzeye indirir. Bunlardan bazılarının Peygamberlerin gösterdiği hissi mucizeleri inkâr etmeleri, Allah’ın irade ve kudretine olan imanı zedeleyici bir nitelik taşır.”
Mustafa Sabri böyleleri için: ”Bunlar anlattıkları şeylerde, başkalarına verdikleri cevaplarda, yazdıkları kitaplarda samimi değiller. Eğer samimi olsalardı, dediklerini yaşar ve hayatlarında zikzak çizmezlerdi.” demektedir.

Batıcı Düşüncelere Karşı Çıkıyor

Mustafa Sabri Efendi, Mevkifü’l-Akl ve’l-İlm adlı eserinde; ”Muhammed Abduh, Cemaleddin Efgani ve Batı’dan gelen fikri akımların öncüleri Kasım Emin, Muhammed Ferid Vecdi, Muhammed Mustafa el-Meraği, Muhammed Hüseyin Heykel, Ali Abdürrazık gibi şahısların Ezher’i karıştırdıklarını, adım adım dinsizlere yaklaşarak zararlı gelişmelere sebep olduklarını sert bir şekilde ifade etti, onların bozuk fikirlerini çürüterek sapıklıklarını ortaya koydu.
“… Yeni yetişen müslüman çocukları, çok Avrupalı bilginlerin ve filozofların isimlerini, şöhret menkıbelerini hafızalarında taşıyorlar. Bu hal kâfi gelmiyormuş gibi üstelik bir de İslam âlimlerinin bazı hatıralarda kalan şöhret artıklarını kazıyıp çıkarmak için kötülenmelerini kendilerine âdeta meslek edinenler ve bunu da güya İslam dinine hizmet şeklinde gösterenler bulunuyor!”(Yeni İslam Müçtehitlerinin Kıymet-i İlmiyesi)

Kadının Örtünmesi İslamîdir

Döneminde özellikle Avrupa’dan gelen kimselerin İslam’da kadının örtünmesi İslam’da yeri olmadığını söylemeleri üzerine kitabında onlara şöyle cevap vermiştir:“İslâmî açıdan kadının örtünmesinin gerekmediğini iddia etmek bu konudaki açık emir ve hükümleri reddetmek demektir. Kasım Emîn gibi bazı yazarların ileri sürdüğü iddianın aksine; örtünmenin bilgisizlikle alakası olmadığı gibi örtünme İslamî bir emir olup başka kültürlerden intikal etmiş bir yaşam tarzı değildir.”

Allah’ın Varlığını İnkar Edenlere Karşı Mücadele Ediyor

Dönemin Komünizm dalgasına karşı verdiği mücadele de kendisinin ümmetin problemleriyle ilgilenen bir kişi olduğunu gösterir.
Allah’ın varlığına en büyük delil olarak şunu söyler:”Allah’ın varlığını ispatlayan en önemli delil Kur’ân’da da sık sık işaret edilen gâye (yeryüzünün bir amaç için yaratılmış olduğu) ve nizam(evrendeki mükemmel düzen) delilidir. (Mevkıfü’l-Akl ve’l-İlm ve’l-Âlem II, Beyrut, 1981, s. 343–386)
Yine aynı kitabının başka bir yerinde gözle görmediği bir şeyin varlığını inkar edenlere şunları demektedir:
“Maddeci(materyalist)lerin, inkar düşüncesini Allah’ı duyularla algılamanın imkansızlığına dayandırmaları da mantıkî bir temele oturmaz. Çünkü duyularla algılanmamak, var olmama sonucunu gerektirmez.“

Eserleri

Yeni İslâm Müctehidlerinin Kıymet-i İlmiyyesi
Mûsâ Cârullah Birgivi’nin cehennem azabının ebedî olmadığını savunan Rahmet-i İlâhiyye Burhanları adlı eserine reddiyedir. (Bedir Neşriyat tarafından 1998’de tercüme edilmiştir.)
Dinî Müceddidler yahut Türkiye için Necat ve Î’tiîâ Yollarında Bir Rehber:
“Yeni Müslümanlar” adını alan Haşim Nahit ve arkadaşlarının İslâm’da reform yapılması gerektiğine dair görüşlerine karşı yazılmıştır. (Türkçe’ye tercüme edilmiştir.)

En-Nekîr Alâ Münkiri’n-Ni’me Mine’d-Dîn ve’l-Hilâfe ve’l-Ümme:
Çağdaş İslâm-siyaset düşüncesi ve hilâfet-siyaset ilişkisiyle ilgili konuları ihtiva eder.(Hilâfetin İlgasının Arka Plânı adıyla İnsan Yayınları tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir.)

Mes’eletü Tercüme-ti’l-Kur’ân:
Namazda Kur’ân’ın Türkçe mealinin okunması teşebbüslerini savunanlara karşı bir reddiyedir.(Süleyman Çelik, Kur’ân Tercümesi Meselesi adıyla Türkçeye çevirmiştir. Bedir Yayınları, İstanbul, 1993)

Mevkıfü’l-Beşer Tahte Sultâni’l-Kader:
Kader ve irade hürriyetine ilişkin görüşlerin tartışıldığı eserdir.(İsa Doğan, İnsan ve Kader adıyla bu eseri tercüme etmiştir. Kültür Basın Yayın Birliği, İstanbul, 1989)

El-Kavlü’l-Fasl Beyne’llezîne Yü’mimûne Bi’l-Ğayb Ve’llezîne Lâ Yü’minûn:
Mevkıfü’l-Akl adlı hacimli eserinin özeti mahiyetinde olup pozitivizmin yayılmasından sonra İslâm dünyasında nübüvvet, hissî mucizeler, kıyamet alâmetleri ve âhiret konularında yapılan yanlış yorumların eleştirisini kapsar. (Kahire, 1361, 1407/1986)
Bu eseri basmak istediğinde maddi güçten yoksundur, Hasan El-Benna ile sıkı dosttur kendisi, ondan yardım ister ve basılır.
Hoca Efendinin bu kitaplarının yanı sıra, çeşitli dergi ve gazetelerde yazdığı makaleleri de kitaplaştırılmıştır.
Onun Diliyle İnsanlık Alemindeki Beş Kimyasal Bomba
“Yahudiler insanlık âlemine beş tane kimyasal bomba veya hidrojen bombası atsalar, beş tane küfür ve dalâlet önderi Yahudi âlimin icra ettiği tesiri yapamazlar. Bunlar Komünist Marx, Evrimci Darwin, Avusturya´lı Freud, Fransalı pozitivist Auguste Comte ve Sosyolog Durkheim´dir. Bunlar insanlık âleminin akıl, düşünce, anlayış ve ahlâkını perişan eden insanlardır. Yahudiler bu insanları büyüttüler, insanların gözünde yücelttiler ve neticede bunları küfre öncülük edecek kişiler olarak karşımıza çıkardılar. Bugün bize düşen onlarla savaşmak ve mücadele etmektir. Zira dinimiz bize küfre öncülük edenlerle savaşmayı emrediyor. Ben yakinen biliyorum ki bir gün gelip bunların maskeleri düşecek ve ilim adına işledikleri cinayetler ortaya çıkacak. Çünkü ‘Hakk´ın dışında dalâletten başka bir şey yoktur.” (Yunus, 32)

İlim Ehlinin Dilinden
M. Salih Ekinci Hocaefendi:”Asrın en büyük mütekellimidir diye söylenirse, mübalağa değildir. Çok büyük muhakkik bir zattır. Kelam ilminde müçtehid olduğunu kendisi de iddia ediyor. Ehildir de. Kelam ilminde bu seviyeye ulaşmıştır.”
“Bir de, Mısır’da modernistlere karşı en büyük mücadeleyi veren bir zattır.”
Ali Ulvi Kurucu: “Mustafa Sabri Efendi, yaradılışından mücadeleci, gördüğü bir haksızlığa razı olmayan, hak bildiği şeyi müdafaadan, fikrini beyan etmekten çekinmeyen bir zat idi.” demektedir. Mısır’da öğrenci iken kendisi şöyle anlatıyor:“Cuma günleri mektebimiz tatildi. Perşembe akşamlarını iple çeker, hasretle beklerdik. Diğer arkadaşlar;”Nil kenarına gideceğiz, bahçelere gideceğiz” diye hazırlık yaparlarken, bizler de:”Sabri Efendi’yi ziyaret edeceğiz, sohbetinde bulunacağız” diye heyecanlanırdık.
Hakkında söylenecek en doğru söz şudur: O, büyük bir mücahitti ve hayatını Allah yolunda cihatla geçirdi. Onun mücadelesinin özü şuydu: Kur’ân, beşerî hayatın her safhasında, her cihetinde yegâne düsturdur. İslâm, insanları dünya ve Âhiret’te saadete erdirecek yegâne dindir, yegâne nizâmdır, hayat şeklidir. Allah’ın indirdiğiyle hükmetmemek ise küfürdür; Allah ve Rasul’ünün yolundan sapmakdır.”

el-Kavlü’l-Fasl Adlı Eserinin İbretlik Basım Olayı
Ali Ulvi Kurucu anlatıyor:”Bu kitabın basılması hâdisesi şudur: Doktor Muhammed Hüseyin Heykel Hayatü Muhammed isimli kitabını neşrettiği vakit, bütün İslâm âleminde ve özellikle Mısır’da büyük rağbet gördü. Ezher ulemasından bazıları yanlarında bu kitabın bir nüshası olduğu halde hocamıza geldiler ve bu kitapta Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) mucizelerini inkâr ettiğinden ve birçok Hadis ve siyer kitabını karaladığından, müsteşriklerin sözlerine itimad ederek o kaynakların müellifleri ve râvilerini ta’n ettiğinden şikayette bulundular.Üstadımız Mustafa Sabri Efendi’den bu kitaba eleştiri ve reddiye mahiyetinde bir kitap yazmasını talep ettiler. Hocamız da kitabı aldı ve mütalaa etti.
O günlerde Mahmut Şeltut, ”Risâle” isimli dergide bir veya iki makale yayınlayarak, Kur’ân’da hakkında nass bulunan Hz. İsa Aleyhisselâm’ın göğe yükseltilmesi meselesini ve kıyâmet alâmetlerinden biri olan âhir zamanda yeryüzüne nüzulünü inkâr etti. Sabri Efendi de kendisine cevaben bir makale yazıp yayınlamak üzere “Sekafe” isimli dergiye gönderdi. Bunu yayınlamadıkları gibi okuyucuların gözünden de sakladılar. Hocamız da dediler ki “İş bu raddeye kadar gelmişse biz susacak değiliz, zira hakkı söylemekten susan dilsiz şeytandır.”
Sonra Mevkıfu’l-‘Akl [5] isimli kitabı üzerine yoğunlaştı. Kitabın nübüvvet ve mucizeye dair üçüncü babını daha derinlemesine ele alıp genişletmek sûretiyle müstakil bir kitap haline getirdi.

Kitap basılma safhasına geldiğinde karşımıza –hocamız, oğlu, ben, ve birkaç yakın dostu– kağıt ve basma problemi çıktı. Zira bunu kaldıracak maddi gücümüz yoktu.
Şeyh Hasan el-Benna’ya gittim, ona hâdiseleri anlattım çok etkilendi. Ertesi gün kendisiye birlikte hocamızın ziyaretine gittik (aralarında sıcak bir bağ vardı). Mes’eleyi detaylıca müzakere ettiler ve neticede kitabı basmaya karar verdiler. Hasan el-Benna kitabın isminin “İki imanın arasını kesin olarak ayıran söz: Gaybe inananların imanıyla gayba inanmayanların imanı” olarak yayınlanmasını teklif etti. Kendi payına düşen iki yüz kitabın basılma parasını verdi. Biz de gazetelere ilan verdik; bu, kitabın basılmasına ortak bulabilmek için verilmiş bir ilandı ve iştirakin bedeli on Mısır kuruşu idi. İlanları verdikten sonra kitabın ismi konusunda hocamız biraz rahatsızlık duydu. Mucizeleri ve gaybı umumen inkâr eden kişi ona iman etmiş sayılmaz. Bu sebeple de iman sıfatını onlara izafe etmek doğru değildir. Bu sebeple de hocamız kitabın isminde değişikliğe gitti ve ismini “Gaybe iman edenlerle etmeyenlerin arasını ayıran nihai söz” olarak değiştirdi.
Baskı ile ilgili teklifleri topladıktan sonra kağıt satın aldık. Yanımızda kitabın el yazısı nüshasıyla birlikte Kahire’deki İsa el-Bâbî el-Halebî matbaasına gittik.
Baskıyı yapacak kişilere kitabı gösterdiğimizde hocamızın yazısını okuyamadıkları için kitabı basamayacaklarını söylediler.
Çünkü, Allah çok rahmet eylesin, hocamız o zaman yaklaşık seksen yaşlarındaydı ve ellerinin titremesi nedeniyle yazısı bozuktu. Muhakkak yayınlanması gerektiğini düşündüğü bu kitabının yayınlanamayacak olması sebebiyle çok üzülmüştü. Bunu görünce gönüllü olarak kendimi bu işe verdim ve kendi el yazımla kitabı baştan sona tekrar yazdım, gönderdim; bu şekilde kitabın baskısı yapılabildi.

İbrikte Saklanarak Yazılan Kitap

Ali Ulvi Kurucu anlatıyor:
Şeyhu’l-İslâm Romanya’da hapse atıldığında Musa Carullah’ın “Rahmet-i İlahiye Burhanları” isminde Türkçe bir kitap telif etti. Bu kitabın ileri sürdüğü fikir şuydu: Kâfirlerin ebedî cehennemde kalmasına Allah’ın rahmeti müsaade etmez; Allah buna razı da olmaz. Bu kitap Türkiye ve Rusya’daki Müslümanlar arasında epey revaç buldu.Tabii ki o zamanlar Rusya’da yaşayan Müslümanlar ona reddiye yazabilecek durumda değildiler.
Dönemin Romanya Müslümanları müftüsü Kazanlı Halil Efendi yanında bu kitapla hocamızın yanına geldi. Kitabı kendisine uzatarak dedi ki “Muhterem Üstadım, üzülerek ifade edeyim ki bu kitap,Müslümanlar arasında çok büyük fikri rahatsızlığa ve uzun münâkaşalara neden oldu. Zat-ı âlilerinizden istirham etsek, bu kitabı bir inceleseniz de ilmî manada hak ettiği şekilde bir tenkide tâbi tutsanız.”
Hocamız bu kitabı aldı ve mütâlaa etti… tabi kitabın derinlemesine incelenmesi, bütün muhteviyatının tahlili için uzunca bir vakte ihtiyaç olduğunu gördü.
Gerçekten de hocamız kitabı iyice okuyup tahlilini yaptıktan sonra mum ışığı altında kitaba reddiye yazmaya başladı. Çok küçük harflerle elindeki kağıtlara sığdırmaya çalışarak yazmış, zira başka kağıt elde etme imkanı yoktu. Bu kağıtların da elinden alınmasından çok korkuyordu, çünkü burası hapishaneydi ve bu yazıları alabilirlerdi.
Hocamız bu yazdıklarını nasıl muhafaza edeceğini düşünmeye başlamıştı ki aklına güzel bir fikir geldi. Kendisini düzenli olarak ziyarete gelen Kazanlı Halil Efendi’den kağıtları alıp güvendiği emin bir bakırcıya gidip kendisine güzel bir abdest ibriği yaptırmasını, ibriğin alt tarafında gizli bir bölme olmasını ve içerisine bu kağıtların güzelce gizlenmesini, ardından da belli olmayacak şekilde lehimlenerek kapatılmasını ve ibriğin kendisine getirilmesini rica etti. Halil Efendi hocamızın istediklerini aynen yapıp ibriği hocamıza getirdi, hocamız da hapiste kaldığı altı ay süresince ibriği muhafaza etti.

Türkiye’deki Sultan’ın emriyle İstanbul’a getirildiğinde bu ibriği de yanındaydı. Sonra Bilecik’te zorunlu ikâmete tâbi tutuldu. 1918’den Birinci Dünya Savaşı’nın bitimine kadar Bilecik’te sürgün’de yaşadı. Sonra İstanbul’a geldi, ibriği açtı ve kağıtları içerisinden çıkardı. Ardından 1919’da Yeni İslâm Müctehidlerinin Kıymet-i İlmiyyesi isimli bu kitabını neşretti.

Seyyid Kutub Hakkında

Seyyid Kutub, hocamızın ömrünün son demlerinde İslâmî içerikli yazılar yazmaya başlamıştı. Onun yazdıklarını okur,hidayet üzere sabit-kadem olması ve muvaffâkiyeti için dua ederdi. Onun hakkında “Edebi ve üslubundaki yükseklik ona fayda sağlayacaktır. O iyi bir edip olmasa yazdıkları bu dereceye ulaşamazdı; bu çekiciliği ve ruhâniyeti de elde edemezdi.” derdi.

Vefatı

Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi, 12 Mart 1954’te sabahında Kahire’de ahirete irtihal etmiştir.
—————————-
Kaynaklar
Yusuf Şevki Yavuz, “Mustafa Sabri”, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 31, İstanbul 2000, s. 350- 353
Mustafa Sabri Efendi (1869-1954) 1-2-3 Makalesi, Nurgül Dere