Müslümanların gerilemesiyle batı dünyasında; Öğretmenler örnek olmayı kaybetti. Yöneticiler adaletli olmayı. Anneler; kocalarına karşı sadakati, çocuklarına karşı şefkatli olmayı kaybettiler. Babalar otoriteyi, korumacılığı ve saygı duyulmayı kaybettiler. Kız çocukları hayâlı ve iffetli olmayı, böylelikle hainlerin gözleri ve azalarından azat olunmayı ve bunun neticesinde de mutlu ve huzurlu bir yuva kurma hayalini kaybettiler. Erkek çocukları onuru, haysiyeti, ciddiyeti, saygıyı ve sorumluluğu kaybetti. Dedeler ve nineler geçmiş tecrübelerini torunlarına aktarma umutlarını kaybettiler…

İslâm, yönetim olarak ikiye ayrıldığı zamandan itibaren gerilemeye başlamıştır. Bu ikiye ayrılış din ile siyasetin ayrılma durumudur. Bu ayrılma sebeplerinden ise en önemlisi İslâm devletlerinin başına ve önemli mevkilere ehliyetsiz, liyakatsiz, sorumlulukların idrakinden aciz olan kişilerin gelmelerinden kaynaklanmaktadır. Bu kişiler hem dini hem de ahlaki terbiyeden yoksun olmaları, İslâm’ın ahkâmını ve talimatlarını derince kavrayamamaları, cahiliye kalıntılarının temizlenmemesi, felsefi akımlardan etkilenmeleri, Allah yolunda cihattan geri durmaları, konulara sığ bakarak daha geniş bir çerçeveden bakamamaları gibi birçok olumsuzluklara sahiptirler. İşte bu kişiler İslâm ümmetinin başına halife veya lider olarak geçtiğini düşünürsek, çöküşün başlangıç noktasını da tespit etmiş oluruz. Kuran ve sünnetin sosyal hayattan uzak olması farklı yaşam biçimlerini de beraberinde doğurmuştur. Bununla beraber; tembellik, batı özentiliği, değerlerin bozulması, bidat ve hurafelerin din gibi gösterilip yayılması, dünya sevgisi, ölüm korkusu gibi hastalıklar topluma sirayet etmiştir. Bu sirayet ile hastalık ağırlaşmış ve istikametten sapılmıştır. Bu hastalıkların en önemli sonuçlarından biri ise her gün daha da vahim bir durum alarak hiç durmadan ilerleyen ahlaki çöküntüdür.

Ahlaki çöküntü Müslüman beldelerine, Avrupa’dan yayılmıştır. Bu yayılmaların sebepleri arasında İslâm hilafetinin çöküşüyle başsız kalan İslâm beldelerine musallat olan Avrupa ülkelerinin sömürgeleştirmeleri görülmektedir. İslâm hilafetinin ilgası ve öncesi ile İslâm, sosyal hayattan uzaklaştırılmıştır. Böylelikle Allah ile bağı kesilen insanlar çeşitli bağlara yönlendirilmiştir. Bu yönlendirilme ile insanların fikri olarak kısırlaştırılması, uyutulması, pasifleştirilmesi hatta dinden döndürülmesine şahit olunmuştur. İslâm’ın idare olarak yeryüzünden geçici olarak kalkması sadece Müslümanların yaşadıkları beldelerin etkilenmesi ile sonuçlanmamıştır. Aslında batı kendi eli ile bindiği dalı kesmiş, içinde iken oturduğu evi kundaklamış, derin sularda seyrederken bindiği gemiyi delmiştir. Ancak bunu akıl edecek şuura ve ferasete sahip olamadıklarından, hala farkına varmış değillerdir. Ahlak sadece Müslüman kadın ve erkeklerin takınacakları tavırlar ya da kriterler değildir. Aksine evrensel bir yaşayıştaki, tutum ve davranış biçimlerinin içinde bulunduğu izzetli bir duruş ve şerefli bir kimliktir. Batı ülkeleri ise izzet ve şereften yani ahlaktan yoksundurlar. Bu durumun en önemli sebebi ne yazık ki, Müslümanların dünya sahnesinden gerilemesidir. Müslümanların gerilemesiyle dünya insanları örnek şahsiyet ve örnek toplum yapısından mahrum kalmışlardır. Dünya insanlarının en büyük kaybı tabii ki, İslâm dini ile şereflenmemektir. Tek bir ilaha boyun eğmeyerek, belki de yüzlerce ilah statüsüne çıkardıkları şahıs, kurum, canlı ve cansız her türlü nesnenin tahakkümü altına girmişlerdir. İslâm dininden yoksun kalan birey ve toplumlar iman nimeti ile de tanışamamışlardır. Böylelikle kalpte her zaman manevi bir boşluk oluşmuş ve bu boşluğu ise her türlü maddi nesne ile kapatmaya çalışmışlarsa da yapamadılar ve yapamayacaklardır. Allah Teâlâ, iman nimetinden mahrum kalanları kuranda şu şekilde tasvir buyurmuştur: “Allah, her kimi doğruya erdirmek isterse, onun göğsünü İslâm’a açar. Kimi de saptırmak isterse, onun da göğsünü göğe çıkıyormuşçasına daraltır, sıkar. Allah, inanmayanlara azap (ve sıkıntıyı) işte böyle verir.” [1]

Kalpleri bir türlü huzur ve sekinete ermeyen fertler ve bu fertlerden oluşan toplumlar meydana gelmiştir. Düşünün ki, kalpleri huzur nedir bilmeyen bu insanların; olgun, erdemli, adaletli, vefalı, insaflı, merhametli, dengeli, barıştan yana bir tutum ve davranış sergilemeleri mümkün müdür? Tabii ki mümkün değildir.  Rönesans’tan önce zalim rahiplerin ellerinde can çekişen maneviyatlarını rahiplerden kurtarmak ve farklı bir boyuta taşımak yerine maneviyattan yani dinden tamamen uzaklaşmışlardır. İlahi bir çizgisi olmayan batılılar, kendi çizgilerini kendi elleri ile çizerek önce kendilerine tapınmaya başlamışlardır.  Kendi akıllarına tapınan batılılar fenni ilimlere saldırmış ve makine icat etmek için yarışmışlardır. Artık yeni bir din oluşturan batılılar yeni dinine Modernizm ismini vermişlerdir. Modernizm dininin ilahları ise kendi elleri ile yaptıkları makinalara dönüşmüştür. Bu yeni ilahlarına sunakta kurban sunmak adına ülkeler işgal edilmiş, halklar sömürülmüş, yer altı ve yer üstü kaynakları tarumar edilmiş, ırzlar kirletilmiş, insanlar hayvandan daha az değere köleleştirilmiştir. Modernizm dininin ahlak kavramı işte budur. Pozitif ilimlerde ileriye gidildikçe bir o kadarda insanı insan yapan değerlerden uzaklaşılmıştır. Çünkü batılılar ve müttefikleri dünya hayatına maddi bakış açısı ile bakmakta ve ona göre yol izlemektedirler.

Müslümanların dünya üzerinde gerilemesiyle dünya insanları önce İslâm’ı, sonra imanı ve daha sonra ise iman ile ortaya çıkan güzel ahlakı kaybetmişlerdir. Ahlakı, bireyler kaybettikten sonra aile düzeni ortadan kalkmıştır. Aile düzeni ortadan kalkan bir toplumda ahlaklı nesillerin yetişmesi son derece zordur. Herkes bilir ki ahlakın temellerini atan aile kurumudur. Bu yüzden şeytan ve aveneleri aile kurumunun ortadan kalkması için mücadele etmektedirler. Alman bir papaz, Avrupa’daki ailenin durumunu şu sözlerle ifade etmiştir: “Ne tanrının kuralları ne de kilisenin uyarıları ne insanlık tarihinin tecrübeleri ne de saf mantık biz Avrupalıların aile ve evlilik kurumlarını yıkmamızı engelleyebildi.”

Her yapılan evliliğin %50 ’si boşanma ile sonuçlanıyor (yıllardır rekor kıran en “çağdaş” kentimiz İzmir’de son verilere göre % 30 gibi rakamla Avrupa’ya yaklaşılmış) Boşanma davaları %80 kadınlardan geliyor, çocuk velayeti % 90 annelere veriliyor. Bu boşanmalardan her yıl 160,000 çocuk etkileniyor. Her gün 500 çocuk boşanma kararlarından genellikle babasından zorlan ayırılıyor. Her 4 aileden biri tek ebeveynli (genelde anneli) yetişiyor – 1,6 milyon aile 2007 yılında devamlı babasından irtibatı kesilen çocuk sayısı 2,2 milyona ulaştı. Aile mahkemelerinin kadınlardan yana karar verme eğiliminden dolayı babaların çocuklarını görme hakkından bile mahrum bırakılarak babasız nesiller yetişiyor. Nafaka ödeme şartı olmasına rağmen annelerinin intikam alarak ve feminist düşüncesi etkisinde her erkeğe nefretle yaklaşan aile mahkemeleri bu yaygın babalarından yabancılaştırma eylemleri hem çocuklarda hem de evladından ayrılan babalarda büyük psikolojik yaralar acıyor. Bilinen çocuklarda yaratılan büyük psikolojik sorunların yanında bu şekilde ailelerinden ve evlatlarından dışlanmış ve yasalarda hakkını alamayan babalarda depresyon, iş yerinde verimlilik düşüşü ve intihara kadar giden sonuçlara yol acıyor. Dolayısıyla erkeklerin %50 böyle bir sömürülmekten çekindikleri için hiç çocuk sahibi olmamayı tercih ediyorlar. Her doğan çocuğun %33 evlilik dışı doğuyor (bu oran AB genelinde %38 ve 20 yıl önce sadece %15’di) Aile fertlerinde iki tarafta da aldatma olayları o kadar olağan olduğundan dolayı tahminlere göre evliliklerde doğan çocukların %26’nın babası başkası olduğuna inanılıyor. İlginçtir bundan dolayı zaten boşanmalarda perişan olan çocukları korumak için 2006’da Almanya’da anneden onaysız gizli babalık DNA testi yapmak kanunen yasaklanmıştır. Çoğu büyük şehirlerde hanelerin ancak %15-20’inde çocuk yaşıyor.

Her Avrupa ülkelerinden Türkiye’ye giden ilk fark ettiği olaylardan biri mutlaka sokaklarda oynayan çocukların fazlalığı olmuştur. Bu durumu Federal Almanya’daki bazı duyarlı sosyologlar, ülkenin 2. Dünya harbinden sonraki en büyük psikolojik ve sosyal kitle faciası olarak tanımlıyor.[2] Anne şefkatinden ve baba gölgesinden uzak çocuklar yetişiyor. Anne – baba terbiyesi almamış, sevgiden uzak yetişmiş bir bireyin merhametli ve diğer erdemli davranışlara sahip olması kesinlikle beklenemez. Zaten beklenmediğinden merhametten uzak ahlaksız bir nesil ortaya çıktı. Bu nesil Müslüman beldelerinde sivil halk üzerinde terör estirmektedir. Aileden yoksun bireyler nefislerinin köleleri haline gelmiştir. Kölelik sadece hevaya tabii olmak olarak düşünülmemelidir. Müslümanların gerilemesiyle kölelik daha da modernleşerek devlet eliyle ya da devletin dirsek teması içinde olduğu derin yapılarla yürütülmektedir. Özgür Yürü Vakfı’nın (Walk Free Foundation) Küresel Kölelik Endeksi Raporu «modern zaman köleliğinin» gelişmiş ülkelerde daha yaygın olduğunu ortaya koydu.

Raporda modern kölelik; “insan kaçakçılığı, zorla çalıştırma, borç esareti, zorla evlendirme, cinsel istismar, çocukların satılması ve istismarı ile köleliğin kendisi” olarak tanımlanıyor.

Gelişmiş ülkelerde modern kölelerin sayısının düşünülenden çok daha yüksek olduğu vurgulanan raporda, ABD’de 403 bin modern köle bulunduğunun öngörüldüğü aktarıldı. [3]

Müslümanların dünyada gerilemesiyle calutların ve Firavunların sayısı arttı ve halklara tebelleş oldular. İnsanları gönüllü ya da zoraki bir şekilde köleleştirdiler. Böylelikle ahlaklarından tavizler vermişlerdir. Ahlakın dibe vurduğu batılı ülkelerde zinanın aleni bir şekilde serbest olması bile tecavüzlerin önüne geçememiştir. Amerika Federal Sağlık Bakanlığı’nın resmi raporuna göre 18 yaşındaki kız öğrencilerin yüzde 28’i bakire, yüzde 72’si fuhuş içindedir. 15 yaşındaki kızların yüzde 40’ı fuhşa bulaşmıştır. Ve 25 öğrenciden biri AIDS ya da cinsel hastalıklardan birine yakalanmış durumda. ABD Tecavüzlerle Mücadele Merkezi’nin resmi raporuna göre ABD ülke dâhilinde dakikada, 1,3; günde 1900 ve yılda 683 bin kadın ve kızın ırzına tecavüz edilmektedir. Bu rakam polise intikal eden kayıtlardır. Şikâyet etmeyenler bunun dışındadır. Her 8 kız ve kadından biri tecavüze uğramaktadır. Tecavüze uğrayanların yüzde 62’si 18 yaşından küçük. Bunun yüzde 29’u ise 11 yaşından küçüktür. ABD’de günde 9077 civarında çocuk doğmakta olup bunun 1282’sinin babası belli değildir. Evlilik dışı doğum en az yüzde 30 ya da bazı kaynaklara göre yüzde 45’dir. Doğan her 10 çocuktan en az 4’ü evlilik dışıdır. Evlilik dışı doğum ile babası belli olmayan doğum ayrıdır. ABD eski Başkan Yardımcısının verdiği bilgiye göre 250 milyon ABD nüfusunun 64 milyon 250 bini evlilik dışı doğum neticesidir. Kayda geçen ve geçmeyen cinsi taciz (ırza tecavüz) yılda 5 milyon sayısını bulmaktadır. Tecavüz sadece yetişkinlere ve sadece bayanlara yönelik de değil; erkek çocukların yüzde 22’sinin küçükken ırzlarına tecavüz edilmektedir. [4] ABD’de kadınların yaklaşık yüzde 20’si yaşamlarının bir noktasında tecavüze ya da tecavüz girişimine hedef oluyor. Amerika’da dakikada 24’den fazla insan tecavüze, şiddete veya ısrarlı izlemeye maruz kalıyor. Bu nitelikte 12 milyon suç duyurusu yapıldığı belirtildi. Araştırmaya göre, önceki bir yıl içinde Amerika’da 1 milyonu aşkın kadın, tecavüze uğradığını bildirdi. 12 milyonu aşkın kadın ve erkek, geride kalan bir yıl içinde, cinsel partnerlerinin tecavüz ve fizikî şiddete hedef olduklarını bildirdiler. Irza geçme denilen bu tecavüzden erkekler de paylarını alıyorlar. Tahminen her 71 erkekten birinin hayatlarının bir noktasında tecavüze uğradığı ortaya çıktı. Erkek tecavüz kurbanlarının yüzde 25 kadarına, 10 yaşında veya daha da küçükken tecavüz edildiği belirlendi. [5]

Demokrasinin hâkim olduğu ABD’nin bazı eyaletlerinde, Avrupa ülkelerinin birçoğunda eşcinsel evliliklere, evli çiftlerin sahip olduğu bütün haklar verildi. ABD, dünyanın en çok tecavüz vakası yaşanan ülkelerinden biri. Amerika’da her 2 dakikada bir cinsel saldırı yaşanırken, her yıl 250.000 kadına saldırı olayı yaşanıyor. Fransa’da her 4 günde bir kadın öldürülüyor ve her yıl 25.000 kadın tecavüze uğruyor. İtalya’da ise, her üç günde bir kadın sevgilisi, eşi ya da eski eşi tarafından öldürülüyor. Hollanda da her beş kadından biri, erkek arkadaşının şiddetine uğruyor. Boşanma oranları Rusya’da %33, İngiltere’de 32, Fransa’da 19 gibi yüksek rakamlardır. Müslümanlara muasır medeniyet olarak gösterilen Avrupa’da, anne ve babasıyla sapık ilişki içinde olan insan sayısı tüm engellemelere rağmen %8 gibi yüksek bir orandadır.

Sonuç olarak şunu diyebiliriz ki; dünya insanları, Müslümanların gerilemesiyle İslâm ve iman nimetini kaybetti. Sonra ahlakın tarlası olan aile kurumunu kaybetti. Sonra erdemli bir birey olmayı kaybetti. Gıybetin olmadığı bir kardeşliği kaybettiler. Vefalı bir komşuluğu kaybettiler. Tüccarlar, elinin altındakilerin onurunu düşünmeyi kaybetti. Öğretmenler örnek olmayı kaybetti. Yöneticiler adaletli olmayı kaybetti. Anneler; kocalarına karşı sadakati, çocuklarına karşı şefkatli olmayı kaybettiler. Babalar otoriteyi, korumacılığı ve saygı duyulmayı kaybettiler. Kız çocukları hayâlı ve iffetli olmayı, böylelikle hainlerin gözleri ve azalarından azat olunmayı ve bunun neticesinde de mutlu ve huzurlu bir yuva kurma hayalini kaybettiler. Erkek çocukları onuru, haysiyeti, ciddiyeti, saygıyı ve sorumluluğu kaybetti. Dedeler ve nineler geçmiş tecrübelerini torunlarına aktarma umutlarını kaybettiler. Aydınlar ve kanaat önderleri basireti, feraseti ve yol gösterici olmayı kaybetti. Zihinler sekineti, kalpler huzuru, gönüller Allah için sevmeyi, sevilmeyi, ziyaret etmeyi ve ziyaret edilmeyi kaybetti. Bir haber sitesi, Avrupa da yaşayan yaşlı bir çiftin yıllarca kapıcıdan başka ziyaretçileri olmadığından yaşamanın bir anlamı kalmadığını ve bu yüzdende ölümü seçtiklerini yayınlanmıştı. Yani Müslümanların gerilemesiyle tek kazanılan şey yalnızlık içinde bir ölüm olduğu gerçeğidir. Pozitif ilimlerde ilerleyerek zenginlikler elde edildi ancak ahlaklı olmak para ile satın alınamayan şeylerdendi. Nitekim Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem güzel ahlakı tamamlamak için gönderildiğini bizlere buyurmuştur. İşte kaybedenler böylesi bir Allah Rasûlü’nün liderliğini de kaybetti. Sürekli kaybeden Avrupa ve batılı ülkelerini takip eden Müslüman beldeleri de ahlak olarak sürekli kan kaybetmektedir. Şairin de dediği gibi memleketler parasızlıktan değil ahlaksızlıktan çökerler. Her batılı ülke bağırlarında kendi katilini yetiştirmektedir. Böylelikle kendi sonunu hızlandırmaktadırlar. Batılılar İslâm ahlakını kaybettiler. En önemli kayıpları ise, ahlaklarıyla kazanacakları ebedi bir cenneti. Batı dünyası tıpkı şu ayetin işaret ettiği konumdadır: “İşte onların dünyada da ahirette de amelleri boşa gitmiştir. İşte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.” [6] Allah’tan duamız hayırlı, ahlaklı nesillerin yetişmesi ve kendinden sonraki nesillere öncü olmalarıdır.

 

[1]. En’am Sûresi 125.

[2]. Milliyet, blog – Avrupa’da aile kurumunun yok olması

[3]. Mepa News Haber

[4]. www.arsivbelge.com

[5]. BBC Türkçe Sitesi

[6]. Tevbe Sûresi 69.