İslâm tarihinde Müslümanların belini büken, zihinlerde travmaya dönüşen, yüreklerde acı bir geçmiş olarak yerini alan birçok hadise vardır. Hz Osman ve Ali efendilerimizin şehit edilmesi, Müslümanlar arasında ilk kanların aktığı Cemel Vakıası ve Sıffin Savaşı, ehli beyte kıyım yapılan Kerbela olayı, liyakatsiz ve ihlassız yöneticilerin düşmandan daha fazla verdiği zararlar, Kudüs’ün Haçlılar tarafından işgal edilmesi, kasıp kavuran Moğol istilası ve son olarak ta Müslümanları devletler bazında temsil eden Osmanlı’nın yıkılışı… Bu olayların her birini tek bir cümleye sığdırmak kolay olsa da imanlı, izzetli hür yüreklere sığdırmak hiç te kolay değildir. Zira bu hadiselerin her biri nice gözyaşı ve cana mal olmuş büyük hadiselerdir. Bunlar arasında bir önem sıralaması yapmaksızın sadece oluşturduğu tahribat açısından değerlendirecek olursak belki de akla ilk gelen Moğol istilaları olacaktır. Sadece İslâm âlemini değil tüm dünyayı saran büyük tehlike Moğollar; Orta Asya, Çin ve Sibirya ovalarından tutun Doğu Avrupa’ya kadar birçok yere ayak basmış, gerilerinde yağmalanmış yüzlerce şehir, yakılmış binlerce kütüphane ve milyonlarca ceset bırakmıştır. Ünlü İslâm tarihçisi İbnü’l-Esir, Moğolların İslâm âlemine tasallutlarını dünyanın en büyük hadisesi ve musibeti olarak değerlendirerek şöyle demektedir: “Zaman yaratıldığından beri böyle bir bela görülmemiştir. Öyle bir musibet ki, bütün mahlûkat onlardan zarar görüyor. Onlardan zarar görenlerin başında tabi ki Müslümanlar gelmektedir. [1]              

Sadece Müslümanları değil tüm dünyayı perişan eden Moğolları ve tahribatlarını tarihte kalmış ve dersler çıkarılmış acı olaylar olarak aktarıp bu meseleyi geçmek isterdik. Ancak son iki asırdaki Avrupa medeniyeti/ vahşeti dünya toplumlarının üzerine öylesine kara bulut gibi çöktü ki, tarihe dönüp Moğolları yâd etmek ve zalim Avrupa ile kıyaslayarak hangisinin daha vahşi olduğunu kendimize sormak kaçınılmaz bir hal aldı. Bu acı gerçekle tekrar yüzleşmek zorunda kalışımızın yegâne sebebi ise, tekerrürden ibaret olan tarihte aynı sebeplerin yine aynı sonuçları doğuracağını unutmuş olmamızdı. Moğolların İslâm topraklarında ellerini kollarını sallayarak katliam yapma gücüne sahip olmaları elbette Müslümanların bölünmüşlüğü ve İslâm dünyasındaki esaslı otorite boşluğundan kaynaklanıyordu. Yöneticilerin birlik olmak yerine iç çekişmelerle oyalanıp durması ve beraberinde gelen siyasi çalkantılar toplumda ahlaki çöküntü ve anarşiye zemin hazırlamıştı. Netice itibariyle İslâm âleminin hali pür melali Moğollar için bir fırsata, Müslümanlar için de görülmedik bir çileye dönüşmüştü. Aynı sebepler tekerrür ettiği için 20 ve 21. yüzyıl da Müslümanlar ve tüm insanlık için aynı sonucu doğurdu. Müslümanlar yine aynı durumda, buna karşın düşman coğrafya ve görüntü değiştirmiş olsa da eskisinden daha üst bir kudretteydi.

Bu son yıkım diğerlerinden çok daha vahim olmuştu. Çünkü bu sefer düşman şehirleri yağmalayıp yüreklere korku saldıktan sonra tasını tarağını toplayıp gitmek yerine İslâm topraklarında kalarak kendi sistemini kurmayı hedeflemişti. Nitekim zaman içinde bu hedefine ulaşmayı başardı da. İşte bu açıdan yeni düşman Avrupa’nın oluşturduğu tahribat, Moğol istilalarından da Haçlı Seferlerinden de çok daha tehlikeli boyutlara ulaştı. Düşman bu sefer en mahremimize kadar girmeyi başarmıştı.

Dünyanın yeni baş belası olan Avrupa Medeniyeti(?) kendi hegemonyasını sadece silah zoruyla sağlamadı. Bunun yanı sıra kültürel ve fikirsel dezenformasyon yöntemini kullandı ve materyalist patende ürettiği fasit sistemlerini dünyanın hemen hemen her yerine ihraç etti. Bu sistem siyaset ve politika alanında kendisini Liberalizm ve Demokrasi olarak tanımlarken, kültür ve fikir alanında Modernizm, ekonomi alanında da Kapitalizm olarak literatürde yerini aldı. Adının liberalizm ya da kapitalizm olması bir yana Avrupa medeniyeti insanlık için gerçekten tam bir baş belası olmuştu. Kuzu gibi gözüken ama esasında dişlerinden kan damlayan bir kurt misali Avrupa; adalet, hürriyet, insan hakları kisvesi altında gittiği hiçbir yere mutluluk götüremedi. İnsanlar hayatın her alanında yeni yeni zorluklarla karşılaşmaya başladılar. Yaşam gittikçe zorlaşıyor, toplumlar üzerlerine yüklenen ağır yükler altında her geçen gün biraz daha eziliyordu. Avrupa’nın kendi çıkarlarını idame ettirme uğruna insanların başına ördüğü çoraplar işin özünde Müslümanların tarih sahnesinden böylesine temelli şekilde çekilmesinin ağır bir faturasıydı. Çünkü insanlığı vampirleşmiş bu haydutlardan karşılık beklemeksizin kurtarabilecek tek güç İslâm’ın gücüydü. Nitekim bahsi geçen bu husus gerek Moğollar’ın Ayn Calut savaşıyla birlikte Müslümanlar tarafından durdurulmasında gerekse Haçlı ordularının Hıttin zaferiyle büyük bir yenilgiye uğratılmasında geçerliliğini kanıtlamıştır. Daha da geriye gidecek olursak kendi dindaşları tarafından bile zulme maruz kalan Mısırlı Hristiyanlar’ın kurtuluşunun Müslümanların yaptığı fetih ile mümkün olması bu meselede daha fazla izahate gerek bırakmayacak boyuttadır. Tarih Müslümanların fayda gütmeksizin insanlığa sağladığı adalete, saadete, hürriyete şahittir. Tarihin hangi döneminde hangi hâkim güç hakkını veremediğinden dolayı aldığı cizyeleri sahiplerine iade etmiştir? Hangi dinin mensupları en azılı düşmanlarını dahi kendi dinine çekme şerefine ulaşabilmiştir? Hangi ordu fetih için gittiği beldenin anahtarlarını sahiplerinden gönül rızasıyla alabilmiştir? Tüm cevapların İslâm ümmetini işaret etmesi Müslümanların gerilemesiyle sadece Müslümanların değil tüm insanlığın ne kadar büyük değerler kaybettiğinin göstergesidir. İşte bu açıdan Müslümanların tarih sahnesinden çekilmesi herhangi bir devletin çökmesine, herhangi bir medeniyetin kaybolup gitmesine benzemedi kesinlikle. Çünkü bu ümmet Allah’ın diğer insanlar üzerine şahit kıldığı adil, hakkaniyetli bir ümmetti! Çünkü bu ümmet zalimlere karşı Allah’ın kılıcı olmuş bir ümmetti! Çünkü bu ümmet insanları kendisine değil yalnızca Allah’a kul etmeyi dert edinmiş bir ümmetti!  

Peki, nasıl oldu da böylesi yüce meziyetlere sahip olan bir ümmet bu hallere düştü? Nasıl oldu da Avrupa gibi cahil bir topluluk dünya üzerinde efendi konumuna geldi?                                                            Allah azze ve celle bu sorularımıza şu ayetlerle cevap veriyor:

“Allah, sizlerden iman edip iyi davranışlarda bulunanlara, kendilerinden öncekileri sahip ve hâkim kıldığı gibi onları da yeryüzüne sahip ve hâkim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini (İslâm’ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve (geçirdikleri) korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vâdetti. Çünkü onlar bana kulluk ederler; hiçbir şeyi bana eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim inkâr ederse, işte bunlar asıl büyük günahkârlardır.”  [2]

“Andolsun Zikir’den(Tevrat) sonra Zebur’da da: ‘Yeryüzüne iyi kullarım vâris olacaktır’ diye yazmıştık.” [3]

Ayetlerden anlaşılacağı üzere Müslümanların rüzgârının gitmesi ve böylesine zelil bir konuma düşmelerinin ana sebebi iman noktasında gösterilen zafiyettir. Çünkü Müslümanı diğerlerinden üstün kılan, onu yeryüzünün hâkimi ve varisi yapan husus imandır. İman Müslümanın hayatının muharrik gücüdür. İman hayatın her alanında sahibinin elinden tutar, ona yol gösterir ve onu zirvelere taşır. Eğer kişi kendisini üstün kılacak bu duygu ve inançtan yoksun ise diğer kimselerle olan yarışı sebepler dairesindeki dünyevi ölçülerle devam eder. Müslümanlar için de durum bizzat böyle olmuştur. İslâm ümmeti imani şuur kaybı yaşayarak üstünlüğünü kaybetmiş, dünyevi koşullarla da mücadeleyi sürdürememiş, akabinde de gerek sosyal ve kültürel gerekse de siyasi, askeri ve ekonomik alanlarda art arda aldığı darbelerle dünya üzerinde söz söyleme kredisini tüketmiştir. Artık bu andan sonra Avrupa için yollar ardına kadar açılmış, önlerinde duran tüm engeller izale edilmiş ve yukarıda bahsedildiği gibi fasit sistemleri türlü türlü vasıta ve metotlarla tüm küreye servis edilmiştir.

Avrupanın ekonomik anlamda insanlığa sunduğu sistem Kapitalizm’dir. Gerçi Kapitalizm’in, Merkantilizm, Fizyokrasi, Ekonomik Liberalizm, Ekonomik Komünizm ya da Sosyalizm gibi birer ekonomik sistem mi, yoksa daha kapsayıcı tarzda bir ideoloji ve/veya dünya görüşü mü olduğu hususu bile netlik kazanmış değildir. Kapitalizmi sadece bir anlamıyla kavrayıp, daha çok bir zihniyet ve dünya görüşü olarak kavrayanlar bulunmakla birlikte her iki anlamıyla birden düşünenlerin çoğunlukta olduğu söylenebilir.[4] Diğer yandan kapitalizmin tanımı noktasında da bir bütünlükten bahsetmek güçtür. Bu farklı tanımlamaları kısaca özetleyecek olursak kapitalizm kimilerine göre; yalın bir ifadeyle “sermayecilik” kimilerine göre de; iktisadi üretimdeki tekelleşme eğilimi yani piyasaya tümüyle hâkim olmak ve onu kontrolü altında tutmak isteyen iktisadi üretim tarzının adıdır. Diğer bir tanım ise karşı cenah olan Komünizm’in fikir babası sayılan Karl Marx’a ait olandır. Marx’a göre kapitalizm; temelde üretim ile emek arasındaki yabancılaştırıcı ilişkiye dayandırmaktadır. Buna göre, eğer bir yerde üretim araçlarını kontrolü altına almış, onu tekelleştirmiş bulunan sermaye sahipleri (burjuvazi) ve bu üretimde istihdam edilmek üzere beden gücünü belli bir ücretle işverene arz eden işçiler (proleterya) var ise, orada kapitalizmin özü oluşmuş demektir. Dördüncü tanım ise Max Weber’e ait olandır ve temelde onu rasyonalite ile ilişkilendirir. Weber’e göre kapitalizm kesinlikle sınırsız kar etme güdüsü değildir, aksine olsa olsa bu güdünün akıl tarafından dizginlenmesidir. Kısaca Weber için kapitalizm, akılcı iktisadi üretim sistemidir. [5]

Şu an dünya üzerinde hâkim güç olan Kapitalizm üç asra yakın bir süredir insanların iktisadi faaliyetlerine yön vermektedir. Kapitalizm, 1929 yılı büyük ekonomik buhranda sorgulanmış, 1965-70’li yıllardaki yaygın işsizlik ve yüksek enflasyonun yaşandığı istikrarsızlık döneminde (Stagflasyon) birçok eleştiriye maruz kalmış, son olarak ta 20. Yüzyılda Karl Marx’ın iktisadi fikirlerinin Rusya, Doğu Avrupa, Çin gibi ülkelerde karşılık bulması sebebiyle küçük bir sarsıntı geçirmiş olsa da netice itibariyle yerine konulabilecek alternatif bir ekonomi modeli olmadığından dolayı hâkimiyetini devam ettirmeyi başarmıştır. [6] Ancak Kapitalizm’in uzun süren bu gücü onun toplumlar için hayırlar getirdiği kanısını oluşturmamalıdır kesinlikle. Zira bahsi geçen bu hâkimiyet yılları, toplumları kimi zaman ekonomik kimi zaman da siyasi, sosyal ve kültürel bunalımlara itmiştir. Kapitalizmin dünya toplumlarını sürüklediği felaketleri ise altı maddede özetlemek mümkündür.

1- Tekelcilik neticesinde gelir dağılımındaki adaleti ortadan kaldırmak,

2- Faiz sistemini getirerek insanları büyük bataklığa sürüklemek,

3- Ahlaki dejenerasyona uğramış menfaatperest nesiller yetiştirmek,

4- Mutsuz toplumlar inşa etmek,

5- İnsan için ekonomi düzenlemek yerine ekonomi için insan heba etmek,

6- Suni ihtiyaçlar üreterek tüketim çılgınlığı oluşturmak 

1-Tekelcilik Neticesinde Gelir Dağılımındaki Adaleti Ortadan Kaldırmak

Kısaca iktisadi yönden tekelcilik; birçok ayrıcalığı ellerinde bulundurması sebebiyle ekonomik düzenin belirli zümrelerin hizmetine endekslenmesi durumudur. Piyasaya yön verici sermayenin sahibi olan bu zümre ya da birbirinden bağımsız şahıslar karlarını arttırmak adına bazı manipülasyonlarda bulunarak arz – talep dengesini bozar ve neticede kazanmayı başarırlar. Haliyle onlar haksız bir şekilde kazanırken diğer yandan birçok kimse de kaybetmektedir.

Tekelcilik, kapitalizmin tesis ettiği serbest piyasa zihniyetinin bir ürünüdür. Piyasanın tamamen devletin elinde olması beklenemez. Ancak devletten tamamen bağımsız olması da beklenemez. Çünkü devlet her ne kadar piyasaya müdahil olmasa da adaleti tesis eden garantör güç olma özelliğini kaybetmemelidir. Zira kural koyucunun bulunmadığı bir rekabet ortamında büyük balığın küçük balığı yememesi içten bile değildir.

Tekelcilik diğer bir ifadeyle, birilerinin sürekli şekilde kazanıp birilerinin de sürekli olarak kaybetmesi durumu olduğu için neticede toplum içinde gelir dağılımındaki denge bozulacaktır. Gelirlerin adil bir şekilde dağılmadığı toplumlar ise sınıf farklılıkları ile bölünmeye mahkûmdur. Zira bu adaletsizlikten dolayı bazı insanlar lüks içinde yaşarken bazı insanlar açlıktan ölmektedir. Afrika’da milyonlarca insan açlıkla mücadele ederken batı dünyasında milyarlarca doların güzellik malzemelerine ve evcil hayvanların bakımına harcandığı; fakirlerin, bebeklerin içeceği sütü, zenginlerin köpeklerinin içtiği bir dünyada sınıf farklılığının olmadığı iddia edilemez. Bu sınıf farklılığı ise insanlar arasında nefret tohumları ekmekte ve birçok problemi de beraberinde getiren düşmanlıklara sebebiyet vermektedir.

2- Faiz Sistemini Getirerek İnsanları Büyük Bir Bataklığa Sürüklemek

Faizsiz sistemde esas olan dün kazandıklarını bugün, bugün kazandıklarını da gelecekte yemektir. Faizli sistemde ise tam tersi söz konusudur. Gelecekte kazanacaklarını şimdi yemek; gelecekte de geleceğin geleceğini harcamaktır. Aslında bu düzende herkes borçlu olarak yaşamaktadır. [7] Bu açıdan bakıldığında faiz insanlar için tam bir felakettir. Çünkü harcama yaparken dün kazanılan paranın hesabını yapmak mümkünken gelecekte kazanılacağının garantisi bile olmayan paranın hesabını yapmak akıllı bir kimse için mümkün değildir. Teoride doğru olan bu husus pratikte de doğruluğunu kanıtlayınca birçok kimse için tehlike çanları çalmaya başlıyor. Zira ortada kredi ile alınan binlerce ipotekli ev-arabalar varken ve bunların ödemesi de senelerce sürecekken kimsenin ne işsiz kalmaya, ne hastalanıp işe ara vermeye ne de başını yastığa koyup rahatça uyumaya hakkı vardır. Bu yönüyle aslında insanlar aldıkları faizli kredilerle ev ve arabalarını değil zamanlarını, rahatlarını, umutlarını ve hatta imanlarını ipotek altına sokuyorlar. Bu ise borç ödemekten yorulmuş, sömürülmüş mutsuz bir insan tipi üretmekten başka bir işe de yaramıyor.

3-Ahlaki Dejenerasyona Uğramış Menfaatperest Nesiller Yetiştirmek

Kapitalizm ancak ahlaki melekelerini yitirmiş bir toplumda gelişebilir. Çünkü onun özü sadece kişisel menfaatlere, felakete sürükleyen bir rekabete dayanmaktadır. Kapitalizmin olduğu yerde merhamet, adalet, dayanışma gibi erdemli vasıflardan söz etmek imkânsızdır. Kapitalizm sadece kendi çıkarlarını düşünen ve bunun için her türlü değerden vazgeçebilen pragmatist bir fert yetiştirir. Bu zihniyet üzere yetişmiş bir fert için tek hedef vardır: Her şeye rağmen daha çok kazanmak, hep kazanmak. İnsanlara zarar vermek, kendine olan saygınlığını çiğnemek, dini inancı paçavra gibi bir kenara itelemek pahasına da olsa durum böyledir, değişmez. Kapitalist toplumlarda her şeyin değer ölçüsü faydadır, paradır. Her şey fayda sağladığı, cepleri doldurduğu kadar mühimdir. “Kapitalizm, gölgesini satamadığı ağacı keser” sözü ise durumu çok güzel bir şekilde özetlemektedir. İşte bu sebepten dolayı Kapitalizm, dinine bağlı, ahlaki ilkeleri düstur edinen İslâm toplumlarında değil de dini bir afyon olarak gören batı dünyasında dünyaya gelme fırsatı bulmuştur. Ancak zamanla dini bağları zayıflayan İslâm toplumları Kapitalist sistemin çarkına dâhil olarak kimlik kaybına maruz kalmış ve benliğini yitirmiştir. 

4-Mutsuz Toplumlar İnşa Etmek

Kapitalist toplumlar, mutlu toplumu değil, zengin bireyi üretmek için bu yola girdiler. Zenginliğin de beraberinde mutluluğu getireceğine hükmettiler. Oysa zenginlik, mutluluğu getiren onlarca sebepten sadece birisiydi. [8]

Sosyolojik araştırmalar, kapitalist toplumların mutlu olmadığını sürekli yenilenen versiyonlarıyla ortaya koymaktadırlar. İntihar, kuşak çatışması, işgücü sömürüsü, fuhuş, tefecilik yoluyla zayıfın sömürülmesi, ailenin dağılması, neslin tükenmesi, bireyselleşme ve daha birçok toplumsal çarpıklıklar ve ahlaksızlık biçimleri bu kapsamda zikredilebilir. “Dünya Mutluluk Raporuna” göre; insanlar maddi kazanımlarını maksimize ederken yoğun ve rekabetçi çalışma temposu içinde ailelerinden, arkadaşlarından, uykularından, düzenli beslenmelerinden vb. fedakârlık etmektedirler. Bu fedakârlıklar iş stresine, sosyal, psikolojik ve sağlık sorunlarına yol açtığından mutluluğu negatif etkilemektedir. Günümüzde maddi imkânlar artmasına rağmen insanların mutluluğu artmamaktadır. [9]  

5-İnsan İçin Ekonomi Düzenlemek Yerine Ekonomi İçin İnsan Heba Etmek

İslâm’a göre insan mahlûkat içinde en şerefli olanıdır. Yeryüzü nimetleri ise özü Allah’a kulluk olan güzel bir hayat yaşaması için onun istifadesine sunulmuştur. Kapitalist zihniyete göre ise, parası en çok olan daha şereflidir. Yeryüzü nimetleri de kısıtlı olup herkese yetmeyeceğinden dolayı ancak parası daha çok olanların istifadesine sunulmalıdır. 

İslâm insana kıymet vererek iktisada bakarken Kapitalizm iktisadına bakarak insana kıymet verir. İslâm ekonomiyi insanın yaşam içindeki ihtiyaçlarının temini hususunda bir araç olarak görürken Kapitalizm bir takım insanları sistemin ihtiyaçları için kullanılacak bir araç olarak görür. Hal böyle olunca yaşadığın bir ülkede devlet sana 30 dakikada ambulans gönderme garantisi veremiyorken bir şirket 30 dakikada pizza getirme garantisi veriyor. Çünkü bu sistemde cebinde parası olmayan garibanın canı cebinde 30 lirası bulunan bir kişinin yediği basit bir pizzadan daha değerli değil. Diğer bir yandan bu garibanın sistemdeki yeri, zenginlerin fabrikalarında insafsızca çalıştırılan, hakkı yenen, işi bittiğinde de paçavra gibi atılan bir işçi olmaktan öte bir şey değildir.

6-Sûni İhtiyaçlar Üreterek Tüketim Çılgınlığı Oluşturmak 

Tüketim, Kapitalist sistem için en kıymetli kelimelerden birisidir. Çünkü varlığını ona borçludur.  Bu sistemde ne kadar çok tüketim o kadar çok kazanç demektir. Bu sebepten dolayı kapitalizm insanları hesapsız kitapsızca sürekli tüketmeye teşvik etmektedir. Ancak tüketim imkân ve ihtiyaçlar ile sınırlı bir olgu olduğu için burada sihirli bir dokunuş yapmak gerekmektedir. Bu ise insanlara satın alma güçlerinin arttığını hissettirecek “Kredi kartları” ve yeni ihtiyaçlarının olduğuna inandıracak “Reklam Sektörü” ile mümkün olacaktır. Devreye bir de her türlü sektörün aynı çatıda birleştiği ‘AVM’ler girince çılgınca alışveriş yapmak, her gördüğünü asli bir ihtiyaç olarak telakki etmek kaçınılmaz oluyor.      

 

[1]. İbnu’l-Esir, El Kamil Fit Tarih c.XII, s.431.

[2]. Nur, 55

[3]. Enbiya, 105

[4]. bkz: M. Yavuz Alptekin, Kapitalizmin Ortaya Çıkışı: Jeo-Kültürel Yaklaşım, KTÜ SBE Sos. Bil. Derg. 2015, (10): 231- 241.

[5]. bkz: M. Yavuz Alptekin, a.g.e.

[6]. Şakir GÖRMÜŞ ,İslâm İktisadı İnsanlık için Bir İhtiyaç mı?, Uluslararası İslâm Ekonomisi ve Finansı Araştırmaları Dergisi, 2015, Yıl:1, Cilt:1, Sayı:2.

[7]. Arif Ersoy, İslâm İktisadı ve İktisadi Yapısı: İnsan Merkezli Fıtri İktisat ve İktisadi Yapısı,  İslâm Ekonomisi Ve Finansı Dergisi, 2015/1; 37-64.

[8]. bkz: M. Yavuz Alptekin, a.g.e.

[9]. Şakir GÖRMÜŞ, a.g.e.