Kâinat sarayını adalet temeli üzerine kuran ve semâvat ile arzı adalet ile ayakta tutan Allah azze ve celle’ye hamdolsun. İlahî adalet sistemi olan şeriat-ı ğarrayı eksiksiz bir şekilde tatbik ederek mükemmel bir adalet numunesini bütün insanlığa gösteren Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e, onun âline ve ashabına salat ve selam olsun.

İmdi; adalet her şeyi yerli yerince koymak ve layık olduğu yere yerleştirmektir. Her hak sahibine hakkını vermektir. Hukuk karşısında herkese eşit muamele edilmesidir. Bunların aksi ise, zulümdür. Zulüm; üç kısma ayrılmaktadır: şirk, küfür ve nifakta olduğu gibi insanlarla Allahu Teâlâ arasında hâsıl olan zulüm. İnsanın, Allah azze ve celle’nin zât, sıfat ve ef’alinin hakkına tecavüz ettiği bu durumlarla ilgili olarak Yüce Mevla şöyle buyurmaktadır: “…Allah’a şirk koşma; Çünkü şirk kesinlikle çok büyük bir zulümdür.” [1]  “Kâfirler ise, onlar zalimlerin ta kendileridir.” [2] İkincisi; kişinin diğer insanlara zulmetmesidir. Üçüncüsü de; kişinin kendi nefsine zulmetmesidir.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in bi’setinden önce bütün dünya zulümle dolup taşmıştı. Şirk, küfür ve ma’siyet her tarafı kaplamıştı. Şirk ve küfür, tevhid yerine ikame edilmiş ve yeryüzüne hâkim olan bütün toplumlar tarafından kabul edilmişti. Şirk ve küfür ağacının zehirli meyveleri olan her türlü zulüm ve masiyet her tarafa yayılmış; yalan, aldatma, sahtekârlık, bencillik, çıkarcı olmak ve daha zayıf olanları sömürmek her tarafa yayılmıştı. Adaletin tarif ve çerçevesini iktidar sahipleri belirlemekte ve kuvvetli olanlar hakkı tekellerine almış bulunmaktaydılar. Kanunlar genel olarak güçlü olanların lehine sonuçlanmakta ve yeryüzünde en geçerli kural “Güçlü olan haklıdır” şeklinde özetlenen zalimce orman kanunu idi.

Bu dönemden önceki peygamberlerin öğretileri unutulmuş ve onların kendi zamanlarında tahkim ve tatbik ettikleri ilahi şeriatlar ihmal edilmişti. Roma, Pers, Hint ve Çin imparatorluklarında insan hevâsının ürünü olan beşeri kanunlar tatbik edilmekteydi. Böyle bozuk bir temel üzerine kurulan uygarlıklarda ve bu fasid uygarlığa göre şekillenen toplumlarda bütün dengeler altüst olmuştu. Her tarafın koyu bir karanlığa gömüldüğü bu cahiliye döneminde yönetim belirli ailelerin tekeline geçmiş, kutsal kabul edilen bu aileler “lâ yû’sel/dokunulmaz ve sorgulanmaz” kabul edilmişti. Adeta bütün insanlık bu ailelerin kocaman karınlarını doyurmak ve zevklerini tatmin etmek için çalışmaktaydı. Bütün toplumlarda çeşitli tabakalar oluşmuş ve üstte olan tabakalar altta olanları ezmekte ve sömürmekte idi.  Onlara köle muamelesi yapmaktaydı. Bütün dünyada yaygın olarak bulunan milyonlarca köle ise insan olarak görülmemekteydi. Altta bulunan tabakalar da üstte bulunanlara karşı hased, kin ve nefret ile dolup taşmaktaydı. Dünya, azgın zenginlerle her şeyden mahrum fakirler arasında bölüşülmüştü.  Faiz bütün toplumların esası olmuş ve gelir kaynaklarının taksimi zalimce yapılmaktaydı.

Bu putperest toplumlar arasındaki ilişki, ırkçılık esasına dayanıyordu. Güçlü olan toplumlar, zayıf olanları yutuyor ve bütün haklarını ellerinden alarak onları köleleştiriyorlardı. Mağlup olan toplumun hiçbir hakkı yoktu. Galip gelen güçlüler mağlup olanların hayat hakkı da dâhil bütün haklarını tek taraflı olarak belirlemekteydiler.

Hülasa olarak inanç, ahlak ve sosyal adalet fesada uğramış; insanların işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat baş göstermişti.

İşte bu kapkaranlık cahiliye döneminden sonra Mekke-i Mükerreme’de İslâm güneşi doğmuş, önce Arabistan Yarımadası’nı ve daha sonra dünyanın yarısını aydınlatmıştır. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve Hulefa-i Raşidin döneminde insanlık âlemi için numune-i imtisal olan adil bir sistem kurulmuş ve her alanda mutlak bir adalet tatbik edilmiştir. Şirk ve küfrün yerini tevhid almış, ahlaksızlık yerini güzel ahlaka bırakmış, toplumsal zulüm kaldırılıp yerine mükemmel bir sosyal adalet tesis edilmiş, insan hayatını ilgilendiren bütün sahalardan beşeri kanunlar silinmiş, yerine ilahî adalet sistemi olan şeriat-ı ğarra tahkim ve tatbik edilmiştir. Böylece toplumsal denge hâsıl olmuş; fertler, aileler ve toplumlar huzura kavuşmuştur. Suç oranları da asgari düzeye inmiş ve insanlık âleminin daha önce görmediği ve bir daha da göremeyeceği bir asr-ı saadet yaşanmıştır. Gayrı müslüm topluluklar da dâhil İslâm devleti bünyesinde yaşayan bütün toplumun din, can, ırz, mal ve akıl emniyetleri garanti altına alınmıştır.

İnsanlık âlemi için numune-i imtisal olan bu asr-ı saadetten sonra İslâm toplumunda siyasal alanda bir kırılma ve gerileme meydana gelmiş, Raşidî hilafetten saltanat düzenine geçilmiştir. Osmanlı Devleti’nin yıkılması ile son bulan bu uzun saltanat döneminde İslâm şeriatı tatbik edildiği için genel olarak İslâm toplumunda adalet sistemi de işlemeye devam etmiş, ancak saltanattan kaynaklanan zülümler de işlenmiştir. Ömer b. Abdulaziz, Harun Reşid, Nurettin Mahmud Zengi, Selahaddin Eyyûbî, Fatih Sultan Mehmed ve Orengzib Alemgîr gibi bazı salih sultanlar döneminde İslâm toplumunda adalet galip gelmiş ve asrısaadete yakın olunmuş; diğer bazı sultanlar döneminde de İslâm toplumunda alaca bir karanlık meydana gelmiş ve zulüm yayılmıştır. Her türlü olumsuzluğa rağmen bu uzun dönemde genel olarak Müslüman toplumlar, ilahî şeriat ile idare edilmiş ve İslâm rengi ile boyanmıştır. Dolayısıyla yeryüzünde adalet sistemi de işlemeye devam etmiştir.

Fakat Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla İslâmî hilafet/saltanat kaldırılıp, İslâm şeriatı yürürlükten ilga edilince; ilk cahiliye tüm karanlığı ile tekrar âleme çökmüştür. İnsanlık âlemi tekrar orman kanununa teslim olmuştur. Artık kuvveti elinde bulunduran zalimlerin keyfi, kanun olmuştur. Birinci Cihan Harbi’ni kazanan ve milyonlarca insanın katili olan zalimler, bu zulümlerini sürekli hale getirmek ve insanlık âlemini istedikleri gibi sömürmek için İslâm âlemini ve Osmanlı memâlikini aralarında taksim etmişlerdir. Daha bu içler acısı zulümlerin üzerinden çeyrek asır dahi geçmeden ikinci bir cihan harbi patlak vermiş ve on milyonlarca insan öldürülmüştür. Bu katliamlar üzerine zalimleri “hak sahipleri” kabul eden ve kanlı zulümlerine bin bir türlü kılıf uyduran “Birleşmiş Milletler” ve Kutsal(!) Güvenlik Konseyi oluşturulur. İnsanlık tarihinin en büyük tiranları, toplumlar hakkında bağlayıcı kararlar veren ve çıkarlarına aykırı durumlarda ise istemezuk diye veto hakkını(!) kullanan Güvenlik Konseyi (!) daîmî üyesi olmuşlardır. Bütün insanlık için büyük bir zulüm, aşağılayıcı bir zillet ve onur kırıcı bir ârdır bu! Güvenlik Konseyi (!) daîmî üyelerinden Büyük Britanya’nın, özellikle Hindistan’da ve diğer ülkelerin çoğunda yaptığı mezâlim; Rusya’nın özellikle Kafkasya’da ve Türkistan’da uyguladığı vahşet Fransa’nın hassaten Cezayir’de ve Afrika ülkelerinin çoğunda işlediği katliamlar; Çin’in özellikle Doğu Türkistan’da uyguladığı umumî zulümler ve Amerika’nın bütün dünyada uyguladığı dehşete düşürücü kitlesel cinayetler insanlık tarihinin en kanlı ve karanlık sayfalarını oluşturmaktadır. Ayrıca bütün bu zalim güçlerin arkasında yer alan ve onların desteğini alan sefil Yahudilerin, bütün insanlık âlemi ile alay edercesine Filistin’de ve Şam topraklarında mazlum Müslümanlara uyguladığı katliam, tehcir ve şehirleri tahrip politikası yetmiş senedir devam etmektedir. Filistin’de, Keşmir’de, Doğu Türkistan’da, Filipinler’de, Arakan’da, Bosna’da, Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de ve diğer tüm İslâm ülkelerinde işlenen binlerce çeşit mezâlime sessiz kalan ve nemelazımcı bir tavır takınan insanlık âlemi, yüz milyonlarca insanın kitle imha silahları ile öldürülmesi muhtemel bir Üçüncü Dünya Savaşı’nın eşiğinde bulunmakta olup; zulme sessiz kalmanın ve zalimi alkışlamanın acı sonuçlarını tatmak üzeredir. Bu, zulme sessiz kalanlara dünyada verilecek adil bir cezadır. Ahiretteki azap ise daha şiddetli ve daha kalıcıdır!

Son üç asırda adalet binasının temelinde çatırdamalar meydana gelmiş ve özellikle bu son asrımızda adalet tamamen yeryüzünden kalkmış ve zulmün bütün çeşitleri, bütün insanlık bünyesini sarmıştır. Batı dünyasının insanlığı idare etme kürsüsünü işgal etmesi ve Müslümanları devre dışı bırakarak insanlık âleminin yönetim mekanizmasına tek başına hâkim olması neticesinde bütün çeşitleriyle zulme, adalet külahı geçirilerek yürürlüğe konulmuştur. Hakikati, putperestlik olan beşerî sistemlere yaldızlı isimler takılmış, tüm zulümlerin gerçek sebebi olan insan hevasının ürünü kanunlara “Hukuk”(!) ismi takılmış, şirk, küfür ve nifak her tarafa yayılmıştır. Allah azze ve cellenin zat, sıfat ve ef’alinin hukukuna tecavüz eden toplumlar, birbirlerine de zulmün en çirkin ve dehşet verici şekillerini uygulamaktadırlar. Diğer taraftan -Allah’ın rahmetiyle muamele ettiği kimseler müstesna olmak üzere- insanların çoğu, günah ve masiyet alevleri içinde cayır cayır yanmaktadır. Çok acıdır ki, insanlık gemisinin dümeni, korsanların eline geçmiştir. Bu hazin halin ve felakete doğru giden durumun tek çaresi de; insanlık gemisinin dümenini işgal alan korsanları def etmek, insanlığın hâkimiyet kürsüsünden batılı güçleri alaşağı etmek, İslâm’ı hakkıyla temsil eden Müslümanların tekrar insanlığın yönetim iplerini ellerine almasıdır. Bu, Müslümanların insanlık âlemine yapacağı hayatî ve zarurî hizmettir. İnsanlık âleminin mahrum bırakıldığı adalet, merhamet ve hürmet iklimine tekrar kavuşabilmesi ve selamet sahiline ulaşabilmesi, Müslümanların bu ağır sorumluluklarını yerine getirmelerine ve vazifelerini hakkıyla yapmalarına bağlıdır. Allah’ın izniyle bu rahmet ve adalet günleri tekrar gelecektir.

Hz.Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem 1400 küsür sene önce bütün bu hususları bize haber vererek şöyle buyurmuştur: “Nübüvvet içinizde Allah’ın dilediği kadar devam eder; sonra dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde bir hilafet olacaktır. Bu da Allah’ın dilediği kadar devam eder; ardından Allah onu da -dilediği zaman- ortadan kaldırır. Sonra ısırıcı bir saltanat olur. O da Allah’ın dilediği kadar devam eder; sonra Allah dilediğinde onu ortadan kaldırır. Daha sonra ceberrut bir saltanat (tağutî düzenler) olur; o da Allah’ın dilediği kadar devam eder, ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde bir hilafet olur.”  [3]

 

[1]. Lokman 13.

[2]. Bakara 254.

[3]. Ahmed b. Hanbel, 4/273.