Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam Rasûlullah’a, O’nun aline ve ashabına olsun.

Ortadoğu’daki iç karışıklıklar vesilesiyle bölge insanı canını korumak için dünyanın medeniyet merkezlerine akın etmeye başlayınca, batı medeniyetinin gerçek yüzü ortaya çıktı. Gerçekte insanlar filmlerde izlediği gibi bir karşılama beklerken sınır bölgelerine çekilen tel örgülerle karşılaştılar. Oysa filmler, dağın başında bir hayvan dahi kalsa helikopterle oraya kurtarma operasyonu yaptırıyor veya bir hayvan yaralansa ona en iyi imkânları gösteriyordu. Elbette bu filmleri izleyen halklar bir sıkıntı esnasında yurdundan olursa ilk olarak bu merhametli(!) medeniyete sığınacaktı.

Özellikle Akdeniz’i aşarak Avrupa’ya ulaşma gayretinde olanların şişme botlarını demirlerle delme görüntüleri, sahile vuran bebek cesetleri, kucağında çocuğunu taşırken çelme ile düşürülen göçmen manzaraları sadece gözler önünde cereyan eden, basına sızması engellenemeyen hadiselerdi. İşin özünde insanlar çok daha berbat olaylar yaşamakta, insanlığın onuru ve itibarı ayaklar altında çiğnenmektedir.

Dünyaya hâkim olan temel düşünce her alanda olduğu gibi merhamet ve merhametten yoksun olma konusunda da tezahür eden hadiseleri doğrudan veya dolaylı olarak tesir altına alır. Her sistem kendisini en güzel sözlerle tanıtacağına göre onların sözlerine kulak verirken görselde ne netice bıraktığını ihmal etmemek gerekir. Çünkü eylemler söylemlerin samimiyet testi mesabesindedir.

İslâm’ın Merhamete Genel Bakışı

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Allah din hususunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik yapmanızı ve onlara adaletle davranmanızı yasaklamaz. Şüphesiz ki Allah, adaletli davrananları sever.” [1]

Başka bir ayette şöyle buyurulmuştur: “Yemeye istek ve ihtiyaçları olduğu halde, onu, yoksula, yetime ve esire yedirirler. (Ve şöyle derler:) Biz, sizi ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz.” [2]

Bu ayetlerde geçen prensipler Müslümanlar tarafından tatbik edilmiş ve tarih buna şahitlik etmiştir. Müslümanlar, Bedir Savaşı’nda aldıkları esirlere kendi yediklerinden yedirmiş, onları başta biraz bağlı tutmuşlarsa da Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in emriyle ellerini çözerek rahatlatmışlardı.

İslâm tarihinin en parlak iki merhamet örneği Kudüs’te cereyan etmişti. Birincisinde Kudüslü Hristiyanlar savaşsız bir şekilde Kudüs’ü halife Hz. Ömer radıyallahu anh’a teslim etmişler. O da onları dini ve ticari işlerinden herhangi bir şekilde kısmadan rahat yaşamalarını temin etmişti. İkinci hadise ise Selahaddin Eyyubi döneminde yaşanmıştı. O Kudüs’ü Haçlı istilasından kurtarmış ancak oradaki Hristiyan ve Yahudilere son derece müsamahakâr davranmıştı. Oysa orayı 90 yıl civarında işgal eden Haçlılar şehre ilk girdiklerinde 70 bin kişiyi katlederek müdafaasız Müslümanlara duydukları kini gözler önüne sermişlerdi. Bu katledilenlerin çoğu kadın, çocuk ve yaşlıdan oluşan insanlardı. Ve bunlar dokunulmazlığına inanarak cami ve mabetlere sığınmışlardı.

İslâm’ın insanlığa karşı merhametinin sebebi onların hidayetini talep etmesindendir. Zira İslâm dünya ve ahiret saadetini temin eden yolu göstermek için gelmiştir. Ondan bu merhamet dışında bir şey beklemek mümkün olabilir mi?

Hayber gazvesinde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Hz. Ali radıyallahu anh’ı sancağıyla düşman üzerine gönderince Hz. Ali radıyallahu anh ona şöyle sormuştu: “Ya Rasûlallah! Bizim gibi (Müslüman) oluncaya kadar onlarla savaşayım mı?” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle cevap verdi: “Onların alanına kadar olduğun hal üzere devam et, sonra onları İslâm’a davet et. İslâm’a girerlerse Allah’ın onlar üzerindeki haklarını haber ver. Allah’a yemin olsun ki, Allah senin elinle onlardan bir kişiye hidayet ederse senin için ganimet edineceğin kızıl develerden daha hayırlıdır.”  [3]

Yine aynı savaşta Yahudilerden bir kadın Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e suikastte bulunmuştu. İbni İshak diyor ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem savaşı bitirince Selam b. Miskem’in hanımı Zeynep Binti Haris ona kızartılmış koyun hediye etti. Önceden Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in koyunun neresini daha çok sevdiğini sordu. Ona dirsek kısmı dediler. Oraya çok zehir döktü daha sonra diğer yerlere de zehir döktü, sonra koyunu getirip Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in önüne bıraktı. O da dirsek kısmından aldı ve ısırdı fakat yutmadı. Yanında Bişr Bin El-Bera bin Ya’mur’da vardı. O da Rasûlullah gibi aldı fakat o yuttu. Rasûlullah ise eti ağzından attı ve sonra şöyle dedi: “Bu kemik, bana zehirli olduğunu söyledi.” Sonra kadını çağırdı. Kadın yaptığı şeyi itiraf etti. O da: “Seni buna sevk eden şey nedir” diye sordu. Kadın dedi ki: “Kavmime yaptığın şeyi biliyorsun. Ben de eğer bu bir kralsa ondan kurtulmuş olurum, eğer peygamber ise kendisine haber verilir diye düşündüm.” Peygamber Efendimiz buna rağmen kadını affetti.” [4]

Peygamber Efendimizin kendisine o kadar işkence etmesine rağmen Mekke halkını affetmesi, amcası Hz. Hamza radıyallahu anh’ı katlettiren Hind’i ve onu katleden Vahşi’yi affetmesi, kendisini taşlarla kovalayan Taiflilere sevgi ile kucak açması İslâm’ın merhamet şemsiyesinin ne kadar geniş ve kuşatıcı olduğuna en bariz örnekleri teşkil eder.

Tarihin hangi döneminde İslâm’ın gölgesi insanların üzerinden çekildiyse mutlaka kara bulutları andıran musibetler insanlık üzerine vampir gibi çökmüş ve onun kanını emmiştir. Hatta bundan tüm dünya etkilenmiştir. Bugün üzerinde iyi düşünülmesi gereken bir gerçek vardır. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları bize insanlığın geleceğini tehdit eden bir hakikati belirtti. Bu savaşlara katılan insanlar dünyayı yöneten konumda oldukları halde kendi dindaşlarına bile merhamet göstermeden onları katletti.

Stalin’in Sovyetler Birliği’ni yönettiği dönemde açlıktan ölen insanların sayısı İkinci Dünya savaşında ölen insanlara yaklaşmıştı. Bu ölümlerin sebebi devletin güçsüzlüğü, dünyada kuraklık olması değildi. Bilakis insanlığa düşman olan bir sistemin insanlığa tatbik edilmesiydi. Vergisini ödemeyen halkın elinden ticaret malları ve aletleri alınıp halk açlığa terk edilmişti. Halkı savunan(!) azınlık bir zümre ise refah içinde yaşıyordu. Bu dönemde açlıktan kıvranan halk kendi komşularının çocuklarını kaçırıp onları yiyerek bir dönem daha hayatta kalabilmeye çalışıyordu.

2010 yılında Haiti’de meydana gelen depremde binlerce çocuk kaçırılmış ve akıbetleri hakkındaki sır hala devam etmekte. Siyah tenli bir devlet başkanını dahi içine sindiremeyen batılılar acaba bu çocukları organ mafyalarına mı verdi? Belçika’da 20.yüzyılın ortalarına kadar siyahi çocuklar hayvanat bahçesinde sergileniyordu. Beyaz insanlar çocuklarını hayvanat bahçesine götürüyor ve “işte bak, bu da zenci” diye onu eğlendiriyordu.

1945’te Japonya’ya atılan atom bombaları, Vietnam’da yapılan katliamlar, Kızılderililere yapılan soykırımlar, yakın tarihe kadar Amerika’da zencilere yapılan aşağılayıcı muameleler ve daha saymaktan aciz olduğumuz nice yıkım aslında lisanı haliyle İslâm’ın insanlığı kurtarması için davette bulunmaktadır. İslâm’ın insanlığın kumandasından uzaklaştırılmasının en büyük zararı da insanları cehennem ateşine sevk eden sistemlerin rahat hareket edecekleri bir meydan bulmasıydı. Şeytan, taraftarlarını aldatıcı sesi ile batıla teşvik eder ve onlara bu yolu süslü gösterir. Onun tuzağına düşenler yaşamış oldukları sahte cennetin ardından ölüm ile başlayan ebedi hüsrana sürüklenmektedirler.

 

[1]. Mümtehine, 8

[2]. İnsan, 8-9

[3]. Buhari, Kitabü’l Cihad ve Siyer Bab,143:3009.

[4]. Buhari Kitabu’l Tıb 5777.