وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ اُمَّةٌ يَدْعُونَ اِلَى الْخَيْرِ وَيَاْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاُولٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten alıkoyan bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendisidir.” (Al-i İmran 104)

“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten alıkoyan bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendisidir.” (Al-i İmran 104)
Gerek İslam dinindeki gerekse günümüz Türkiye’sinde ki önemine binaen “Emri bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l münker” konusu kendisini İslam dinine hizmete adamış her davetçi kardeşimizin üzerinde hassasiyetle durması gereken bir mevzudur.
Fitneyi daha çıkmadan önce önlemek gayesiyle İslam’ın emrettiği en önemli tedbirlerden biride  “Ma’ruf’u emretmek ve münkeri yasaklamak”  ibadetidir
İslam literatüründe “Emri bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l münker” kavramı, “iyilikleri emretmek ve kötülüklere engel olmak” anlamına gelir.
Ma’ruf / iyilik; İslam Şeriatının emrettiği her şeydir. Başka bir ifadeyle söyleyecek olursak; Allah ve Rasul’ünün emrettiği her şey ma’ruf / iyiliktir.
Münker / kötülük; İslam Şeriatının yasakladığı her şeydir. Diğer bir ifadeyle; Allah ve Rasul’ünün yasakladığı, haram ve günah sayılan her şey münker / kötülüktür.
Dolayısıyla ma’ruf / iyiliği emretmek, kişinin bizzat kendisinin amel etmesiyle beraber tüm insanları imana ve Allah’a itaate çağırmaktır. Münker / kötülükten sakındırmak ise; küfre, şirke, Allah’a isyana ve günahlara karşı direnmek, insanları bu kötülüklerden vazgeçirmek için mücadele etmektir. Bu sebeple gerek Kur-an’ı-kerim de gerekse Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in sözleri arasında ma’rufu emretme ve münker’i yasaklama üzerinde fazlaca durulur. Bu ibadetin ihmal edilmemesi için tekrar tekrar dikkat çekilir. Yapıldığı vakit elde edilecek mükâfatların büyüklüğünden, terk edildiğinde ise gelecek olan felaket ve zararların da büyüklüğünden bahsedilir. Bu bahsediş çok açık, çok net ve herkesin anlayabileceği bir şekildedir.
Egemen güçlerin 90 yıldır Müslüman topluma dayattığı ve özellikle son yıllarda iyice cilalanan, parlatılıp süslenerek insanlara sunulan demokratik-laik anlayışın etkisi altında kalan toplum, dini sadece Allah ile kul arasındaki vicdani bir mesele olarak görmeye başlamıştır.
Maalesef üzücü olan taraf şudur ki; daha düne kadar mevcut siyasal rejimin zulmü altında inleyen, İslami bir toplum oluşturma hedefi ile yola çıkan bazı İslami çevreler ve bunlara mensup olan kimseler, ülkede iktidar olmanın getirdiği nimet, bolluk, konfor, itibar ve rehavetin kendilerini çepeçevre kuşatması ve bu imkânları kaybetmekten korkmaları sebebiyle İslam’ın temel ilkelerinden biri olan ma’rufu / iyiliği emretme, münkeri / kötülüğü yasaklama vazifesinin ahlaki / etik! bir mesele olduğunu söyleyerek hafife almaktadırlar. Zaman içinde kendilerindeki bu değişim ve dönüşümü İslam dinine mâl ederek; “İslam her türlü yaşam tarzına saygılıdır” gibi son derece kokuşmuş bir kanaat ortaya koymaktadırlar. Bu hal ve söylemleriyle toplulukları da etkilemekte ve ifsat etmektedirler.
Onların bu ruh hali, Hz. Ömer radiallahu anh’in “Kişi inandığı gibi yaşamazsa, yaşadığı gibi inanmaya başlar.” Sözünün ne kadar hakikat olduğunu bizlere ispat etmektedir.
Hâlbuki hayatın bütün yönlerini Allah ve Rasul’ünün emir ve yasakları doğrultusunda yaşamak, münker toplumları ma’ruf toplum haline dönüştürmek Allah’a ve Rasul’üne iman eden tüm Müslümanların en büyük görevidir.
Emri bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l münker ibadetini terk etmenin zararları sayılamayacak kadar çoktur. Bunlardan en önemlileri ise şunlardır;

1- MÜSLÜMAN KİŞİNİN KENDİSİNE OLAN ZARARI
İyiliği emretme ve kötülüğü engelleme ibadetini yerine getirmeyen bir Müslüman hem imanını hem de âkibetini tehlikeye atmış olur. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor… “Sizden kim bir münker/ kötülük görürse onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin. Bu imanın en zayıf halidir.” (Buhari-Müslim)
“Bundan sonrasın da artık zerre miktarı iman yoktur.” (Müslim)
“Yeryüzünde bir kötülük işlendiği vakit ona şahit olan kimse bu kötülüğü kınasa (çirkin görse) o kötülüğü yapmamış gibi zararından kurtulur. Her kim de o kötülüğe şahit olmadığı halde sadece duysa ve o kötülükten memnun olsa sanki o kötülüğü işlemiş gibi zarar görür.” (Ebu Davud)
2- AİLEYE OLAN ZARARLARI
Müslüman ferdin İslam’ın emrettiği (ma’ruf) şeyleri emretmesi ve İslam’ın yasakladığı            (münker) çirkin işleri de engellemesi doğrultusunda yapacağı ilk iş, kendi ailesinden başlamasıdır. Çünkü Müslümanlar kendi ailelerinden, onların yaptıklarından ve yapmadıklarından sorumludurlar.
Aile içerisinde en öncelikli görevimiz; onlara tevhidi ve şirki anlatmak, Allah ve Rasul’ünü tanıtmak, iman, ahlak, teslimiyet ve bilinç seviyelerini yükseltecek eğitim çalışmaları yapmaktır. Daha sonrasında İslam’ın emrettikleriyle onlara emretmek, İslam’ın yasakladığı çirkin ve boş işlerden de onları alıkoymaktır.
İslam’ın emrettiklerini onlara emretmek, İslam’ın yasakladıklarını da onlara yasaklamak noktasında neme lazımcı davranmak, boş vermek, gevşeklik ve zafiyet göstermek aileleri yavaş yavaş İslami yaşam tarzından, ibadetlerden, güzel davranış ve alışkanlıklardan uzaklaştırarak cahili toplumun yaşam tarzına, zevk ve alışkanlıklarının içine atacaktır.
Allah-u Teâlâ Kur’an-ı Kerim de şöyle buyurmaktadır; “Yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden kendinizi ve ailenizi koruyun” (Tahrim 6)
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır; “Hepiniz çobansınız, hepiniz eliniz altındakilerden sorumlusunuz. Devlet başkanı çobandır. Erkek ailesinin çobanıdır.’’ (Buhari-Müslim)
Şunu unutmayalım ki kendisine sorumluluk verilen kimselerden elbette bir gün hesap sorulacaktır.

3- TOPLUMSAL ZARARLARI
Bir toplumda İslam’ın emrettiklerini emredenler ve İslam’ın yasakladığı şeyleri yasaklayarak kötülüğe engel olanlar bulunmazsa, o toplumun içinde kötülük, günah, isyan ve zulümler giderek alışkanlık, kural ve yaşam biçimi haline dönüşür. Şeytanlar hak ile batılı karıştırırlar. Doğruyu bozarlar. İnsanlara, Allah’ı, hesabı ve cehennemi unuttururlar.
Günümüz Türkiye’si bunun en güzel örneği değil midir? Yaşadığımız bu ülkede fuhuş, faiz, sahtekârlık, içki, kumar, uyuşturucu kullanma, rüşvet, adam kayırma, tefecilik, ırkçılık, mafyacılık, hırsızlık, adam öldürme, açık saçıklık en üst seviyede değil mi? Biz bu hale nasıl geldik?
Kurtuluş savaşında, Çanakkale harbinde göğsünden imanı, dilinden Kur’an ve salâvatı eksik etmeyen o aziz dedelerimizin ve onların yanında bir dağ gibi yiğitçe duran, mermi yapan, cepheye malzeme taşıyan o çarşaflı, o peçeli, o iffet ve namus timsali aziz annelerimizin şimdiki torunları olan kulağı ve dudağı küpeli, top sakallı, Amerikan tişörtlü erkeklerini ve mini etekli çıplak kızlarını gördükçe, bunların Kur’an’dan, peygamberden, ibadetten, ahlaktan nasipsiz hallerine şahit oldukça toplumsal değişimin nasıl bu kadar çabuk gerçekleştiğini anlayabiliyor muyuz?
İyiliği emretmek ve kötülükleri yasaklamak vazifesinin terk edilmesi Allah’ın o toplumlara bela ve musibet indirmesinin en büyük sebebidir.
Sevgili peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor; “Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, ya siz iyiliği emredip kötülükten alıkoyarsınız, yâda Allah size yakında öyle bir bela gönderir ki o zaman Allah’a yakarıp dua edersiniz fakat dualarınız kabul edilmez.” (Tirmizi)
“Hayır! Allah’a yemin ederim ki, ya siz iyiliği emredip kötülükten alıkoyar, zalimin yakasına yapışıp zulmüne engel olur, onu hakka çevirir ve hak üzerinde tutarsınız, yâda Allah kalplerinizi birbirine benzetir sonrada israiloğullarını lanetlediği gibi sizi de lanetler.” (Ebu Davud)
“Gerçek şu ki, insanlar zalimi görüpte onun zulmüne engel olmazlarsa, Allah’ın onlara umumî bir bela göndermesi çok yakındır.” (Ebu Davud)
Eğer bu ülkede canımız, malımız, namusumuz emniyet içinde değilse, çocuklarımızın imanı ve ahlaki eğitimleri güven içinde değilse, kanunlar adaletsiz ve mahkemeler hep güçlünün yanında ise o zaman böyle bir ülkede bundan daha büyük, bundan daha feci bir bela ve musibet olabilir mi?

4- DEVLET DÜZENİNİN BOZULMASI
Ma’ruf’u (İslam’ın emrettiklerini emretme), münker’i (İslam’ın yasakladıklarını yasakla) amelinin terk edilmesiyle birlikte fitnenin ortaya çıkması, yaygınlaşması ve kök bulması arasında çok sıkı bir bağ vardır. Bu fitnelerin en büyüğü ise; cahil, zalim, fasık ve ahlaksız kimselerin toplumların başına geçerek devlet idaresini ele almalarıdır.
Bu gerçekten büyük bir fitnedir. Çünkü toplumlara önderlik yapacak ve ülkeleri yönetecek kişiler o toplumun en aşağılık insanlarından oluşursa o ülkelerde güven ve huzur yok olur. Toplumda rüşvet, yalancılık, riyakârlık, hırsızlık kol gezer. Güçlüler zayıfları ezer. Adalet ve emniyet kalmaz. Namuslar kirletilir. Ahlaksızlık ve kötü alışkanlıklar yaygınlaşır.
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor; “Sizde iki sarhoşluk ortaya çıkmadıkça Allah tarafından gelen hak din üzere devam edersiniz. Bu iki sarhoşluk cehalet ve dünyaya aşırı düşkünlüktür. Siz ma’ruf’u / iyilikleri emreder, münkeri’i / kötülüklere engel olur ve Allah yolunda cihat ederken içinizde dünya sevgisi oluşmaya başlar. Artık iyiliği emretmez, kötülüğe engel olmaz ve Allah yolunda cihadı bırakırsınız… İyileriniz, zalimlere yardakçılık eder, fıkıh (din işleri) kötülerinizin, saltanat (devlet yönetimi) de aşağılık insanların eline geçer. İşte o zaman fitnenin hücumuna uğrar ve birbirinize düşersiniz.” (Mecmau’z Zevaid)
“… Kötüler iyilere musallat olur, iyilerinde kalbi mühürlenir ve lanetlenirler.” (Kenzü’l Ummal)
“Ya ma’ruf’u emreder, Münkerden de insanları sakındırırsınız, yahut ta Allah sizin kötülerinizi iyilerinize mutlaka musallat eder. O zaman iyileriniz dua etse de duaları kabul edilmez.” (Taberanî)
Aslında bu durum Yüce Allah’ın Müslümanlara -haşa- bir zulmü değildir. Müslümanların emri bil-ma’ruf ve nehy anil-münker amelini terk etmelerinin veya bu hususta gevşeklik göstermelerinin bir neticesidir. Şairin dediği gibi;
“Kula bela gelmez, Hak yazmadıkça,
Hak bela yazmaz, Kul azmadıkça.”
Yöneticiler toplumun aynasıdır. Eğer toplum genel olarak haktan sapmış ise, Yüce Allah o topluma müstahak bir idareci nasip eder. Bizler nasılsak öyle idare olunuruz. Bu Sünnetullahtır.
Şunu unutmayalım ki; Ma’ruf’u emretme ve münker’i yasaklama hususunda kendi nefislerimizi temize çıkarmamalıyız. Her dönemde bazı insanlar; Allah ve Rasul’üne itaatten bahseder ama kendileri itaat etmezler. Zekât ve sadakayı emrederler ama kendileri vermezler. Günahlardan kaçının derler fakat günahların içinde kendileri yüzerler. Şanı yüce Allah bu tip insanları şu şekilde uyarmaktadır; “Kitabı okuyup durduğunuz halde kendinizi unutup da başkalarına mı iyiliği emredersiniz? Düşünmez misiniz?” (Bakara 44)
İyilikleri emredip te kendileri yapmayanlar için ahiret günün de büyük bir azap olduğunu hatırımızdan hiç çıkarmayalım.
Selâm ve Dua ile