Hamd; “Kim, Allah’tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder.  Ve ona beklemediği yerden rızık verir. Kim Allah’a güvenirse O, ona yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir…” (1) şeklinde buyurarak takvaya ve vera sahibi olmaya irşad eden Allah’a,

Salât ve Selâm; “Seni şüpheye düşüreni bırak, şüpheye düşürmeyene yönel” (2) buyuran Peygamber aleyhisselâm’a

Allah’ın lütfu ve keremi, rahmet ve mağfireti vera sahibi olma gayretiyle hareket eden, Allah’a ihlasla yönelen, şüpheli ve boş işlerden yüz çeviren müminlerin üzerine olsun.

Vera; Takva, sakınma, korunma, günahtan kaçma ve korkma, şüpheli olan şeylerden ve boş işlerden uzak kalmak demektir.

İbnu’l Esir’in açıkladığı üzere asıl itibariyle vera haramlardan kaçınmak manasına gelir. Ancak sonradan dini endişelerle mübah ve helal olan şeylerden de kaçınmak manasında kullanılmıştır.

Vera, dini hükümlere riayette titizlik manasına gelir.

Korku derecelerinin en düşüğü etkisi amellerde ortaya çıkan ve kişiyi haramlardan alıkoyan korkudur. Söz konusu korku haram olması mümkün olan bir şeyden kişiyi alıkoyarsa buna “vera” denilir.

Gereksiz şeyleri terk etmek de veradandır. Hz. Peygamber aleyhisselâm kişinin lüzumsuz şeyleri terk etmesinin o kişinin İslâm’ının güzelliğinden olduğunun, başka bir deyişle İslâm’ı güzel bir şekilde anlayıp uyguladığının delili olduğunu bildirmiştir.

“Kişinin kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terk etmesi Müslümanlığının güzelliğindendir.” (3)

Ebu Hureyre radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah aleyhisselâm bir adama şöyle dedi. “Sana şüphe veren şeyi bırak, şüphe vermeyeni al.” Adam dedi ki: “Peki bunu nasıl bilip uygulayabilirim?” Rasûlullah aleyhisselâm buyurdu ki: “Bir iş yapmak istediğin zaman onu gönlünde tart. Çünkü kalp haram olan şeyden rahatsız olur ve helal ile sükûnet bulur. Çünkü vera sahibi mümin, büyük günah işleme korkusuyla küçük günahları terk eder.”

Rasûlullah aleyhisselâm’a vera sahibi kimdir? diye sorulduğunda “Şüpheli şeylerden kaçınan kişi” buyurdu. (4)

Vera, takvanın ileri mertebesidir.

Hz. Cabir radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre; Rasûlullah aleyhisselâm’ın yanında bir adamın çok ibadet ettiğinden, bir diğerinin de vera sahibi olduğundan bahsedilmişti. Nebi aleyhisselâm: “Vera’ya denk olacak, onunla tartılabilecek bir şey yoktur” buyurdu. (5)

Vera ile zühdün arasındaki fark vera; şüpheli şeyleri, zühd ise; ihtiyaç fazlasını terk etmektir.

Vera’nın en düşük seviyesi Allah’ın nehy ettiklerinden sakınmak, en yüksek seviyesi de Allah’ı zikirden alıkoyacak her şeyden kaçınmaktır.

Hz. Ebubekir radıyallahu anh “Bir nevi harama düşeriz korkusuyla yetmiş çeşit helali terkettik” sözüyle vera örneği sergilemiştir.

İbni Mesud radıyallahu anh şöyle demektedir: “Etrafında şüpheli olmayan dört bin çeşit dururken neden şüpheli olanı istersin?…”

Zahidlerden Ebu Abdurrahman el-Ömeri şöyle der: “Kul vera sahibi olunca, şüpheli olanları bırakır, şüpheli olmayanları alır.” demiştir.

Fudayl b. İyad rahmetullahi aleyh şöyle der: “İnsanlar vera sahibi olmanın çok zor olduğunu ileri sürüyorlar. Hâlbuki ben iki işle karşılaştığım zaman mutlaka daha zor olanını tercih ederim. Vera sahibi olmak için şüpheli olanı bırak, şüpheli olmayanı al.”

Hassan b. Ebu Sinan şöyle der: “Vera’dan daha kolayı var mı? Bir iş sana şüpheli gelince onu bırak.”

İbni Mübarek rahmetullahi aleyh de şöyle der: “Hassan b. Ebu Sinan’a Ahvaz şehrinde bulunan adamı mektup yazdı. Orada bulunan şeker kamışlarına hastalık geldiğini bildirdi ve bulunduğu yerden şeker satın almasını söyledi. O da şekeri adamın birinden satın alarak adamına gönderdi. Bu ticaretten 30.000 dinar kazandı. Fakat sonra şekeri satın aldığı kişiye gelerek durumu ona anlattı. Adamının kendisine mektup yazarak şeker istediğini, ancak kendisinin oradaki şeker ihtiyacını bildirmeden şekeri kendisinden satın aldığını ona söyledi ve bu alışverişinin iptal edilmesini istedi. Şekeri satan kişi,  “Tamam, şimdi haber vermiş oldun. Ben sana sattığımı ve kazancını helal ediyorum” dedi. Hassan dönüp gitti. Ancak kalbi bu yapılan işten tatmin olmadığı için geri geldi ve şöyle dedi: “Ey falan! Ben bu alışverişi gereği gibi yapmadım. Bu parayı sana vermeyi gerçekten istiyorum.” Satıcı kabul etmediyse de paranın tamamını geriye verinceye kadar bu ısrarını sürdürdü.” (6)

Asrısaadette insanlığın tanıdığı vera, Tabiin ve Tebe-i Tabiin dönemlerinde adeta her müminin gayesi olması gereken noktaya geldi. Öyle ki yine bu dönemde Bişr-i Hafi’nin kızkardeşi, Ahmed b. Hanbel’e gelerek: “Ey imam! Ben çok defa dam üstünde iplik büküyorum. Bazen devlet memurları ellerinde meşaleler ile oradan geçiyorlar ve elimde olmayarak o ışıktan da istifade etmiş oluyorum. Bu ipliğe haram karışıyor mu?” deyince o büyük imam hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve “Bişr-i Hafi’nin hanesine şüphenin bu kadarcığı bile bulaşmış bir şey girmemeli” fetvasını veriyor. (7)  

Haramdan vera (kaçınmak) dindarlıktır. Fakat bunun da dereceleri vardır. Vera’yı harama vesile olabilir endişesiyle helal şeyleri de terk etmek olarak tarif eden İmam Gazali vera’nın dört derecesi olduğunu söyler.

  1. Haram olan şeylerden kaçınmak
  2. Şüpheli olan şeylere karşı korunmak (Bu salihlerin vera’ıdır.)
  3. Harama sebep olması ihtimalini düşünerek helali terk etmek (Bu müttakilerin vera’ıdır.)
  4. Her ne kadar kendini harama düşürmeyecekse de, Allah’a yakınlığının artmayacak şekilde ömrünün bir kısmının boşa geçeceği korkusundan dolayı, bütün mevcudiyetiyle Allah’a teveccüh edip, Allah’ın dışındaki her şeyden yüz çevirmek (Bu da sıddıkların vera’ıdır.) (8)

Burada özellikle dikkat edilmesi gereken bir konu vardır ki o da: Şüpheli şeyler karşısında aşırı titizlik göstererek onlardan sakınmak, ancak bütün gidişatı dosdoğru olan, amellerini takva ve vera esasına göre yapmaya çalışan sâlih kimselere yaraşır. Fakat Allah’ın çizdiği sınırları aşarak haramları açıktan işleyen, sonra da bazı ince ve feri konularda şüpheli şeylerden kaçınarak vera sahibiymiş gibi görünmeye çalışanların bu davranışları asla aynı nitelikte olamaz. Bu tür kimselerin vera’ı samimiyetten uzaktır ve hiçbir zaman güzel görülemez.

Tıpkı İbni Ömer radıyallahu anhuma’nın sivrisineğin kanının bir zarar verip vermediğini soran Iraklılara verdiği şu cevapta olduğu gibi:

“Iraklılar, Hz. Hüseyin’i öldürüp kanını akıtmışlar, gelip bana sivrisineğin kanının hükmünü soruyorlar. Hâlbuki ben Rasûlullah aleyhisselâm’ın onlar (Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin) dünyada bulunanlar arasında benim hoş kokulu reyhanlarımdır.” (9) buyurduğunu duydum.

Adamın biri Bişr b. Harise şunu sorar: “Adamın biri var, annesi kendisine hanımını boşamasını emrediyor, ne yapması gerekir?” Bişr bin Haris şöyle cevap verir: “Bu adam annesine bütün iyilikleri yapmış, itaat etmek ve iyilik yapmak için hanımını boşamaktan başka yapacak bir şey kalmamış ise boşayıversin, ama hanımını boşamak suretiyle itaat ve iyilikten bahsedip sonrasında da kalkıp annesine kötülük yapacaksa ve onu dövecekse sakın böyle bir şey yapmasın.”

Ahmed b. Hanbel vera konusunu oldukça titiz bir şekilde nefsinde uygulamaya çalışırdı. Bir gün birine kendisi için yağ satın almasını emretti. Adam yağı bir kâğıt parçasının üzerinde getirdi. İmam Ahmed yağı getiren kişiye kâğıdı tekrar satıcıya götürmesini söyledi.

Yine Ahmed b. Hanbel dostlarının mürekkep hokkasını kullanmaktan sakınırdı. Yanında sürekli bir mürekkep hokkası taşır ve hep onu kullanırdı. Adamın biri bir şeyler yazmak için İmam Ahmed’in hokkası istedi. Adama yaz “Bu biraz lekeli vera” dedi. Başka biri de yazmak için hokkasını istedi. Ona da “ne benim takvam ne de senin ki şu davranışımıza uygun bir dereceye ulaşmış değil” dedi. O bu sözleri tevazu gereği söylemişti. Yoksa kendisi hem yaşantısı hem de tavırları ile üstün bir takva ve vera sahibi olduğunu göstermekteydi.

İmam Ahmed bu derecede takva ve vera seviyesine ulaşmamış kişilerin hallerine uygun düşmeyen davranışları hoş karşılamayan biriydi. Hatta şüphelilere göre mekruhların daha öncelikli olarak terk edilmesi gerektiği halde, o kimselerin zahiren bazı mekruhları işlemelerine bile müsamaha gösterirdi.

 “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekiyorsa, öylece sakının ve siz ancak Müslümanlar olarak ölün.” (10) Buyuran Rabbimiz bu ayetlerde Bizlere İslâm’a uygun bir yaşam sürdürmemizi, Allah karşı gelmekten sakınmayı gerektiren ne kadar husus varsa onları öğrenip bu doğrultuda bir hayata yönelmemiz gerektiğini bildirmiştir. Vakıa o ki günümüzde vera sahibi olan müminlere pek az rastlanmaktadır. Hayata her türlü fıskı fücurun karıştığı, haramların ve günahların aleni olarak işlenmekten kaçınılmadığı bir toplumda vera sahibi bir mümin olabilmek veya bu hal üzere kalabilmek oldukça zordur. Hayatın tüm damarlarını İslâm’ın suladığı, vahiy kaynaklı bir yaşamın beraberinde getireceği vera İslâm toplumunda çok doğal bir netice ve takvanın zirvesi olarak karşımıza çıkarken ve beraberinde canlı örneklerin toplumu süslediği o yüce şahsiyetlerce vera sahibi kişiler yetiştirilirken günümüz toplumlarında bu yüce gayeyi yakalayabilmek kolay değildir. Özellikle Hz. Ebubekir radıyallahu anh’ın da dediği gibi “Bir nevi harama düşeriz korkusuyla yetmiş çeşit helali terkettik” sözünü söyleyebilmek her mümin için mümkün gözükmemektedir. Böyle bir davranış belki bizlere bile çoğu zaman garip gelebilen bir tutumdur. Günümüz toplumunda daha çok ruhsatlara yönelen müslümanlar “Rasûlullah aleyhisselâm’ın iki şeyden birini tercih etmekle karşı karşıya kaldığı bir meselede günah olmadığı müddetçe en kolay olanını alırdı” düsturundan yola çıkarak ruhsatlara yönelmeyi tercih etmişler, zamanla bu ruhsatlar onları kolaylaştırıcı fetvaları araştırmaya ve kenarda köşede kalmış ve zayıf olmakla nitelenmiş görüşlerle de amel etme noktasına getirmiştir. Maalesef bunun bir sonra ki adımı “önce yap sonra da fetvasını ara” olmuş ve yapılan her iş için bir fetva bulabilme gayretine sevketmiştir. Hatta bu husus zamanla bizlerde fetva noktasında aciz kalındığında “Günümüzde Müslümanların zamanın gereklerine uyan yeni fetvalara ihtiyacı vardır” şeklindeki sözleri söylemeye ve bu yolla kendimize teselli verme noktasına bizleri getirmiştir.  Bu zikrettiğimiz esaslarla hareket edenler için vera sahibi olabileceklerini söylemek veya buna inanmak mümkün gözükmemektedir. Bununla birlikte gerektiğinde harama bulaşmamak veya buharından dahi etkilenmemek için yetmiş çeşit helalden uzak durmak bazen bizim gibi Müslümanlara bile garip gelebilmektedir. Hatta bu şekilde davranan kişilere karşı bakışlarımız bazen toplumdaki diğer kişilerin kanaatlerine nazaran daha sert ve katı olabilmektedir. Takvaya ve vera’ya sahip olabilmek için günaha sebebiyet vermesi muhtemel olan şüpheli şeylerden uzak kalanlara karşı olan düşüncelerimiz hüsnü zan esasları içerisinde olmalı ve böyle insanları kendimize numune-i imtisal kabul etmeliyiz. Ancak yazımızın başında da bahsettiğimiz üzere bir taraftan vera sahibi gibi gözükürken nafilelerle meşgul olup mubahlardan dahi yüz çevirirken diğer taraftan gizli de farzlarda kusur gösteriyorsak bu vera’yı elde etmenin yolu olmayacaktır. Belki zahiren verayı gösterse de hakikatte içte olanı yansıtmamakta ve kişiyi kibre sevk eden boyutlara ulaşabilmektedir. Bugün bizlere vera duygusunu kazandıracak husus; selefimizden bu örneği sergileyenlerin yaşamlarını öğrenmek ve kendimize onları örnek almak olacaktır. Onların o pak ve temiz yaşamlarından bizleri etkileyecek ve değiştirecek o samimi ve veraya sevk edici hususları bilgiden pratiğe dönüştürmenin yollarını aramak olacaktır.

Hayata ruhsat penceresinden değil de takva penceresinden bakmakla vera’yı elde edeceğimizi unutmamalıyız. Takvayı, sabrı, tevekkülü, ihlası, zühdü elde etmeye vesile olacak amellere yönelmeli, bizlere sıkıntı veren göğsümüzü tedirgin eden hususlarda müftüler fetva verse dahi asıl fetva mercii olan kalbin fetvasına göre amel etmeliyiz. Bedeni salih yapan ona Müslüman kimliği kazandıran şey kalbin salih olmasıdır. Bu vasfı kazanan kalbin dışa yansıyan görüntüsü bedene sirayet etmesiyle ortaya çıkar ve içinin kimliğini ortaya koyar.

Bu bağlamda Muhammed İbn İshâk’ın zikredeceğimiz rivayeti hem yazımızın başında vermiş olduğumuz ayetin tefsiri olması, hem de buraya kadar söylediklerimize ışık tutması bakımından zikredilmesi gereken hususlardandır. “Eşcâ oğullarından Mâlik, Rasûlullah aleyhisselâm’a gelip: Oğlum Avf, esîr alındı. dedi. Rasûlullah aleyhisselâm da ona “Allah’tan kork ve sabırlı ol. Sana ve annesine “La havle ve la kuvvete illa billah” sözünü çokça söylemenizi tavsiye ediyorum dedi. Sabrı emrederek; “Allah muhakkak yakında bir çıkış yolu halk edecektir,” dedi. Uzunca bir süre geçmeden oğlu düşmanların elinden kaçıp kurtuldu. Onu okun yayıyla bağışlamışlardı. Yay koptu, o da kurtuldu. Bir dişi deve gördü, ona bindi ve kaçtı. Yolda kendisini bağlayan kavmin sürüsüne rastladı, onları sesleyerek önünü sonuna katıp getirdi. Anne ve babasıyla kapının önünde aniden karşılaştı. Babası; “Kâ’be’nin Rabbine andolsun ki bu Avf,” dedi. Annesi de; “vay, bu Avf! Yaydan kurtulup da nasıl geldi?” dedi. Kapıya vardıklarında anne ve babasıyla hizmetçiler Avf’ın avluyu develerle doldurduğunu gördüler. Kendi durumunu ve develerin durumunu babasına anlattı. Babası dedi ki: Burada durun, ben Rasûlullah’a gidip durumu ondan soruşturayım. Hz. Peygamber aleyhisselâm’a geldi ve hem develerin durumunu, hem de Avf’ın durumunu Peygamber aleyhisselâm’a bildirdi. Rasûlullah aleyhisselâm ona dedi ki: “İstediğini yap. Sen malına ne yapıyor idiysen ona da yap.” Böylece ganimetten payına düşen bir zenginlik elde etti. Bunun üzerine: “Kim, Allah’tan korkarsa; ona bir çıkış yolu ihsan eder.’ Ve ona beklemediği yerden rızık verir.” âyeti nazil oldu.

İşte tüm sıkıntıların çaresi, Manevi hastalıklardan kurtuluş reçetesi, kalbi sıkıntıya sokan hususlara karşı yapılması istenen husus Allah’a yönelmek ve O’nu zikretmekten geçmektedir. O’nun kaderine rıza gösterip o musibetten dahi bir hayır çıkarabilmektir. “Görelim Mevla neyler, neylerse güzel eyler” deyip bize şah damarımızdan daha yakın olan ve bir annenin çocuğuna olan merhametinden ve şefkatinden çok daha fazla bir şekilde kullarına merhamet eden Rabbimizin hakkımızdaki takdirine boyun eğmektir. İşte bu takdirde kederler sevince, sıkıntılar feraha, musibetler mükâfata dönüşecektir. İmkânsız görülen şeyler mümküne, düşünülemeyecek veya tahayyül bile edilemeyecek hususlar hakikate dönüşecektir. Bu söylediklerimiz ancak kulun rabbine yönelmesi vesilesiyle ve kendisinin Rabbine yönelmesi oranında Rabbinin de ona iki misliyle yöneleceğinin şuurunda olmasıyla mümkündür.  İşte ÇIKIŞ YOLU budur! Dünya ve Ahiret saadetinin anahtarı buradadır! Samimi olanlarla olmayanların ayırd edileceği nokta budur!  Arzulanan takva ve verayı ile rızıklanmanın kaynağı budur.

Vera duygusundan Allah korkusu peyda olur,

Verasız kimse ise kıyamette rüsvay olur.

Selâm ve Dua ile.  

 

————————-

 

  1. Talak, 2-3.
  2. Tirmizi, Kıyamet, 61; Nesâi, Eşribe, 50; Ahmed, Müsned,1/200; Dârimi, Sünen, 2/254.
  3. Tirmizi, Zühd, 11 (2317); İbni Mace, Fiten, 12 (3976); Malik, Muvatta, 2/903 (1604); Ahmed, Müsned,1/201.
  4. Taberani, el-Kebir,22/197; Ebu Ya’la, Müsned, 7492; Heysemi, Zevaid, 18115.
  5. Tirmizi, Kıyamet,61, (2521).
  6. Ebu Talip el-Mekki, Kûtul-Kulûb, 2/509.
  7. Er-Risâletu’l-Kuşeyriye, s.111.
  8. Gazali, İhya 1, 25; 2, 95.
  9. Buhari, 3753; İbn Hibban, es-Sahih, 6969.
  10. Âl-i İmran, 102.