Şahsiyet; bir ferdin kendine has görüntü, duygu, düşünce ve davranışlarının tamamıdır. Bir diğer deyişle; şahısla alakalı akla gelebilecek unsurların tümüne birden verilen addır. Halk arasında “karakter” ile aynı anlamda kullanılmakla birlikte aralarında bazı farklılıklar vardır. Şahsiyet kavramında insanın bütün varlığı ve mahiyeti akla geldiği halde karakter kelimesinde cüzi, parçacı bir durum söz konusudur. Mesela sertlik bir karakterdir, ama kişinin şahsiyeti hakkında bize tam bir malumat vermez. Bir insana eli açık olduğu için “cömertlik “karakterini uygun bulabiliriz, ama bu vasıf üzerinden onun şahsiyeti hakkında sağlıklı bir yorum yapamayabiliriz. Çünkü sert bir insan her daim kötü olmayacağı gibi cömert bir insan da daima iyi olacak şeklinde bir kaide yoktur.

Şahsiyet ve karakter ile alakalı olarak dikkate değer bir diğer husus ise bu kelimelerin çift taraflı olup iyi ve kötüye delalet etmemesidir. Tek başlarına kullanıldıklarında nötr olan bu kavramlar kendilerine eklenen ek ve kelimelerle renk kazanırlar. Şahsiyetsiz kişi, İslami şahsiyet, iyi karakterli, karaktersiz kişi vs… 

Allah celle celaluhu Kur’an-ı Kerim’ de bizlere birçok insan tiplemesi sunmuş ve bunlardan bazılarının isimlerini özellikle bildirmiştir. Aralarındaki küçük farklılıklar dikkate alınmaksın yapılacak genel bir tasnifle, bu tiplemelerin “İslami ve Gayri İslami Şahsiyetler” olarak ayrıldığını görürüz. Allah celle celaluhu bu iki farklı şahsiyet örneği üzerinden “razı olduğu kul portresini” bizlere sunmuş Gayri İslami olanının akıbetini bildirerek de bizleri uyarmıştır.

İslam gerek akidesiyle gerek metot ve hareket tarzıyla diğer bütün din ve ideolojilerden ayrılarak kendisine has olan yapısını korur. Bunun yanı sıra müntesiplerine “Rabbani bir şahsiyet” sunar ve onlardan bu şahsiyete sahip olmalarını, onu korumalarını ister. Bunun içindir ki Allah celle celaluhu kitabında ”Ey iman edenler! Küfredenler gibi olmayın” (1), “Allah’ı unutup da Allah’ın da kendilerini unuttuğu kimseler gibi olmayın” (2), “kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın” (3) buyurarak bizlere ayrı bir hüviyet kazandırmıştır. Hz. Musa ile Firavun arasında geçen olaylarda, rablerinin apaçık delillerini görüp hemen iman eden ve biraz önce düşmanı oldukları Hz. Musa’yla aynı safta yer alıp bambaşka şahsiyetlere dönüşen sihirbazları, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i öldürme amacıyla yola çıkıp Müslüman olarak dönen Hz. Ömer’i, yol kesici durumundayken rabbinin rahmetiyle hidayet bulup Kâbe’nin önünde Kur’an okuyan ve ölesiye dövülen Ebu Zer’i hatırladığımızda İslami Şahsiyetin diğerlerinden ne kadar farklı olduğunu rahatlıkla anlarız.

Öyleyse, bizi dışımızdakilerden farklı kılan, hayatımızda yüz seksen derecelik dönüşümü sağlayan İslami Şahsiyet nedir ve bu şahsiyet hangi dinamiklerden müteşekkildir sorularına karşılık bulmalıyız.

Şahsiyet, zihniyet ve nefsiyetten oluşur. Zihniyet; düşünce yapısı, bir şeyi idrak etme keyfiyetidir. Nefsiyet ise duygu ve arzulara bağlı olan eylemlerdir, yani eğilimlerimizdir. Bir kimseye Müslüman Şahsiyeti diyebilmemiz ancak o kişinin düşünce ve eğilimlerinde sadece İslam’ı referans almasıyla mümkündür. Eğer bir kimse İslam’ın öngördüğü şekilde düşünüyor, tüm fiilleri için sadece İslam’ı tanzim edici bir ölçü olarak kabul ediyor, bunun yanı sıra arzu ve isteklerini de şeriatla şekillendiriyorsa bu kişi İslam Şahsiyetini haizdir artık.

İslami şahsiyeti oluşturan dinamiklere gelecek olursak bu hususta sabır, şükür, tevekkül, takva, ihlas, zühd, tevazu, şecaat, kanaat, sadakat vs. birçok unsur sıralayabiliriz. Ancak biz bu yazımızda İslami şahsiyetin teşekkülünde çok önemli bir yere sahip olan “tefekkür” meselesi üzerinde yoğunlaşacağız inşallah.

Şüphesiz ki; nefsiyet ve zihniyetiyle kâmil manada Allah’a teslim olarak İslami şahsiyetin zirvesini oluşturan kişi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve O’nun mübarek tedrisinden geçen ashabı kiramdır. Allah celle celaluhu “Andolsun ki, Rasûlullah, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.”(4) buyurarak kıyamete kadar gelecek olan tüm müminler için Hz. Peygamber’i emsalsiz örnek şahsiyet olarak sunmuş; Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde iman ve itaatlerini överek de Ashab-ı Kiram’ın üstün şahsiyetini tescillemiştir. Bu bakımdan, Onların mübarek hayatlarını inceleyen bir okuyucu karşılaştığı eşsiz tablolara hayran kalmaktan kendini alamayacaktır. Öyleyse hiç tereddütsüz diyebiliriz ki; şahsiyetini Müslümanlaştırmak isteyen, Allah’ın boyasıyla boyanmaya, hayata rabbani bir açıyla bakmaya talip olan her kim varsa bilmelidir ki; arzuladığı bu hedef Rasûlullah’ın ve O’nun nadide öğrencilerinin  hayatlarında kemal boyutunda tecelli etmiştir.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in nübüvvet öncesinde temiz bir hayatla nimetlendirilmesinden sonra peygamberliğe hazır bir hale getirilmesi ibadetlerin özü sayılan “tefekkür” ile gerçekleşmişti. Bu tertemiz hayattan nübüvvetle şereflenmiş yeni bir hayata geçiş sürecinde O’na halvet sevdirilmişti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem çoğu zaman yalnız başına Hira mağarasına çekilir, azığını da beraberinde götürdüğü için hiç ayrılmadan günlerce orada Allah’ın rızasını arayan tertemiz fıtratıyla Cenab-ı Hakka ibadet eder, dua ve niyazda bulunurdu. Daha peygamberliğin gelmediği, iman nedir, kitap nedir bilmediği bu dönemde yaptığı ibadet; dua ve tefekkürden ibaretti. O, şehirden uzak ama semavatın aydınlığına yakın, baktığında gökyüzünü rahatça müşahede edebileceği bu sessiz mekânda Allah’ın mülkünü ve saltanatını tefekkür ediyor, sanatının acayipliğine ve kudretinin büyüklüğüne hayret ediyordu. İşte bu tefekkür eğitimi ile insanların saplanıp kaldığı şirk ve küfürden kalbini uzak tutuyor ve Allah’tan gelecek hakikatlere gönlünün kapılarını sonuna kadar aralıyordu. Bu anlatılanlar neticesinde varılmak istenen sonuç; Rasûlullah için her şeyin aslında tefekkür ile başlamış olmasıdır. Çünkü risaletin başlangıç yeri olarak kabul edilen Hira mağarası tamamen “tefekkür” ibadetinin bir tezahürüdür. Ancak buradaki tefekkürün kevni ayetler üzerinden Allah’ın kudretini düşünmekle sınırlı olduğunu da dile getirmek gerekir. Çünkü nübüvvetten bağımsız bir tefekkür sınırlı olup gelebileceği en ileri nokta da burasıdır. Rasûlullah’ın mahdud olan bu tefekkür dünyası, kendisine risalet gelince, İman- cennet ve cehennemin hakikati, melek ve cinler âlemi, gayba dair farklı malumatlar, insanın yaratılışı vs. konularla birlikte yeni açılımlar yaşamıştır. Böylece, nübüvvetten önceki dönemden kalan bir miras olarak görülen tefekkür ibadeti Rasûlullah’ın sallallahu aleyhi ve sellem hayatının kalan kısmında da büyük bir önemle yerini almıştır. Risalet öncesi dönemde Halvet ya da Tehannüs olarak isimlendirilen bu ibadet peygamberlik sonrası dönemde karşımıza İtikâf olarak çıkmıştır. İşte bu açıdan, Müslümanlar olarak günümüzün unutulan sünneti olan bu ibadetin Rasûlullah’ın hayatındaki önemini idrak etmemiz ve tekrar ihya etmemiz büyük bir vazife olarak karşımızda durmaktadır. 

Rasûlullah’ın tefekküre verdiği önemi anlama açısından Hz. Aişe annemizin dilinden dökülen şu olaya kulak vermek yeterli olacaktır.

“Ata diyor ki:  Aişe radıyallahu anha’ya sordum: “Rasûlullah’a gördüğün en acayip şey ne ise onu bana haber ver?”

Aişe radıyallahu anha: “Rasûlullah’ın hangi durumu vardır ki, o acayip olmasın. O, bir gece hücreme geldi, yatağıma girdi. Yatağa girdikten sonra:

“Ey Aişe, yakamı bırak ki, Rabbime kulluk yapayım” dedi. Kalktı, abdest aldı, ayakta durup namaz kıldı. Ağladı. Gözyaşları mübarek göğsünün üzerine akıyordu. Sonra rükûa vardı, ağladı. Sonra secdeye vardı, ağladı. Secdeden başım kaldırdı, ağladı. Böylece Bilal sabah ezanını okumak üzere gelip Peygambere namaz vaktinin geldiğini haber verinceye kadar namaza ve ağlamaya devam etti. Bunun üzerine:

“Ey Allah’ın Rasûlü, seni ağlatan nedir? Oysa Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetmiştir” dedim. Veya bu sözü Bilal sordu. Peygamber:

“Ben Allah’a çokça şükreden bir kul olmayayım mı?” diye cevap verdikten sonra: “Niçin ben bunu yapmayayım. Oysa bu gece benim üzerime “Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün peş peşe gelmesinde kesinlikle akıl sahihleri için yaratanın varlığına delalet eden birçok deliller vardır” (5) ayeti inmiştir. Peygamber bu ayetleri okuduktan sonra: “Bu ayetler ve bu ayetlerin belirtmiş oldukları nesneler hususunda düşünmeyenin vay haline” dedikten sonra “ona veyl olsun” dedi.” (6) 

Rasûlullah’ta ki bu tefekkür hali O’nun dizinin dibinde yetişmiş, imanı ve tefekkürü ondan öğrenmiş Ashab-ı Kiramda da vardı. Kâinatı, özellikle de Kur’an ayetlerini öylesine iman ve tefekkürle kalplerine yerleştiriyorlardı ki okudukları Kur’an’ı dinlemek için arştan melekler iniyordu.(7) Cenneti ve cehennemi sanki gözleriyle görmüşçesine tefekkür ediyorlar ve cenneti arzulayıp cehennemden Allah’a sığınıyorlardı. Öyle ki; Kur’an’da geçen azap ayetleri üzerine baygınlık geçirdikleri oluyordu. “… Ebu Vail’den rivayetle o, şöyle anlatıyor: Abdullah İbn Mes’ud ile beraber çıktık. Rebi İbn Haysem de bizimle birlikteydi. Bir demirciye uğradık. Abdullah ateşteki bir demire bakarak durdu. Rebi İbn Haysem de ona baktı ve düşecek gibi yana eğildi. Abdullah (daha sonra) Fırat nehri sahilinde büyük bir kireç ocağına uğradı. Ocağın ortasında alevlenen ateşi görünce Abdullah, “Bu, kendilerine uzak bir yerden gözükünce onun kaynayışını ve uğultusunu duyacaklardır.” ayetini okudu. Rebi İbn Haysem bayılıp yere düştü. Onu ailesine, evine taşıyıp götürdüler. Abdullah öğleye kadar başını bekledi, fakat ayılmadı.”

Esasında Ashab-ı Kiram’ın sergilediği bu davranışlara hayret etmemek gerekir. Çünkü imanı anne babadan miras almayıp tamamen kalbi tefekkürden geçirerek elde etmiş insanların bu hale bürünmeleri normaldir. Normal olmayıp hayret verici olan asıl durum ise iman ettiğini söylemekle birlikte Allah’ın ayetlerini okuduktan sonra kalplerinde neredeyse hiç bir kıpırtı meydana gelmeyen, ruhsuzlaşmış, hissizleşmiş günümüz Müslümanları için geçerlidir. İşte bu açıdan Rasûlullah’ın inen ayetlerle bu şahsiyetleri nasıl yetiştirdiğini, bu insanların böylesi bir imana nasıl sahip olduklarını nefislerimize yeniden hatırlatmamız gerekiyor.   

Ashab-ı Kiram’ın şahsiyet/iman inşası özellikle Mekke döneminde gerçekleşmişti. Allah celle celaluhu bu dönemde öncelikle, iman etmelerine mani olan “atalar kültürü” nü tekrar gözden geçirip yeniden düşünmelerini ve ne kadar yanlış bir inanç olduğunu idrak etmelerini sağlayacak ayetler inzal buyurdu.

“Onlara (müşriklere): Allah’ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, “Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız” dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?” (Bakara, 170)

“Onlara, “Allah’ın indirdiğine ve Rasûl’e gelin” denildiği vakit, “Babalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol) bize yeter” derler. Ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yol üzerinde bulunmuyor iseler de mi?” (Maide, 104)

“Ne onların (Allah evlat edindi, diyenlerin), ne de atalarının bu konuda hiçbir bilgisi yoktur. Ağızlarından çıkan bu söz ne büyük oldu! Yalandan başka bir şey söylemiyorlar.” (Kehf, 5)

Ashab-ı Kiram indirilen bu ayetlere muhatap oldu. Allah’ın bu kelamı onlara yol gösterince ataların kokuşmuş dinlerinden yüz çevirerek iman nimetine eriştiler. Böylece yeni inen her bir ayet onları atalarının dininden daha da uzaklaştırdı. Ancak, ataların yolunu terk etmek tek başına yeterli değildi. Bu sadece “La ilahe” sözünü söylemekti. Devamında ise “İllallah” sözünün kalplerde yankılanması gerekiyordu. Bu amaçla da Allah’ın ilah olduğunun en büyük delillerinden olan kevni ayetler nazil oldu peş peşe. Gelen ayetler ile Ashabın gözleri kâinatta mükemmel bir şekilde işleyen ilahi nizama çevrildi.

“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için (Allah’ın varlığını ve birliğini ispatlayan) birçok deliller vardır.” ( Bakara, 164)

“Görmekte olduğunuz gökleri direksiz olarak yükselten, sonra Arş’a istiva eden, güneşi ve ayı emrine boyun eğdiren Allah’tır. (Bunların) her biri muayyen bir vakte kadar akıp gitmektedir. O, Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanmanız için her işi düzenleyip ayetleri açıklamaktadır.”
Yeri döşeyen, onda oturaklı dağlar ve ırmaklar yaratan ve orada bütün meyvelerden çifter çifter yaratan O’dur. Geceyi de gündüzün üzerine O örtüyor. Şüphesiz bütün bunlarda düşünen bir toplum için ibretler vardır.” (Rad, 2-3)

Allah celle celaluhu basiretsizce saplanıp kalan değil tefekkür edip iman nurunu yakalayan bir toplum istiyordu. Bu toplum düşünen bir toplum olacaktı. Bu toplumda düşünmeyen, körü körüne bir şeylere bağlananlara yer yoktu. İşte bu durum Mekke’de inen birçok ayete konu oldu. Allah’ın istediği şekilde tefekkür etmeyen kimseler ise şiddetle eleştirildi.

“Onlar bu sözü (Kur’an’ı) hiç düşünmediler mi? Yoksa kendilerine, daha önce geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?”   (Müminün, 68)

“Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri kilitli mi?” (Muhammed, 24)

“Bu iki zümrenin (müminlerle kâfirlerin) durumu, kör ve sağır ile gören ve işiten kimseler gibidir. Bunların hali hiç eşit olur mu? Hâla ibret almıyor musunuz? “ (Hud 24)

“Andolsun ki biz, öğüt alsınlar diye, bu Kur’an’da insanlara. her türlü misali verdik. Korunsunlar diye, pürüzsüz Arapça bir Kur’an indirdik.”  (Zümer, 27-28)

Okuyucu burada kendisine sorabilir: “Allah azze ve cellenin Mekke döneminde tefekküre bu kadar önem vermesi, tefekkürün neredeyse her Mekki surede karşımıza farklı surette çıkmasının hikmeti ne olabilir acaba? Kâbe gibi muazzam bir ibadethanenin putlardan temizlenmesinin yolu neden kâinatı, insanı, bitki ve hayvanları tefekkür etmekten geçiyor?  Bu vb. soruları bir hikmet arayışı olması hasebiyle garipsememekle birlikte büyüklerimizin sözleriyle cevaplandırmak istiyoruz:

İbn Ebi’d- Dünya, Amr b. Kays’tan rivayet ediyor: “Ben, bir, iki, üç değil birçok sahabeden dinledim, derlerdi ki: “İmanın ziyası veya İmanın nuru tefekkürdür.”

İbn Sa’d, İbn Avn kanalıyla rivayet ediyor: “Ümmü Derda’dan Ebu Derda’nın en üstün ibadeti nedir?” diye sordum. O da cevap olarak: “Tefekkür ve ibret almaktır” dedi.

Ebu Şeyh, İbn Abbas’tan rivayet etti: “Bir saat tefekkür, bir gece sabaha kadar ibadet etmekten daha hayırlıdır.” (8)

Kaynaklarımız bu minvalde söylenmiş sözler ve yaşanmış olaylarla doludur. Tüm bunlardan anlaşılan husus, Ashab’ı Kiram’ın gözünde imanla tefekkürün neredeyse eş değer olduğudur. Zira daha önce bahsi geçtiği üzere, o insanların imanlarına giden yol tefekkürden geçmiştir. Ancak, ashabı kiramın neredeyse iman mesabesinde gördüğü tefekkür anlayışıyla günümüzde yanlış algılanan tefekkür anlayışını ayırt etmemiz gerekir. Çünkü birçok insan tefekkürün faziletinden kastedilen maksadın mücerret bir düşünme egzersizi olduğu kanısındadır. Oysa ki, ayetlerde anlatılan ve sahabelerin hayatlarında müşahhaslaşan tefekkür, beyin jimnastiği olmaktan çok daha öte beraberinde semeresini de getiren başlı başına bir ibadettir. Yani tefekkürde asıl amaçlanan nokta, daha doğmadan ölmüş bir fikir değil, tatbik edilerek hayat bulmuş zihni bir çabadır. Düşünce dünyasında konumlanmış fikri bir çabanın hayat bulması ise; sahibinde bir ilim meydana getirmesi, bu ilmin neticesinde kişinin kalbinde farklı haller doğması ve akabinde pratize edilerek amele dönüşmesi şeklindedir. İşte tam bu noktada İslam’ın öngördüğü düşünmeyle felsefenin sunduğu düşünme arasında farklılıklar baş gösterir. Neticede birisine ibadet derken diğerine beyin jimnastiği demekten öteye geçemeyiz.

Tefekkür ibadetinin özünü ifade etmek maksadıyla üstad İbn Kayyim’in sözlerine yer vererek yazımızı tamamlıyoruz:

En hayırlı düşünce şudur:

1- Ahireti ilgilendiren maslahatları düşünmek

2-Bu maslahatları elde etmenin yollarını aramak

3- Ahiretle ilgili mefsedetleri düşünmek

4- Bu mefsedetlerden uzaklaşmanın yollarını aramak

İşte bu 4 temel rukün fikirlerin en yücesidir. Bunların ardından 4 rükûn daha gelmektedir.

1-Dünya maslahatlarını düşünmek

2- -Bu maslahatları elde etmenin yollarını aramak

3- Dünyanın mefsedetlerini defetmeyi düşünmek

4- Bu mefsedetlerden uzaklaşmanın yollarını aramak. (9)            

Velhamdülillahi rabbil âlemin.   

 

————————-

 

  1. Âl-i İmran Suresi, 156. Ayet.
  2. Haşr Suresi, 18-19. Ayet.
  3. Âl-i İmran Suresi, 105. Ayet.
  4. Ahzab Suresi, 23. Ayet.
  5. Âl-i İmran Suresi, 190-191. Ayet.
  6. İbn Hibban, Sahih, II,386.
  7. Bkz. Useyd b. Hudayr’ın Kur’an okuyuşu.
  8. Bkz. İbnü’l -Cevzi, Minhacü’l-Kasidin ve Müfidü’s-Sadikin, Kitabü’t-Tefekkür.
  9. İbn Kayyim, Fevaid, I, 198.