Bütün varlıkları, hassaten insanları ve cinleri sadece kendisini tanımaları ve kendisine hakkıyla kullukta bulunmaları için yaratan, kitaplar indirerek ve peygamberler göndererek kullarına kendisini tanıtan ve nasıl kulluk yapacaklarını öğreten Allah Azze ve Celle’ye hamd ederiz. İnsanlık âlemi içinde O’nu en iyi tanıyan ve O’ndan en fazla korkan Hz.Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem’e, kulluk yolunda ona tabi olan âline, ashabına ve etbâına salat ve selam olsun.

İmdi; Allahu Teâlâ, insanları ve cinleri sadece kendisine kullukta bulunmaları için yarattığını bizlere bildirmiştir. O’na hakkıyla kulluk yapabilmek için, öncelikle O’nu hakkıyla tanımak ve O’na hakkıyla iman etmek gerekir. Bundan dolayıdır ki, bütün peygamberlerin ilk daveti tevhid olmuştur. Zira tevhid; Zâtı, isimleri, sıfatları ve fiilleriyle Allah’ı tanımak ve O’na iman etmektir. O’nu her şeyden fazla sevmek ve sadece O’ndan korkmaktır. Sadece O’ndan ummak ve sadece O’na tevekkül etmektir. Fayda verenin de zararı defedenin de sadece O olduğunu bilerek, ancak O’na dua etmektir. O’nun izni olmaksızın sevilen, korkulan, itaat edilen ve O’nun dışında kulluk edilen, tapılan, dua edilen, umut bağlanan, fayda ve zarar mercii kabul edilen her şeyden ve herkesten yüz çevirerek; külliyen O’na yönelmektir.

“İnsanın saadeti, Deyyan olan Allah’ı tanımaktadır. Rahman’a itaat; gizli-açık emredilen hususları yapmak ve küfür, fısk ve isyan gibi nehyedilen şeyleri de terk etmektir. Bütün bu me’murat ve menhiyyatın bir kısmı kalplerle ilgili iken, diğer bir kısmı da bedenlerle ilgilidir. Dolayısıyla evvela kalbin ıslahı ile başlamak lazımdır. Zira bir taraftan her türlü ihsanın ve diğer taraftan da her türlü günah ve düşmanlığın menbaı kalptir. Şayet kalp marifet ve imanla ıslah olursa, bütün beden taat, ibadet ve boyun eğmekle ıslah olur; kalp cehalet, nankörlük ve küfürle fesada uğradığı zaman da bütün beden ma’siyet ve azgınlıkla fesada uğrar.”

“Bilinmelidir ki yüce Allah’ın Zât’ını ve sıfatlarını bilmek, dünyevi ve uhrevi bütün hayırları meyve verir. Allah’ın sıfatlarından her bir sıfatın bilinmesi yüce bir hali, değerli ve hikmetli sözleri, razı olunan eylemleri, pek kıymetli dünyevi mertebeleri ve ahiret derecelerini meyve verir. Allah’ın Zât’ını ve sıfatlarını bilmenin misali, pek kıymetli ve güzel bir ağaç gibidir ki; bu ağacın kökü  – ki Allah’ın zât’ını bilmektir- hüccet ve burhan ile yerde sabittir; dalları da -ki Allah’ın sıfatlarını bilmektir- yücelik ve şeref semasına yayılmış olup, “her an güzel yemişlerini vermektedir.” Yüce hallerden, değerli ve hikmetli sözlerden ve güzel amellerden oluşan bu yemişleri, “Rabb’inin izniyle” vermektedir. Zira bu ağacın sahibi O’dur ki,  O’nun izni ve tevfiki olmadan bu meyvelerden hiçbiri meydana gelmez. Bu ağacın bittiği yer, kalp tarlasıdır. İşte bu kalp, marifet ve güzel hallerle ıslah olursa; bütün beden de salih olur.  Bu dünyada salih olması, güzel sözler ve iyi eylemlerle olup; ahiretteki ıslahı ise, cennet nimetleri ve Zü’l -Celâl’in rızasına nail olmakla olur. Fakat kalp sapıklık, küfür ve dalaletle bozulduğu zaman; bütün beden de fesada uğrar. Bu dünyada ihmal edilmek, mahrum kalmak ve ma’siyetle bozulduğu gibi; ahiretteki zararı ise, ateşin azabı ve el-Cebbar’ın gazabı ile meydana gelir. İşte bu mübarek ağacın dallarından birini kaybeden kimse, o dalın (o sıfatı bilmenin) dünya-ahiret meyvelerini de kaybetmiştir. Tahkiki bir imanla bu ağacı diken, takva ile onu gözeten, istikametle onu koruyan, muhalefet etmenin ayrık otlarını onun etrafından temizleyen, heva ve arzuya tabi olma rüzgârlarından onu muhafaza eden, şek ve tereddüt yıldırımları, şirk kasırgaları ve su-i hâtime felaketi tarafından ağacın devrilmemesi için çaba sarfeden kimselere müjdeler olsun! Zira “Ziyana uğramış bir topluluk dışında hiç kimse Allah’ın mekrinden emin olmaz.” (A’raf, 99)

“Allah Azze ve Celle katında en değerli ve en sevimli olan kullar, yüce Mevlâ’nın celâl sıfatlarını ve kemal vasıflarını bilenlerdir. Bunlar, Allah Azze ve Celle’nin kullarına olan nimet ve lütuflarını bildikleri gibi, Allahu Teâlâ hakkında iddia edilmesi imkânsız olan ayıp, kusur, noksanlık ve zevalden O’nun münezzeh olduğunu da bilirler. Yine bunlar, Allah Azze ve Celle’nin emir ve yasakları, öğüt verme ve sakındırması, peygamber göndererek müjdelemesi (ve uyarması), insanları kabirlerinden diriltip haşretmesi, cezalandırması ve mükâfatlandırması, alçaltması ve yüceltmesi gibi hususlarda da tam bir yakin sahibidirler. Dolayısıyla bunlar, O’ndan başkasına asla kulluk etmezler. Bütün arzuları O’nun rızasını kazanmaktır. Kendilerini O’nun huzurunda hissedip şikâyetlerini O’ndan başkasına asla bildirmezler. Sadece O’na dayanıp tevekkül ederler. Bunlar, marifet bahçelerinde dolaşmakta ve Allah’ın kemal sıfatlarına nazar etmektedirler. O’nun celal sıfatlarını gördüklerinde, korkuya kapılır ve kendilerinden geçerler. O’nun cemal sıfatlarını seyrettiklerinde, içleri muhabbetle dolar ve O’nun en yakını olurlar. Azabının ve gazabının şiddetini müşahede ettiklerinde, korkuya kapılır ve hemen boyun bükerler. Rahmetinin engin ve genişliğine baktıklarında, umuda kapılır ve O’na yönelirler. Kâinatta cereyan eden herşeyin sadece O’nun yaratması ile meydana geldiğini gördüklerinde, sadece O’na tevekkül ederler. O’nun kendilerine muttali olduğunu hissettiklerinden dolayı O’na muhalefet etmekten hayâ ederler. O’nun çağrısını duyduklarında hemen icabet eder ve müjdelemesini işittiklerinde sürura gark olurlar. Kalpleri O’nun azameti ile dolduğunda, çevrelerinde meydana gelen şeylerin farkına varmayacak derecede kendilerinden geçerler. İşte onların bütün bu rütbelerde farklı dereceleri ve bu özellikleri kazanmakta farklı mertebeleri bulunmaktadır. Şu dünyada onların en faziletli olanları, yarın cennette de en yüce mertebede olacak, Aziz ve Gaffar olan Allah’a en yakın kullardan olacaklardır.”

İşte insanı, kâmil insan kılan böyle bir imandır. İnsan Allahu Teâlâ’yı tanıdıkça, imanı kuvvet kazandıkça ve yakin mertebelerinde yükseldikçe kalbi mutmain olur, gönlü huzura kavuşur ve şahsiyeti kuvvetli olur. Allah Azze ve Celle, ayne’l yakin derecesinde bulunan imanın meydana getirdiği itmi’nan hususunda bizlere iki örnek vererek şöyle buyurmaktadır: “Yahut çatıları üstü yere çakılan bir şehre uğrayıp: “Allah, ölümünden sonra burasını nasıl yeniden diriltir?” diyen kişi gibisini (bilmez misin?). Nitekim Allah onu yüz yıl müddetle öldürdü, sonra yeniden diriltip: “Ne kadar kaldın?” buyurdu. “Bir gün veya bir günün birazı kadar kaldım.”dedi. Şöyle buyurdu (Allah): “Gerçek şu ki yüz sene kaldın! Böyle iken yiyecek ve içeceğine bak, bozulmamıştır; bir de eşeğine bak! Seni insanlara bir ayet (canlı mucize) yapacağamız için o (çürüyen eşekten geriye kalan) kemiklere bak, nasıl onları üst üste bindirip sonra onlara et giydireceğiz!” Dolayısıyla (gücümüz) kendisine açıkça belli olunca, “Allah’ın herşeye hakkıyla güç yetiren olduğunu biliyorum.” dedi.” (Bakara, 259).

“Bir zamanlar da İbrahim: “Ey Rabbim, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!”demişti. “Yoksa inanmadın mı?” buyurdu. “Elbet inandım, fakat kalbimin mutmain olması (iyice yatışması) için (istedim)!” dedi.” (Bakara, 260)

Allah’ı hakkıyla tanıyan ve kalpleri marifet nuruyla yatışanların, yeryüzünün en zalim krallarının karşısına nasıl dikildiklerini ve hakkı haykırarak onları nasıl zelil ve rezil ettiklerini bildirmek üzere yüce Mevla şöyle buyurmaktadır: “Onların (mağara arkadaşlarının) haberini Biz sana hakkaniyetle anlatıyoruz: nitekim onlar, Rablerine iman eden hidayetlerini artırdığımız birtakım gençlerdi. Yüreklerine cesaret (ve sükunet) verdik; dolayısıyla (kafir hükümdara karşı) kıyam edip dediler ki: “Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir! Biz, O’nun dışında hiçbir tanrıya asla dua (ve kulluk) etmeyiz; aksi takdirde düpedüz saçmalamış oluruz. O’nun dışında birtakım tanrılar edinen şu bizim kavmimiz, onlara dair apaçık bir kanıt getirmeli değiller miydi?! Allah’a yalan yere isnatta bulunandan daha zalim kim vardır?” (Kehf, 13-15)

Evet, hakiki imanı elde eden ve marifet nuruna gark olan kimse, öyle kuvvetli ve yüce bir şahsiyete sahip olur ki; bütün dünyaya meydan okuyabilir. Zira kalbi Allah’ın muhabbeti ve mehafeti ile mamur olan ve her an yüce Mevlâ’sının kendisiyle beraber olduğunu kalben hisseden bir mü’min hiçbir şeyden korkmaz ve ürkmez. Bunun sayılamayacak kadar çok olan örneklerinden bir kaç tanesi şunlardır: Uhdud Ashabı tarafından kazılmış olan ateşle dolu alev alev yanan hendeklere atılan müminlerin sabrı, sebatı, meydan okumaları ve sağlam iradeleri; Yasin Suresi’nde kıssası anlatılan Habib Neccar’ın kavmini tevhide davet etmesi ve bundan dolayı taşlanarak şehid edilmesi ve Mü’min Suresi’nde kıssası anlatılan firavun hanedanına mensup mü’min kişinin, Allah’ın peygamberi Hz.Musa’yı savunmak ve Allah’a iman etmeye davet etmek için firavun hanedanının karşısına dikilmesi ve hikmetlerle dolu bir davetten sonra: “Nitekim size söylediklerimi ileride (azaba uğradığınızda) hatılayacaksınız ve ben işimi/durumumu Allah’a bırakıyorum. Şüphesiz Allah, kullarını hakkıyla görendir.” (Mü’min, 44). diyerek Rabbu’l Alemine tevekkül etmesi ve böylece onların tuzaklarından korunması; son olarak hicret yolunda arkadaşı Ebu Bekir es-Sıddık ile birlikte mağarada iken, müşriklerin kendilerini yakalayıp öldürmek üzere mağaranın ağzına kadar geldikleri bir anda: “Üzülme, Allah bizimle beraberdir!” (Tevbe, 40) buyuran peygamberler imamı Hz. Muhammed Mustafa’nın kainatı imrendiren marifeti, tevekkülü, güven ve huzuru, sabır ve sebatı; işte bu örnekler ve benzerleri Allah’ı hakkıyla tanımanın meyveleridir.

Allah’ı hakkıyla tanıyan ve O’nunla karşılaşacakları güne yakinen iman eden ma’rifet sahiplerinin, Allah düşmanlarına karşı cihad etmekte gösterdikleri tavır ve duruşları; imanları zayıf olan ve kalplerinde hastalık olanların tavır ve duruşlarından çok farklıdır. İşte bu bariz farkı yüce Mevla şu ayeti kerimelerde beyan etmektedir: “Tâlût, ordu ile hareket edince, “Şüphesiz Allah, sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim ondan içerse benden değildir. Kim onu tatmazsa işte o bendendir. Ancak eliyle bir avuç alan başka.” dedi. İçlerinden pek azı hariç, hepsi ırmaktan içtiler. Tâlût ve onunla beraber iman edenler ırmağı geçince, (geride kalanlar) “Bugün bizim Câlût’a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yok.” dediler. Allah’a kavuşacaklarını kesin olarak bilenler (ırmağı geçenler) ise şu cevabı verdiler: “Allah’ın izniyle büyük bir topluluğa galip gelen nice küçük topluluklar vardır. Allah, sabredenlerle beraberdir. (Tâlût’un askerleri) Câlût ve askerleriyle karşı karşıya gelince şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sağlam bastır ve şu kâfir kavme karşı bize yardım et. Derken, Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davud, Câlût’u öldürdü. Allah, ona (Davud’a) hükümdarlık ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti. Eğer Allah’ın; insanların bir kısmıyla diğerlerini savması olmasaydı, yeryüzü bozulurdu. Ancak Allah, bütün âlemlere karşı lütuf sahibidir.” (Bakara, 249-251)

Allahu Teâlâ’yı hakkıyla tanıyan, O’nun katında bulunanların baki ve dünya nimetlerinin fani olduğunu bilen irfan ehli kimseler, asla dünya fitnesine ve cazibesine kapılmaz ve dünya ehline imrenmezler. Marifetten mahrum ve imanın daha kalplerinde kök salmadığı kimseler ise, dünyanın yalancı cazibesine kapılmakta ve yok olmaya mahkûm dünya ehline imrenmektedirler. Bu iki taifenin dünyaya karşı tavırlarındaki farkı yüce Mevla şu ayetlerde tescil etmektedir:

“Onlara, şu iki adamı misal olarak anlat: Bunlardan birine iki üzüm bağı vermiş, her ikisinin de etrafını hurmalarla donatmış, aralarında da ekinler bitirmiştik.

İki bağın ikisi de yemişlerini vermiş, hiçbirini eksik bırakmamıştı. İkisinin arasından bir de ırmak fışkırtmıştık.

Bu adamın başka geliri de vardı. Bu yüzden arkadaşıyla konuşurken ona şöyle dedi: “Ben, servetçe senden daha zenginim; insan sayısı bakımından da senden daha güçlüyüm.”

(Böyle gurur ve kibirle) kendisine zulmederek bağına girdi. Şöyle dedi: “Bunun, hiçbir zaman yok olacağını sanmam.”

“Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Şayet Rabbimin huzuruna götürülürsem, hiç şüphem yok ki, (orada) bundan daha hayırlı bir akıbet bulurum.”

Karşılıklı konuşan arkadaşı ona hitaben: “Sen, dedi, seni topraktan, sonra nutfeden (spermadan) yaratan, daha sonra seni bir adam biçimine sokan Allah’ı inkâr mı ettin?”

“Fakat O Allah benim Rabbimdir ve ben Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmam.”

 “Bağına girdiğinde: Mâşâallah! Kuvvet yalnız Allah’ındır, deseydin ya! Eğer malca ve evlâtça beni kendinden güçsüz görüyorsan (şunu bil ki):

 “Belki Rabbim bana, senin bağından daha iyisini verir; senin bağına ise gökten yıldırımlar gönderir de bağ kupkuru bir toprak haline gelir.”

“Yahut, bağının suyu dibe çekilir de bir daha onu arayıp bulamazsın.”

Derken onun serveti kuşatılıp yok edildi. Böylece, bağı uğruna yaptığı masraflardan ötürü ellerini oğuşturup kaldı. Bağın çardakları yere çökmüştü. “Ah, diyordu, keşke ben Rabbime hiçbir ortak koşmamış olsaydım!

Kendisine Allah’tan başka yardım edecek destekçileri olmadığı gibi kendi kendini de kurtaracak güçte değildi.

İşte burada yardım ve dostluk, Hak olan Allah’a mahsustur. Mükâfatı en iyi olan O, en güzel âkıbeti veren yine O’dur.  (Kehf, 32-44)

“Karun, Musa’nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona şöyle demişti: Şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez.

Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.

Karun ise: O (servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi, demişti. Bilmiyor muydu ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kimseleri helâk etmişti. Günahkârlardan günahları sorulmaz (Allah onların hepsini bilir).

Derken, Karun, ihtişamı içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar: Keşke Karun’a verilenin benzeri bizim de olsaydı; doğrusu o çok şanslı! dediler.

Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise şöyle dediler: Yazıklar olsun size! İman edip iyi işler yapanlara göre Allah’ın mükâfatı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir.

Nihayet biz, onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Artık Allah’a karşı kendisine yardım edecek avanesi olmadığı gibi, o, kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi.

Daha dün onun yerinde olmayı isteyenler: Demek ki, Allah rızkı, kullarından dilediğine bol veriyor, dilediğine de az. Şayet Allah bize lütufta bulunmuş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Vay! Demek ki inkârcılar iflâh olmazmış! demeye başladılar.

 İşte ahiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayan kimselere veririz. (En güzel) âkıbet, takvâ sahiplerinindir. (Kasas, 76-83)

Allahu Teâlâ’yı hakkıyla tanımak, başta namaz olmak üzere yüce Mevlâ’nın farz kıldığı ibadetlere devam etmek ve haram kıldığı ma’siyetlerden sakınmak hususunda sabretmenin en temel sebebidir. Emirleri imtisal, nehiylerden ictinab ve musibetlere karşı ilahi takdire rıza göstermek ancak irfan sahibi kimselerin özelliğidir. Kalplerinde yüce Allah’a karşı huşu duygusu bulunmayan, marifetten mahrum cahil ve gafil kimselere ise, böyle bir takva dairesinde yaşamak çok ağır gelmektedir. Yüce Mevla şöyle buyurmaktadır:

“Namazı tam kılın, zekâtı hakkıyla verin, rükû edenlerle beraber rükû edin.

(Ey bilginler!) Sizler Kitab’ı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz? 

 Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz), Allah’a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir.

Onlar, kesinlikle Rablerine kavuşacaklarını ve O’na döneceklerini düşünen ve bunu kabullenen kimselerdir.” (Bakara, 43-46)

Allah Azze ve Celle ‘den hakkıyla korkmak, O’nu hakkıyla tanımaya bağlıdır. İnsan yüce Allah’ı ne kadar tanıyorsa, O’ndan ancak o kadar korkabilir ve takva derecelerinde bu oranda yücelebilir. Nitekim Hz.Aişe’nin rivayet ettiği hadis’i şerifte Resul’u Ekrem bu hakikati şöyle ifade etmiştir: “Muhakkak ki aranızda Allah’tan en fazla korkan ve O’nu en iyi bilen/tanıyan benim.”  Peygamber Efendimiz’in rabbinden korkması, O’na itaat ve çok ibadet etmesi Rabbini bilmesi nispetinde idi. Nitekim Enes b. Malik radıyallahu anhu şöyle demektedir:  “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bizlere benzerini hiç duymadığım bir konuşma yaptı ve şöyle buyurdu: “Eğer siz benim bildiklerimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız.”  Bunun üzerine Rasulullah’ın ashabı yüzlerini kapatarak hıçkıra hıçkıra ağladılar.  Peygamber Efendimiz bir başka konuşmalarında cenneti ve cehennemi gördüğünü de hatırlatarak: “Eğer siz benim gördüklerimi görseydiniz, az güler çok ağlardınız.” buyurmuştur.  Ebu Zer el-Gıfari radıyallahu anhın rivayetinde ise şu ilave vardır:  “Şüphesiz ben sizin görmediklerinizi görüyor, duymadıklarınızı duyuyorum. Gökyüzü gıcırdayıp inledi ve gıcırdayıp inlemekte de haklı idi. Gökyüzünde alnını Allah’a secde etmek için koymuş bir meleğin bulunmadığı dört parmaklık bile boş yer yoktur. Allah’a yemin ederim ki benim bildiğimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız. Yataklarda hanımlarınızdan da zevk almazdınız. Yüksek sesle Allah’a yalvararak yollara düşerdiniz.” 

Ahlak-ı hasene sahibi olmanın ve ahlak-ı seyyieden sakınmanın Allah korkusuna bağlı olduğunu Mehmed Akif ne güzel ifade etmektedir:

Ne irfandır veren ahlâka yükselik, ne vicdandır;

Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır.

Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havf-ı Yezdan’ın…(Allah korkusunun)

Ne irfanın kalır te’sîri kat’iyyen, ne vicdanın.

Hayat artık behîmîdir… Hayır ondan da alçaktır;

Ya hayvan bağlıdır fıtratla, insan hürr-i mutlaktır.

Fakat ahlâkın izmihlali en müdhiş bir izmihlal;

Ne millet kurtulur, zîrâ, ne milliyyet, ne istiklâl.

Oyuncak sanmayın! Ahlâk-i millî (İslam ahlakı), rûh-i millîdir;

Onun iflâsı en korkunç ölümdür: mevt-i küllidir

O cem’iyyet ki vicdanında hâkim havf-ı Yezdan’dır;

Bütün dünyâya sahiptir, bütün akvama sultandır.

Fakat efradı Allah korkusundan bî-haber millet,

Çeker, milletlerin menfuru, kıptiler kadar zillet;

Meâlî meyli hiç kalmaz, şehâmet büsbütün kalkar;

Ne hâkimlik tanır artık, ne mahkûm olmadan korkar.

Şeref hırsıyla istihkar-ı mevt etmişken ecdadı,

Bırakmaz öyle bir pâkîze neslin şimdi ahfadı,

Hayât uğrunda istihfafa şayan görmedik hüsran!

Gebersin tekmeler altında razı… Çıkmasın, tek, can!

Yürekler en mülevves, en sefil âmâl için çarpar;

Sinirler en muhal endîşeden titrer durur par par!

Olur, cem’iyyet efrâdınca şahsî menfa’at “ma’bûd!”

Sorarsan kimse bilmez var mı “hak” nâmında bir mevcûd.

O, doymak bilmeyen ma’bûda kurbandır hayâ hissi,

Hamiyyet, âdemîyyet hissi, ulvî hislerin hepsi!

Bu hissizlikle cem’iyyet yaşar derlerse pek yanlış:,

Bir ümmet göster, ölmüş ma ‘neviyyâtıyle, sağ kalmış?

Kalp İlâhî marifetle nurlanıp müşahede makamı gibi yüce bir basiret ve engin bir ihlas sahibi olunca, mükemmel manada sâfiyet ve samimiyet kazanır. Yapması gereken her şeyi tam bir samimiyet içerisinde en güzel bir şekilde yerine getirir. Vazifelerini şevkle ve arzulayarak yapar. Vücuda kan pompalayan sağlam bir kalp gibi bedenî ve ruhî kuvvetlere manevi bir enerji pompalayarak sürekli dinç olmasını sağlar ve görevlerini büyük bir ihlas içerisinde yerine getirmesine neden olur. Böyle bir kalbin sahibi her hak sahibine hakkını verir ve hiç kimseye zulmetmez.

Meşhur Cibril hadisinde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “İhsan; Allahu Teâlâ’ya O’nu görüyormuş gibi ibadet etmendir; her ne kadar sen O’nu göremiyorsan da O seni görmektedir.” Bu hadis’i şerifin şerhinde İbni Receb el-Hanbeli şöyle demektedir: “Bu cümle şu hususa işaret ediyor: Allahu Teâlâ’ya, sanki O’nu görüyormuş gibi ibadet etmek kime zor geliyorsa, o kişi Allahu Teâlâ’nın kendisini gördüğünü ve her haline vâkıf olduğunu bilerek ibadet etsin. Kendisini sürekli gördüğü için Allah’ın nazarından hayâ etsin. Bu manada ârifler şöyle der: “Allah’tan sakın, çünkü seni en kolay gören O’dur.” Bazıları da şöyle der: “Sana karşı kudreti nisbetinde Allah’tan kork! Sana olan yakınlığı nisbetinde de O’ndan hayâ et!” Seleften olan ârife bir hanım da şöyle demiştir: “Allahu Teâlâ’yı müşahede hali üzere amel edenler ârif; Allahu Teâlâ’nın kendilerini müşahede ettiği hali üzere ibadet edenler ise muhlistir.” Bu söz, iki makama işaret etmektedir:

Birincisi ihlas makamıdır: Bu makam, Cenâb-ı Hakk’ın sürekli olarak kendisini görüp gözetlediğini, her haline muttali ve kendisine çok yakın olduğunu kulun sürekli olarak hatırında tutmasıdır. Yaptığı amellerde kul bu hal üzere olur ve bütün işlerini bu hal üzere yaparsa, gerçek manada ihlası elde eder. Çünkü yaptığı işlerde bu hal üzere olmak, kişiyi Allahu Teâlâ’dan başka şeylere iltifat etmekten ve başka maksatlarla amel etmekten alıkoyar.

İkincisi Müşahede makamıdır: Bu makam ise, kulun kalbiyle Cenâb-ı Hakk’ı müşahede ediyor gibi amellerini yapmasıdır. Bu durumda kalp iman nûru ile nurlanır, eşyanın hakikatine basiretiyle nüfuz eder; öyle ki gayb hakikatleri (Allah’ın izniyle) onun için aşikâr hale gelir.”

 

————————-

 

  1. el-İzz b. Abdusselam, Şeceretu’l Maarifi ve’l-Ahvali: s.52.
  2. el-İzz b. Abdusselam, Şeceretu’l Maarifi ve’l-Ahvali: s.64-65.
  3. el-İzz b. Abdusselam, Şeceretu’l Maarifi ve’l-Ahvali: s.60.
  4. Buhari:20; Müslim:2356
  5. Buhari:4621
  6. Müslim:426
  7. Tirmizi:2312; İbni mace:4190 Hasen li gayrihi bir hadistir
  8. Mehmed Akif, Safahat: s.269-270
  9. Buhari: 50; Müslim: 97
  10. İbni Receb, Camiu’l-Ulûmi ve’l-Hikem: 1/129