Şahsiyet, bir ferdin toplum içerisinde sergilediği davranışlar ve alışkanlıklar bütünüdür. Alışkanlıklar ve davranışlar ise her topluma göre değişmektedir. Bir ferdin davranış ve alışkanlıklarını ferdin inancı belirler. Bu inanç, kişinin ve toplumun yaşam tarzı ve hayat nizamı ile aynı eş anlamdadır. Her ne kadar dünya da inanç ve yaşam tarzları bir araya getirilmese de kökene ve toplumda açığa çıkan fiiliyat yönüyle bakıldığında inanç yani din yaşam tarzını belirler.

Tersi olarak bakıldığında ise yaşam tarzı kişilerin ve toplumların inançlarını belirlemiştir. Basit bir açıklamayla dillendirecek olursak, ya kişinin dini (inancı)  dünya hayatındaki en küçük fiilinden en büyük fiiline kadar hayat kurallarını, kanunlarını belirlemiştir. Ya da hayattaki en küçük fiilinden en büyük fiiline kadar olan yaşam biçimi o kişinin veya toplumun dinini yani inancını belirlemiştir. Kimse bu dünyada zorla inanmadığı şekilde yaşamamaktadır. Herkes kalbindeki ve aklındaki inancı hayatına yansıtmıştır. Bu yansımalar kişinin davranışlarını, tutumlarını, alışkanlıklarını ve değerlerini belirleyerek kişiye özgü bir karakteri yani şahsiyeti oluşturmuştur. Şahsiyetler inançlar doğrultusunda değişmekte ve kişi toplumda bu şahsiyet kimliği ile tanınmaktadır. Bu şahsiyet kimliğinin vermiş olduğu davranışlar ile toplumda etkileşime ya da çatışmaya girmektedir.

Toplumda şahsiyetsiz olarak lanse edilen kişiler aslında o toplumun kabul gördüğü inancın tersinde hareket ettiği için bu ünvanı almıştır. Aslında kendi gibi inananların yanında belki de en şahsiyetli kişi unvanını almaktadır. Örneğin bir komünist şahsiyeti ile bir kapitalist şahsiyeti bir değildir. Bu yüzden bu iki karakter arasında şahsiyet çatışması vardır. Bir müslümanın şahsiyeti ise hem komünist hem de kapitalist şahsiyetleri kabul etmemekte ve çatışmaktadır. Bir komünistin şahsiyetini inandığı din olan komünizm ve kutsal kitapları olan marksın komünizm manifestosu belirlerken, kapitalistlerin şahsiyetini inandıkları din olan demokrasi ve kutsal kitapları olan laik-çoğulcu yasalar belirlemektedir.

Müslüman şahsiyetini ise dinimiz İslam ve kutsal kitabımız olan Kuran’ı kerim belirlemektedir. müslüman olarak şahsiyetimizi İslam dininin sahibi olan Allahu Teâlâ belirlemektedir. Diğer dinler de de insanların ilah olarak kabul ettiği kişiler, nesneler ya da kurumlar belirlemiştir. Biz müslüman olarak şahsiyetimizi tek ve hak ilah olarak iman ettiğimiz rahman ve rahim olan Allah’ın bize vermiş olduğu emir ve yasaklar doğrultusunda belirlemekteyiz. İslam’a muhalif olan her ideoloji, gelenek, örf ve adetleri kabul etmemiz müslüman şahsiyetimize vurulan bir darbe olacaktır.  Şüphesiz İslam bir yaşam tarzı olduğundan hayattaki her şeyi içinde barındırmaktadır. Kuran’ı kerimde Allah ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “…Bugün dininizi kemale erdirdim. Nimetimi üzerinize tamamladım. Ve size din olarak İslâm’ı razı olup seçtim” (1)

Allahu Teâlâ İslam’ı tamamladığını buyururken; hayattaki her davranışın, tutumların, alışkanlıkların, kanaatlerin, imajların, tarzların, değerlerin ve ibadetlerin sınır ve ölçülerinin belirlenip tamamlandığına ve kıyamete kadar güncellendiğine işaret etmektedir. Bu yüzden İslam’ın içine en ufak bir ekleme ya da çıkarma yapılması İslam’a yapılan bir saldırı olarak nitelenir. İslam’ı kemal mahiyetinde öğrenmek, kavramak ve yaşamak imanı kemal derecesine çıkarmaya çalışmak anlamına gelmektedir. İslam’ı öğrenmek ise kuranı teşkil eden sure ve ayetlerin öğrenilmesine, sünneti teşkil eden hadislerin öğrenilmesine ve İslam âlimlerinin bu iki kaynaktan beslenerek ortaya koydukları fıkhi hükümlerin öğrenilmesi demektir. Bu öğretilerin bütününe ise ilim denir. Müslümanların ilimlerinin kaynağı ilahidir. Hiçbir insan ve yaratılmış mahlûkatın fikir yapısını kaynağında barındırmaz. Bu yüzden dünyadaki her bilgiden, madenden ve en değerli nesneden bile daha önemli ve değerlidir. Çünkü bu ilimin öğrenilmesi ve amel edilmesi durumunda Allah’ın rızası kazanılarak asıl olan kalıcı bir geleceğe yatırım yapılmaktadır. İlim peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile tamamlanmıştır. İlk ilim insanlığın atası ve ilk peygamber olan Hz. Âdem’e aleyhiselam, Allah tarafından öğretilmiştir. Bu durum Kuran’ı kerimde şöyle geçmektedir: “Allah Âdem’e bütün isimleri, öğretti…” (2)

Ebu Hureyre’nin radıyallahu anh rivayet ettiği hadiste ise “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki: “Allahu Teâlâ Hazretleri, Hz. Âdem’i kendi sureti üzere ve boynunu da altmış zira olarak yaratınca: “Git, şu oturan meleklere selam ver, onların seni nasıl selamlayacaklarına da dikkat et, dinle. Zira o selam, senin ve zürriyetinin selamı olacaktır.” dedi. 

Bunun üzerine Hz. Âdem onlara gidip: 

“Esselamü aleyküm!” diye selam verdi. Melekler: “Esselamü aleyke ve rahmetullahi.” dediler ve selama mukabele ederken “ve rahmetullahi’yi” ilâve ettiler. Cennete her giren Hz. Âdem suretinde (ve boyu da altmış arşın boyunda) olacak. Halk şu ana kadar (boyca) hep eksilmektedir.” (3)

Âlimler bu hadisin şerhinde şöyle dediler: “Git şu topluluğa selam ver; seni neyle selamlayacaklarını iyi dinle” sözünde meleklerin Âdem’den aleyhiselam uzakta bulundukları bildirilmektedir. Ve yine bu hadisi şerifin muktezasında ilim tahsili için bir çaba içine girilmesine ve bunu ilk yapan kişinin de âdem aleyhiselam olduğuna dair delil vardır.  (4)

Ayet ve hadise dikkatlice bakıldığında ilim kaynağının asıl sahibinin Allah Subhana ve Teâlâ olduğunu idrak etmekteyiz. Allahu Teâlâ,  Âdem’i aleyhiselam nasıl ki meleklere gönderip bir çaba içine girmesini emretmiş ise bizim de aynı şekilde ilme giden yolda bir çaba vermemizi istemektedir. Muhakkak ki zaten ilimi bize peygamberleri aracılığıyla göndermekte ve yarattığı muazzam kâinat ile delillendirmektedir. Bizim Allahu Teâlâ’ya göstereceğimiz şey ilme ulaşmak için harcadığımız çaba ve yine Allah’a sunulacak olan samimiyetimizdir. İlim uğrunda verdiğimiz çaba ve samimiyet Allah’ın rahmetini ummamıza sebebiyet verir. Hem de elde ettiğimiz ilimle kalbimiz yakin bir ilme ve böylelikle yakin bir imana sahip olur. İlim iman ağacını içimizde büyütürken, her bir meyvesi müslüman şahsiyetimizdeki sabır, şükür, tevazu, cömertlik, fedakârlık gibi erdem meyvelerine dönüşmektedir. Ancak bu meyvelerin tatlarının lezzetleri kişiden kişiye göre değişmektedir. Günümüz ile eski zamanlardaki müslümanlara bakıldığında ilim tahsilinde meşakkatin boyutu arttıkça, ilimden alınan hazzın boyutu da artmakta, hazzın boyutu arttıkça imanın verdiği zevkte artmaktadır. İmanın verdiği zevkin artmasıyla da davranışların ve alışkanlıkların hassaslığı ve kalitesi de doğru orantı ile artmaktadır. Böylelikle müslümanın şahsiyeti de buna göre değişmektedir. Günümüzde bazı müslümanlar, ilim ile şahsiyetinin değerini arttırırken, bazı Müslümanların ise şahsiyetleri zedelenmektedir. Bu durumun en bariz sebebi öğrenilen ilim ile amel edilmeyişinden kaynaklanmaktadır. İlim müslüman bir şahsiyetin şekillenmesinde temeli oluşturur. Bu yüzden ilim amel edilmek için vardır. Amel edilen ilim tevazu sahibi bir şahsiyet oluştururken, amel edilmeyen ilim, sahibini kibir ehline dönüştürebilir. İlim amel etmeyi gerektirir aksi halde büyük bir vebal altına girilerek müslüman şahsiyetimizde bir eksiklik ve yara açmaya sebebiyet verir. Nitekim Ali radıyallahu anh den Bir gün adamın biri Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’e şöyle sordu: “Ya Rasûlallah cahilliği benden ne giderir? Dedi ki: “İlim giderir. Adam bu sefer “peki, ilmin mesuliyetini benden ne giderir?” deyince, Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem: “Onunla amel etmek ” buyurdu. (5)

İlimle amel edilmediği takdirde geçmişte ve günümüzde hâsıl olan bazı davranış ve tutumların şahsiyetlere nasıl bir darbe indirdiğine ne yazık ki şahit olmaktayız. Amel edilmeyen ilim ile övünüp cedelleşmek, Kuran’ı kerimi amel etmek için değil de okunup dünyalık menfaat beklemek, fıkhi ilimlerde derinleşerek ibadete yansımaması durumu, hadis ezberlemenin iftihar etme arzusuna dönüşmesi, etrafında insanların toplanmasından gurur duymak gibi birçok çirkin kalbi ve ameli fiiliyatlar müslüman şahsiyetine saplanan oklardır. Bu duruma düşmemek için öğrenilen ilmin pratik hayatta karşılığını bulması gerekmektedir.

 Sonuç olarak; Müslümanın şahsiyeti bir ağaca ya da bir binaya benzer. Müslüman şahsiyetin oluşmasında ilim bir ağacın kökü ya da bir binanın temeli misalidir. Ağacın büyümesi için sulanması ve bakımının yapılması gerektiği gibi binanın da inşa edilmesi için gereken materyal ve çabalar gerekmektedir. Bu benzetme ilmin kökte ya da temelde kalmayıp amel ile dallanıp budaklanması durumudur. Böylelikle ilmin şahsiyetimizdeki yansımaları toplumun faydalanacağı meyveler durumuna ya da insanların barınacağı odalar durumuna erişecektir. Bir müslüman şahsiyetiyle; rabbine, nefsine, anne ve babasına, eşine, çocuklarına, akrabalarına, komşularına, kardeş ve arkadaşlarına, içinde yaşadığı topluma karşı ideal bir insan olarak görevlerini tam olarak yerine getiren bir örnek teşkil edecektir. Ancak amel edilmeyen ilim ise müslüman şahsiyetimizden meyveler koparacaktır. Bu durum ile alakalı Ebu Mûsâ el-Eş ‘ari  radıyallahu anh’den rivayet edilen hadiste, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:

“Allah’ın benimle göndermiş olduğu hidayet ve ilim, yeryüzüne yağan bol yağmura benzer. Yağmurun yağdığı yerin bir bölümü verimli bir topraktır: Yağmur suyunu emer, bol çayır ve ot bitirir. Bir kısmı da suyu emmeyip üstünde tutan çorak bir yerdir. Allah burada biriken sudan insanları faydalandırır. Hem kendileri içer, hem de hayvanlarını sular ve ziraatlarını o su sayesinde yaparlar. Yağmurun yağdığı bir yer daha vardır ki, düz ve hiçbir bitki bitmeyen kaypak arazidir. Ne su tutar, ne de ot bitirir. İşte bu, Allah’ın dininde anlayışlı olan ve Allah’ın benimle gönderdiği hidayet ve ilim kendisine fayda veren, onu hem öğrenen hem öğreten kimse ile buna başını kaldırıp kulak vermeyen, Allah’ın benimle gönderdiği hidâyeti kabul etmeyen kimsenin benzeridir.”  (6)   

 

————————-

 

  1. Maide, 3.ayet
  2. Bakara, 31. Ayet
  3. Buhari, Müslim
  4. İlim Yolunda- sayfa 13
  5. Bkz: Camiu Beyani’l İlmi ve Fadlih 1282, İbn Abdilber
  6. Buhari, İlim 20; Müslim, Fezâil 15