1) Sevginin Mahiyeti ve Degeri

İnsanın dünya ve ahiret saadeti, sevgiden geçmektedir. Sevme ve sevilmeden mahrum olan insanlar, iki dünya saadetinden de mahrumdur. İnsan daha doğar doğmaz başkalarının sevgisiyle karşılaşır. Bebek sevgiyle beslenir, sevgiyle büyür. Ebeveynleri tarafından yeterince sevilmeyen bebeklerin kişiliklerinde ömür boyu hissedecekleri çatlaklıklar meydana gelir. İnsan sevme ve sevilmeyi sadece bu safhada arzuluyor değildir. Sevgi, insanın ömür boyu ihtiyacını hissettiği bir gereksinimdir. İnsan mutlu olduğunda da mutsuz olduğunda da küçüklüğünde de yaşlılığında da güçlüyken de acizken de kısacası hayatın her safhasında bu olguyla yaşama eğilimindedir. Bu eğilimlerini doğru yönde kullananlar her iki hayatta da mutluluk kâsesinden kana kana içerler. Evet, sadece dünya hayatında değil ahirette de durum böyledir. Nebi sallallah’u aleyhi ve sellem ahiret saadetinin teminatı olan imanı ve onun tadını sevgi üzerine bina etmektedir: “Üç özellik vardır ki bunlar kimde bulunursa o kimse imanın tadını almıştır. Bunlar; Allah ve Rasûl’ünün sallallah’u aleyhi ve sellem o kimseye her şeyden daha sevgili olması, sevdiği kişiyi sadece Allah için sevmesi ve imandan sonra tekrar küfre dönmeyi ateşe atılmak kadar kötü görmesi.” (1) İmanın tadı; Allah ve Rasûl’ünün sallallah’u aleyhi ve sellem en sevgili olması, insanların Allah için sevilmesi ve hidayet halinin sevilerek bir nimet olarak telakki edilmesi. Kısacası kurtuluşun yolu sevgiden ve onu doğru bir şekilde kanalize edilmesinden geçmektedir. Esasında, sevginin asıl yeri olan kalp bu noktada boşluk kabul etmez. Kalp her daim, içinde birtakım sevgileri barındırır. Bu durum en sert, en gaddar olarak gözüken insanlarda bile böyledir. Kimisi Allah’ı, Peygamber’i sever; kimisi ise mal, mülk, makam ve nefsini. Öyleyse kurtuluşu yakalamada insana lazım olan tek şey sevmek değil bilakis doğru sevgileri uygun ölçülerde kalpte barındırmaktır. Kalpte bulundurulması gereken sevgilerin en başında ise Allah ve Rasûl’ünün sevgisi gelmektedir.

Allah sevgisi Kur’an ve Sünnette “Hub” kelimesi ile tarif edilmiştir. Aşk kelimesi ise ileri derecedeki sevgiyi ifade etmesine ve Arapça olmasına rağmen Kur’an ve Sünnette hiçbir zaman kullanılmamıştır. Kaynaklarda H. 2. Asır sonrası yer almaya başlasa da bu kelimenin Allah sevgisini temsil etmesi genel olarak hoş karşılanmamıştır. Şüphesiz “Hub” ve “Aşk” kelimeleri arasında büyük farklar vardır. ”Hub” kelimesinin ihtiva ettiği sevgi, itidal boyutunda olup kişinin iradesini ve basiretini yok etmez. Aşk ise kişinin önce gözlerini kör eder, sonra ise onu çıkamayacağı girdaplara sokar. Aşk bir lezzet değil, sahibini acı ve boş hayallerle dolduran bir derttir. Aşk kelimesinden türeyen “aşeka” ismi Arapçada sarmaşık için kullanılır. Nasıl ki sarmaşık, sardığı ağacın suyunu emerek onu soldurur, zayıflatır ve kurutursa aşkta sardığı kişiyi gün be gün soldurur ve eritir. Allah’ın celle celâluhu bizden istediği sevgi ise bu cinsten olmayıp bizim irademizi, basiretimizi ve hikmetimizi arttıran bir özellik taşımaktadır.

2) Allah – İnsan Arasındaki Sevgi

Kul, Allah’ın ona olan nimeti sayesinde Rabbini sever. Bu sevgi gereğince O’na yaklaşmak için bütün benliğiyle kulluk eder. Allah’ı sevme nimetine nail olan kul ihlasla yaptığı amelleriyle daha büyük bir nimete mazhar olur ki bu da Allah’ın onu sevmesidir. Allah ile kul arasındaki sevginin kaynağı “Müsebbib’ül- esbab” olan Allah’tır. Allah celle celâluhu kendi azametine ve yüceliğine rağmen, âlem içinde bir nokta bile teşkil edemeyecek kadar küçük ve bir o kadar da aciz kullarını sevmektedir. Seyyid Kutup ’un ifadeleriyle ‘İslâmi tasavvurun ubudiyyetin hakikati ile uluhiyyetin hakikatini birbirinden ayırmak hususunda keskin oluşu Allah ile kul arasındaki o tatlı sevgiyi kurutmaz.’ (2)

Allah ile kul arasındaki sevgi ‘Vud’ ve ‘ Hub’ kelimeleriyle ifade edilmiştir. Sevgi anlamına gelen ‘Vud’ yine sevgi anlamına gelen ‘Hub’dan daha üstün ve derin anlamlar taşır. Esmaü’l Hüsna’da Vedud olarak karşılık bulmuş bu ismin iki anlamı vardır: Seven ve sevilen. Birincisi ismi fail vezninde olup Allah’ın peygamberlerini ve salih kullarını sevmesidir. İkincisi ise ismi meful vezninde olup Allah’ın kulların bütün sevdiklerinden daha üstün bir sevgiyi hak etmesidir. Hatta o kulun kendi gözünden, kulağından ve nefsinden daha sevimlidir. (3)

A) Allah’ın Mü’minlere Olan Sevgisi

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında öyle bir toplum getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; Mü’minlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetlidirler; Allah yolunda cihad eder, hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. Bu Allah’ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Allah geniş ihsan sahibidir, her şeyi çok iyi bilendir.” (4)

Bu ayet için bazı âlimler şöyle demiştir: “Ayette Allah’ın kula olan sevgisi kulun Allah’a olan sevgisinden öne alınmıştır. Bu demektir ki Allah’ın bir kulu sevmesi olmadan, kulun Allah’ı sevmesi mümkün değildir. Kulun Rabbini sevmesi, Allah’ın bir fazlı ve ikramıdır. Kulun bu sevgide bir gücü, kuvveti ve müdahalesi yoktur. Zira tüm sebeplerin müsebbibi Allah’tır.
Bir kutsi hadiste Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Kim benim veli kuluma düşmanlık ederse ben de ona harp ilan ederim. Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz kıldığım şeyleri  eda etmesidir. Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı (aklettiği kalbi, konuştuğu dili) olurum. Benden bir şey isteyince onu veririm, benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum. Ben yapacağım bir şeyde, mü’min kulumun ruhunu kabzetmedeki tereddüdüm kadar hiç tereddüte düşmedim. O ölümü sevmez, ben de onun sevmediği şeyi sevmem.” (5)

Bu hadis Allah’ın, veli kullarını ne kadar sevdiğini tarif etmede başka bir söze ihtiyaç bırakmayacak kadar şumullü bir hadistir. Sevginin gerektirdiği her ne varsa bunların tamamı kemal boyutunda Allah celle celâluhu tarafından gerçekleştirilmiş. Bir düşünelim bizi seven hangi insan bir an bile istisnası olmaksızın sürekli bizimle olmaya, tüm ihtiyaçlarımızı karşılamaya, düşmanlarımıza harp ilan etmeye ve sevdiğimizi sevip nefret ettiğimizden nefret etmeye güç yetirebilir ki? Bir insan bizi ne kadar çok severse sevsin yine de tüm bunları yerine getirmek istemez, istese de gücü ve kuvveti yetmez. Ama Allah celle celâluhu veli kulunu o kadar çok seviyor ki tüm nimetlerinden ona ikram ediyor. Ne mutlu o kula ki Allah adına yürüyor, onun adına konuşup onun gözüyle hayata bakıyor, onun kulağıyla işitip onunla aklediyor.
Allah’ın veli kuluna bahşettiği nimetler bununla da kalmıyor; O, sevdiği kulunu başkalarına da sevdiriyor. Rasûlullah sallallah’u aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Şüphesiz ki Allah bir kulu sevdiği zaman Cibril’i çağırır ve ona: Ben falan kulumu seviyorum, onu sen de sev, der. Ve o kulu Cibril de sever. Sonra Cibril semâda seslenerek: Gerçekten Allah falan kulu seviyor, onu siz de sevin, der. Artık onu gök ehli de sever. Sonra yeryüzündeki insanların gönlüne o kimse için sevgi ve kabul konulur. Allah bir kula buğzedip onu sevmediğinde de, Cibril’i çağırarak: Ben falan kulu sevmiyorum ve ona buğzediyorum, sen de ona buğzet, der. Ve Cibril de o kula buğzeder. Sonra Cibril semâ ehli arasında: Allah falan kulu sevmiyor ve ona buğzediyor, siz de ona buğzedin, diye seslenir. Onlar da o kimseye buğzederler. Sonra o kul için de yeryüzündeki insanların kalbine buğz ve nefret konulur.“ (6)

Bir kul için ne büyük bir izzet! Âlemlerin Rabbi olan azamet ve kibriya sahibi Allah’ın celle celâluhu, kuluna olan sevgisi semada yankılanıyor, kul görmediği binlerce meleğin sevgisine mazhar oluyor ve yeryüzünde insanların kalbine bu kulun sevgisi konuluyor. Ancak şu var ki; Allah’ın celle celâluhu bir kulunu sevmesi sayılan bunca nimetlerin yanı sıra zorlu imtihanları da beraberinde getirmektedir. Allah’ın celle celâluhu habibi olan Muhammed sallallah’u aleyhi ve sellem buyurduğu gibi; “Allah bir kavmi sevdiği zaman onları sıkıntıya uğratır. Kim (bu sıkıntılara) rıza gösterirse onun için (Allah’ın) rızası vardır, kim de kızgınlık gösterirse onun için (Allah’ın) kızgınlığı vardır. (7) İnsanlara olan sevgimiz bile imtihanlardan geçiyorken Allah’a olan sevgimiz nasıl imtihan edilmesin? İnsanları sevme iddiamız bile delil gerektiriyorsa, Allah’a olan sevgimiz nasıl kuru bir laf olarak kalsın? İnsanları sevdiğimiz zaman bile bedel ödememiz gerekiyorken, Allah’ı severken bunun bir bedeli olmadığını nasıl düşünülsün? Sevgi bedel ister. Eğer kul Rabbini sevdiğini iddia ediyorsa, Rabbi onu mutlaka imtihan edecektir. Hem de en çok sevdiği şeylerle. Allah celle celâluhu kulunu kıskanır, kulunun kalbinde kendi sevgisine gölge düşürecek hiçbir sevgiye razı değildir. Eğer kul Allah’ın onu imtihan etmesine karşın sabırlı olur ve sevgisinin gereklerini yerine getirirse mükâfat olarak karşısında Allah’ın, meleklerin ve insanların sevgisini bulacaktır. Başına gelen sıkıntılara rıza göstermediği takdirde de Allah’ı sevme iddiası içi boş, hiç bir anlam ifade etmeyen basit bir sözden ileri gidemeyecektir.

B) Mü’min Kullarda Allah Sevgisi

Mü’minlerin Allah’a olan sevgisi kâfirlerin sahte ilahlarına olan sevgisinden çok daha üstündür.

“İnsanlardan bazıları Allah’tan başkasını Allah’a denk ilahlar edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise onlardan çok daha fazladır. Keşke zalimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.” (8)

Mü’minler kalplerindeki bu sevgi sayesinde müşriklere galip gelmişlerdi. Kızgın kumlarda, taşların altında inlerken Bilal’i radıyallah’u anhu efendisinden üstün kılan güç bu idi. Kâbe’nin önünde Rahman Sûresini okuyunca ölesiye dayak yiyen İbn Mes’ud’u düşmanlarından üstün kılan da bu güç idi. Şehit edilirken “Kâbe’nin Rabbine andolsun ki kazandım.” diyen sahabi de bu güç sayesinde rakibine galip gelmişti. Bugün bizi düşmanlarımızdan üstün kılacak yegâne güç de burada saklı olsa gerek.

İmanın lezzetine varmış kullar için Allah ve Rasûlünün sevgisi her şeyden üstündür, onların sevgisi her şeye tercih edilir. Mü’min kalpler, Allah’ın dışındaki hiçbir şeyi ona olan sevgilerine öncelememiş kalplerdir.

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Rasûl’ünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” (9)

Mü’min, Rabbini her şeyden çok sever. Ancak bu sevginin her şeye tercih edilmesi Mü’minin kalbinde başka sevgilerin olamayacağı manasında değildir. Çünkü evlat, mal- mülk gibi başka şeyleri sevmek insanın tabiatında vardır. Bu hakikat Kur’an’ı Kerim’de şu şekilde belirtilmiştir:

“Nefsanî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Hâlbuki varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır.
(Rasûlüm!) De ki: Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takvâ sahipleri için Rableri yanında içinden ırmaklar akan, ebediyyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin üstünde) Allah’ın hoşnutluğu vardır. Allah kullarını çok iyi görür. (10)

Allah celle celâluhu bu sayılanları insan için sevgili kılmıştır. Kul bu nedenle annesini, babasını, evlatlarını, dostlarını sevebilir ve sevmelidir de. Ancak şu gerçek unutulmamalıdır ki; tüm bunlar imtihanın bir parçasıdır. Allah celle celâluhu kulunun kendisini ne kadar sevdiğini bunlarla imtihan etmektedir. Allah’ın celle celâluhu istediği ise bütün bu sevileceklere rağmen kulun Rabbine duyduğu sevgiyi her şeye tercih etmesi ve bunu en yüce sevgi olarak kabul etmesidir. Bu durumun en bariz örneği Allah’ın celle celâluhu Hz. İbrahim’den oğlu İsmail’i kurban etmesini isteyerek onu imtihan etmesidir.

Allah’ın kula ‘en sevgili’ olmasının bir diğer vechesi; kulun Allah’ın isteklerini yerine getirirken hiçbir kınayıcının kınamasından korkmamasıdır. En çok Rabbini seven kul en çok Rabbinin sözünü dinleyen, en çok onu memnun etmek isteyen kuldur. Rabbini seven kul ‘elalem’in sözlerine kulak asan değil el-Âlim’in sözlerine kulak asan kuldur. Bu durum Rabiatu’l Adeviyye’nin mısralarından dökülen ifadelerle şu şekilde dile getirilmiştir:

“Sen tatlı ol da, bütün hayat zehir olsun.

Sen razı ol da bütün insanlar öfkeyle dolsun.

Benim aram yeter ki iyi olsun seninle,

İsterse harâb olsun sonra bütün âlemle.

Gerisi hep boştur, olursa benimle senin dostluğun,

Toprağın üstündeki her şey toprak olacak elbet bir gün…”

Sonuç Yerine

Allah’ın kendisine imanı yazdığı tüm kullar, Allah’ı sevmektedir. İman ile sevgi birbirinden ayrılmayan bir bütündür. Bu hakikatle birlikte, insanın imtihan için hata işleyen bir yapıda yaratıldığı ve bu yönüyle meleklerden ayrıldığı da başka bir gerçektir. Kısacası, Allah celle celâluhu aynı kulda hem kendisini sevmeyi hem de buna rağmen ona karşı hata işlemeyi birleştirmiştir. Bu nedenledir ki bir kul hem Allah’ı sevdiğini söyleyip hem de fucûr içinde bulunabiliyor. Bunun en büyük örneği, Allah Rasûl’ünün huzuruna sarhoş olarak getirilen Nuayman isimli sahabidir. Allah Rasûl’ü şarap içtiği için ona had cezası uyguladıktan sonra orada bulunanlardan birisi ona lanet ederek “Bunlar onun için az bile!” deyince Allah Rasûl’ü sallallah’u aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “Ona lanet etme! O Allah ve Rasûlü’nü seviyor.” (11)

Bu olaydan anlıyoruz ki Mü‘minin kalbindeki Allah sevgisi ve korkusu her daim aynı düzeyde değildir. Bazen dünyanın bütün cazibesini unutturacak kadar canlı, bazen de kulluğu icraya yetemeyecek kadar sönüktür. Öyleyse sonuç olarak sevginin bir aslının bir de kemalinin olduğundan bahsedebiliriz. Allah sevgisinin aslı her Müslüman’da vardır; fakat kemali için aynı durum geçerli değildir. Allah Sevgisi kulda kemal boyutuna nasıl ulaşır? Sorusuna ise İbn Kayyim’in satırlarından cevap arıyoruz: “Allah Teâla; Mü’min kulunu daha üstün, daha faydalı, daha hayırlı ve devamlı olan şeylere iletmek için şehvet ve kötülükleri sevmekle ve nefsini ona yöneltmekle imtihan eder. Böylece Mü’min, bu kötülükleri Allah için terk edecek ve nefsiyle mücadele edecektir. İşte onun bu mücadelesi kendisine Allah sevgisini kazandıracak ve onu sevdiğine ulaştıracaktır. İhtirasları elde etmek için nefsi ne zaman kendisiyle mücadeleye girişse, Mü’minin iradesi ve şevki Allah sevgisini elde etmek için güç kazanacaktır. Nefsinin bu istek ve arzularını daha büyük bir şevkle ve daha yüce bir muhabbetle geri çevirmeye çalışacaktır. İşte Allah sevgisi budur.” (12)

Evet, sevginin kemali nefisle ve onun ihtiraslarıyla mücadelede yatmaktadır. Mü’mine düşen, daima nefsiyle mücadele ederek Allah sevgisini güçlendirmek ve kalbini- zihnini bu dertle hemhal kılmaktır. Çünkü kıyamet gününde kişiyi kurtaracak olan bu sevgidir.
Rabbimizden onun sevgisini niyaz ederek yazımızı şu hadis ile sonlandırıyoruz:

“Hz. Enes radıyallah’u anhu anlatıyor: Medine dışında çölde yaşayan birisi Hz. Peygamber’e sallallah’u aleyhi ve sellem geldi ve: “Ey Allah’ın Rasûlü! Kıyamet ne zaman kopacaktır?” diye sordu. Efendimiz sallallah’u aleyhi ve sellem: “Hay yazık sana, sen kıyamet için ne hazırladın?” diye sordu. Adam: “Öyle fazla bir ibadet ve taatim yoktur, fakat ben Allah ve Rasûlü’nü seviyorum” diye cevap verdi.
O zaman Efendimiz sallallah’u aleyhi ve sellem: “Sen sevdiklerinle beraber olacaksın” buyurdu. Oradakiler: “Biz de onun gibiyiz, bize de aynı müjde var mı?” diye sordular. Efendimiz sallallah’u aleyhi ve sellem: “Evet”buyurdu. O gün bu müjdeye o kadar çok sevindik ki, daha önce böyle hiç sevinmemiştik.”

————————-

1 Buhari, iman,9: Müslim, iman, 67
2 Fi Zilal’il Kur’an, 4. Cilt, s. 303, Hikmet Yay, İstanbul
3 Bkz. İbn Kayyim, Celaü’l-efham, s.28
4 Maide Suresi,54. Ayet
5 “Buhârî, Rikak 38.
6 Müslim: 8.c.2637.n
7 Tirmizi,
8 Bakara Suresi 165. Ayet
9 Tevbe Suresi 24. Ayet
10 Ali İmran Suresi 14-15. Ayet
11 Buhari, Hudud, 5
12 Bkz. İbn Kayyim, Fevaid, I, 110