Allah azze ve celle âdemoğlunu mahlûkatın en şereflisi olarak yaratmış ve kâinatı bitkisiyle, hayvanıyla, havasıyla, suyuyla, yer altı zenginlikleriyle onun emrine amade kılmıştır. Karşılığında ise tüm bu nimetleri ihsan edenin Allah(cc) olduğunu itiraf edip şükretmesini ve kendisine yüklenilen ‘halifelik’ vazifesini yerine getirmesini istemiştir. Ancak bununla birlikte âdemoğlunu tam bu noktada başka imtihanlar beklemektedir. Zira o halifelik görevini yerine getirirken istifadesine sunulan tüm bu nimetleri sonuna kadar kullanacak ama aynı zamanda onları “benim diye sahiplenmeyecek” ve asıl malikinin Allah azze ve celle olduğunu itiraf edecektir. Hem de bunu içindeki mal-mülk sevgisine rağmen gerçekleştirmek zorunda kalacaktır. Çünkü dünyanın cazibesine olan bu iltifat, bizzat Allah azze ve celle tarafından onun tabiatına imtihan maksadıyla çoktan yerleştirilmiştir:

“Nefsani arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar dünya hayatının geçici menfaatleridir. Hâlbuki varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır.”(Ali İmran, 14)

İnsanoğlunun yapısındaki mal ve mülke olan bu düşkünlük, onu sürekli olarak dünya metaını biriktirmeye ve bunlarla oyalanıp gururlanmaya sevk ederek Allah’a(cc) kulluktan engellemiştir.

(Mal, mülk ve servette) Çoklukla övünmek, sizi oyalayıp kendinizden geçirdi. “Öyle ki (bu,) mezarları ziyaretinize (kabre gidişinize, ölümünüze) kadar sürdü.”(Tekasür, 1-2)

İşin esasında dünyalık meta, mal ve mülk İslam nazarında mutlak olarak kınanmış değildir. Yukarıda bahsi geçtiği üzere bu imkânlar kutlu bir vazife için insanoğluna sunulmuştur. Mü’min kul, Allah’ın kendisine yüklemiş olduğu vazifeyi icrâ ederken dünyayı îmar etmek için bu nimetleri elbette kullanacaktır. Rasulullah’ın(sav) dediği gibi; “Salih kimse için salih mal ne kadar iyidir.” Dinar ve dirhemler Ebubekir’lerin elinde ne güzel durmaktadır! Kızıl develer Osman’ların yanında ne mükemmel bir tablo sergilemektedir! Büyük servetler Hatice’lere ne kadar da yakışmaktadır! Ancak unutulmamalıdır ki mal zehri ve panzehri birlikte taşıyan bir yılan gibidir ve sahibini zehirlemeye her daim mütemâyildir. Malın zehri cimrilik, panzehri ise ‘cömertlik ve infak’tır. Bu tehlikeden kurtulmanın tek yolu ise onun panzehrini bulmakla mümkündür.

Cömertlik, Allah’ın tüm veli kullarının hamurunda bulunan muhteşem bir özelliktir. Cimrilik, bu kulların kalplerinde kendisine yer bulamamıştır. Malı, mülkü Allah yolunda kullanmanın zevkine varmış olan bu kullar, infak ve sadakalarını içlerinde hiçbir sıkıntı taşımaksızın seve seve verirler. Yardıma muhtaç bir Müslüman’a el uzatmak, bir fakirin karnını doyurmak, bir yetimin ihtiyaçlarını karşılamak, komşu-akraba-arkadaşa ikramda bulunmak böylesi kullar için tarifi imkânsız lezzetlerdir. Cimri insanlar için ise durum tam tersidir. Çünkü kazandıkları mallar onların mutluluklarını değil sadece korku ve tasalarını arttırmıştır. Zira temel ihtiyaçları için bile olsa para harcamak onlar için dünyanın en zor işlerindendir. Mallarını, mülklerini kazanmak için nice eziyetlere katlanırlar ancak onu rahatça kullanma nimetine nail olmayı beceremezler.  Bu insanlar için cepten para çıkarıp bir fakirin derdine derman olmak bir yana dursun, onlarla karşılaşmak bile bir yürek acısıdır. Fakirlerden uzak olmak ve mallarını biriktirip kat kat arttırmak için akla gelmedik nice yollara girişirler. Ancak bu kaçış onların hüsranını arttırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Allah(c.c) ibret almamız için bu kulların akıbetini şu ayetlerde bize bildirmektedir. Gelin bu kıssaya kulak verelim:

“Biz, vaktiyle “bahçe sahipleri” ne belâ verdiğimiz gibi, onlara da belâ verdik. Hani onlar (bahçe sahipleri), sabah olurken (kimse görmeden) onu (mahsullerini) devşireceklerine yemin etmişlerdi.  Onlar istisnâ da etmiyorlardı. Fakat onlar daha uykudayken Rabbinin katından (gönderilen) kuşatıcı bir âfet (ateş) bahçeyi sarıverdi de bahçe kapkara kesildi. Sabah olurken birbirlerine seslendiler: “Madem devşireceksiniz, hadi erkenden mahsülünüzün başına gidin!” diye.  Derken yürüyorlardı; fısıldaşıyorlardı. “Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip yanınıza sokulmasın” diye. (Evet yoksullara yardıma) güçleri yettiği halde, onları yardımdan mahrum etmek niyet ve azmi ile erkenden yola düştüler. Fakat bahçeyi gördüklerinde: “Mutlaka yolumuzu şaşırmış olmalıyız!” dediler.Yok yok, doğrusu biz mahrum bırakılmışız! İçlerinden en mâkul olanı şöyle dedi: Ben size “Rabbinizi tesbih etsenize” dememiş miydim? Rabbimizi tesbih ederiz doğrusu biz (kendi kendimize) yazık etmişiz, dediler. Ardından, kabahati birbirlerine yüklemeye başladılar. (Nihayet) şöyle dediler: Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kişilermişiz. Belki Rabbimiz bize bunun yerine daha iyisini verir. Çünkü biz (artık) Rabbimizi(O’nun hoşnutluğunu) arzuluyoruz. İşte azap böyledir. Ahiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi!”(Kalem, 17-33)

Cimrilik etmek, zannedildiği gibi malı arttırmaz. Bir kimse harcamalarından istediği kadar kıssın, zekât vermekten istediği kadar kaçsın yine de rızık konusunda Allah’ın ona takdir ettiğinden fazlasına ulaşamaz. Cimrilik, tam aksine maldaki bereketi kaçırır ve onun telef olmasına sebep olur. Rasulullah’ın(sav) buyurduğu üzere; “Her sabah yeryüzüne iki melek iner. Biri: Ya Rabbi, infak edip iyilik edenin malının yerine yenisini ver, der. Diğeri de: Ya Rab cimrilik edenin malını telef et, diye dua eder.” Allah(cc), eğer meleklerinin duasını kabul eder de cimrinin malını telef ederse o kişi yaptıklarının cezasını dünyada tatmış olur. Eğer onun cezasını ahirete tehir etmiş ise bu sefer o kimseyi bekleyen büyük bir azap vardır. Allah(c.c), Tevbe Suresi’nde haham ve rahiplerin insanların mallarını haksız yere aldıklarını söyledikten sonra onlar ve cimrilik edenler için hazırlanmış azaptan bahseder:

Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu? İşte onlara elem verici bir azabı müjdele! (Bu paralar) cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla o kimselerin alınları, yanları ve sırtlarının dağlanacağı gün (onlara denilir ki): “İşte bu kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeylerin (azabını) tadın!” (Tevbe, 34-35)

Küçüklü büyüklü bir servet biriktirmek için bir ömür harcayan ve bu uğurda tüm zevklerden vazgeçip hayatlarını zindan eden insanları anlamak gerçekten de zordur. Bir insan kazandıklarını kendi ihtiyaçları için yahut Allah yolunda hayır için harcayamayacaksa neden onları biriktirmek için uğraşır ki? Zira aklıselim olan her insan bilir ki bu dünyada kazanıp da harcamaya kıyamadığımız paralarımız, altınlarımız bize varis olacakların ellerinde hoyratça harcanmaktadır. Evet, aslında bu insanlar hırslarına ve cimriliklerine dur deyip az da olsa bir düşünseler anlayacaklar ki; aslında tüm biriktirdikleri, kazandıkları kendilerinin değil onlara varis olacaklarındır. İbn Mes’ud (r.a) anlatıyor: “Rasulullah (sav) bir keresinde, “Hanginiz, vârisinin malını kendi malından daha çok sever?” diye sordu.

Cemaat: ”Ey Allah’ın Rasulü, içimizde herkes kendi malını vârisinin malından daha çok sever” dediler. Bunun üzerine: “Öyleyse şunu bilin: Kişinin gerçek malı, hayatında gönderdiğidir. Geriye koyduğu da vârislerinin malıdır.” (Buhârî, Rikak: 12)

Cimrilik, bizden önceki ümmetleri helake götüren büyük bir felakettir. Peygamber Efendimizin buyurduğu gibi; “Koyun sürüsüne dalmış iki aç kurdun sürüye vereceği zarar; kişinin mal ve mevki (servet ve şöhret) kazanma hırsının, dinine vereceği zarardan kesinlikle daha ağır değildir.” Cimri kişide bulunan mal sevgisi onu dinde her türlü tavizi vermeye sevk edebilir. Cimri bir insan malı ile dini arasında tercih durumunda kalırsa elbette malını seçip dinini onun karşısında bozuk para gibi harcamaktan çekinmeyecektir.  Rasulullah(sav), cimriliğin kişiyi vardıracağı nihâi sonucun fücur ve helak olacağını şu şekilde belirmiştir:  “Sıkılık huyundan kaçının. Zira sizden önce gelip geçenler bu huy yüzünden helâk oldular. Şöyle ki Bu huy onlara cimrilik emretti, onlar hemen cimrileşiverdiler, sıla-ı rahmi kesmelerini emretti, hemen sıla-ı rahmi kestiler, doğru yoldan çıkmayı (fücur) emretti, hemen doğru yoldan çıktılar.” İşin sonunda, bu topluluklar cimrilikte ve fücurda o kadar ileri gittiler ki; kendileri dünyanın en cimri insanları olan

Yahudiler, Allah’ın(c.c)elinin sıkı olduğu iftirasını atmaktan bile çekinmeyecek hale geldiler.                                                                                                                 

Yahudiler, Allah’ın eli bağlıdır (sıkıdır), dediler. Hay dedikleri yüzünden elleri bağlanası ve lânet olasılar! Bilâkis, Allah’ın elleri açıktır, dilediği gibi verir. (Maide, 64)

Netice olarak cimrilik iman ile asla bir arada olmayan, bulunduğu kişiyi helake sürükleyen tehlikeli bir hastalıktır. İnsanın özünde cimrilikten bir pay olmakla beraber onu törpüleyecek bir irade de vardır. Mü’min kimse mal ile olan imtihanının ömür boyu devam edeceği hakikatini hatırında tutmakla beraber onu Allah yolunda kullanmaktan da geri kalmamalı ve cömertliği şahsiyetini oluşturan hasletlerin tacı yapmalıdır. Zira cömert bir peygamberin ümmetine de ancak cömert olmak yaraşır.

Yazımızı Rasulullah’ın cömertliği ile ilgili şu olayla tamamlıyoruz:

Hz. Enes anlatıyor: Allah Rasulü (sav), Huneyn’e giderken Safvan İbn Ümeyye’den ödünç olarak silah almıştı. Rasulü Ekrem (sav), Huneyn sonu elde edilen ganimetlere hayran hayran bakan Safvan’ı görünce dikkatini çekmiş ve; “Bakıp beğendiğin o develer senin olsun” dedi. Ardından, bir çok şey daha verdi. Safvan, bu cömertlik karşısında şaşırıp kaldı. Kalbi, Allah Rasulü’ne karşı kin ve buğzla dolu olan bu adam, birdenbire değişivermişti. Evet, Efendimizin bu keremi onu kin ve buğzundan uzaklaştırmış ve iki cihan serveri onun için insanların en sevgilisi haline gelivermişti. Safvan’ı kazanmak elbette binlerce deve, sığır ve koyundan daha mühimdi. Allah Rasulü de en mühim olanı yapmıştı. Nitekim Safvan’a yapılan bu cömertlik neticesiz kalmamıştı. Hemen kavmine giden Safvan, “Ey kavmim! Koşun İslam’a girin. Zira Hz. Muhammed, bir veriyor ki ancak fakirlikten korkmayan ve Allah’a tam itimat eden bir insan böyle verebilir!” (İbn Hisam, Sire, 4/135) diyecekti.