Mübarek Baba

Kaynaklarda babası Mübârek b. Vâzıh’ın Beni Hanzele’den zengin bir tüccarın bahçesinde bekçilik yaparak geçimini sürdürdüğü kaydedilmiştir.

Bir gün bahçe sahibi ekşi bir nar getirmesini ister. O da gidip bir nar getirir ancak ekşi değil tatlı çıkar. Bahçe sahibi ikinci defa ekşi bir nar getirmesini emreder. Onun getirdiği nar yine tatlı çıkınca, bahçe sahibi ona ekşi değil de tatlı nar getirmesinin sebebini sorar. O ise şöyle cevap verir: “Ben hangi ağacın narının tatlı, hangisinin ekşi olduğunu bilmiyorum.” Bunun üzerine bahçe sahibi: “Şimdiye kadar bu narların tadına hiç bakmadın mı?” diye hayretini belirtir. İbnu’l Mübârek: “Bana narların tadına bakmam hususunda müsaade vermediniz. Benim görevim bahçeyi beklemek ve korumaktır” der.

Bahçe sahibi bu durumdan oldukça etkilenir ve onu kızı ile evlendirir. Bu evlilikten Abdullah b. Mübârek dünyaya gelir. Kayınpederinin zengin olmasından dolayı pek çok malın miras yoluyla ona geçtiği de ifade edilmektedir. (1)

Doğum

Asıl adı Ebu Abdirrahman Abdullah b. Mübârek b. Vazıh el-Hanzali et-Temimi el- Mervezi olan ve etbau’t tabiin neslinin büyük imamlarından Abdullah bin Mübârek (rahimehullah), h.118’de (m.736) tarihinde Merv’de doğdu. Babası Mübarek Türk, annesi Harzemlidir. Künyesi, Ebû Abdurrahmân’dır.

İlmi

İlim tahsili için ilk seyahate 23 yaşlarında iken çıkan Abdullah bin Mübârek, daha sonraki yıllarda bu seyahatlerini devam ettirdi. Zamanın ilim merkezlerinden olan Basra, Hicaz, Yemen, Mısır, Şam ve Irak’a yolculuklar yaptı. İlmi ile ‘Basra’nın hadis imamı’ kabul edilen Hammâd b. Zeyd’in takdirini kazandı.

İlim tahsili için sürekli seyahat etmesi sebebiyle İmam Zehebi(rahimehullah) onu, “el-Seferi (sürekli seyahat eden)” olarak vasfetmektedir.

İbn Ebi Hatim er-Râzi, babasından İbn’ul Mübârek’in yeryüzünün dörtte birini ve İslam coğrafyasının tamamını (Yemen, Mısır, Şam, Cezire, Basra ve Kufe) hadis dinlemek için seyahat ettiğini, işittiğini söyler. (2)

Ma‘mer b. Râşid, Evzâi, A‘meş, Süfyân es-Sevri, Mâlik b. Enes ve Süfyân b. Uyeyne gibi meşhur muhaddislerden hadis okudu. Kendisinden de başta hocaları Ma‘mer b. Râşid ve Süfyân es-Sevri olmak üzere, Abdurrahman b. Mehdi, Abdürrezzâk b. Hammâm, Yahyâ b. Maîn, İshak b. Râhûye (rahimehumullah) gibi hadis ilminin önde gelen imamları hadis rivayet etti.

İbnu’l Mübârek’in Merv’de büyük bir evi ve zengin bir kütüphanesinin olduğu, her gün ilim taliplilerinin bu evin avlusunda toplanıp ilmi müzakereler yaptığı, onun da burada ders verdiği rivayet edilmektedir. (3)

İmam Mâlik (rahimehullah), Abdullah ibn Mübârek’i ders halkasına: “Bu Horasan’ın fakihi İbn’ul Mübârek’tir!” diyerek takdim etmiştir.

İbni Hacer (rahimehullah) de onun fıkıh bilgisiyle güvenilir bir fakih olduğunu söyler. (4)

İlme düşkünlüğünü anlamak için şu olay yeterlidir. Abdullah ibn Dureys, Abdullah bin Mübarek’e: “Ey Ebu Abdurrahman! Daha ne zamana kadar hadis yazacaksın?” dedi. O da: “(Ölünceye kadar) belki yararlanacağım kelimeyi o ana kadar yazmamışımdır!” dedi. (5)

Onun ilme düşkünlüğünü ispat eden diğer bir olay ise şudur: Şakîk b. İbrâhim şöyle demiştir: “Abdullah b. Mübârek’e bir gün: ‘Neden namaz kıldıktan sonra bizimle oturmuyorsun?’ diye sorulunca, kendisi şöyle cevap verdi: ‘Gidip sahabe ve tabiin ile oturuyorum.’ Ona: ‘Sahabe ve tabiin hani nerededir?’ denince o: ‘Gidip ilmime bakıp onların eserlerini ve amellerini idrak ediyorum. Sizinle oturup ne yapayım, siz insanların gıybetini yapıyorsunuz!’ dedi.”

Horasan bölgesinde özellikle Merv’de hadisleri tedvîn (6) eden ilk âlim oluşu, onun adının yayılmasını sağlamıştır. Yahya b. Main, İbnu’l Mübârek’in kitaplarında 20.000’in üzerinde hadis bulunduğunu nakleder.

Bir süre kaldığı Kûfe’de bir hadis hakkında ihtilâfa düşüldüğünde, “Geliniz bu ilmin tabibine gidelim” diyerek ona başvurulması, zamanında hadisleri en iyi bilen biri olarak kabul edildiğini gösterir.
Ondan nakledilen hadislerin delil olarak kullanılabileceği hususunda âlimler ittifak etmişlerdir.

Yine hadis ilminin temelini teşkil eden isnadın (7) değerini kavrayıp ortaya koymuş, ”dinini isnadsız öğrenmek isteyen kişiyi evinin damına merdivensiz çıkmak isteyen kimseye benzetmiş, isnad olmasaydı herkes aklına eseni söylerdi” demiştir.

Hadis ilmindeki konumunu şu sözler özetler: “Hadisçiler arasında İbn Mübârek’in konumu, insanlar arasında emir’ul mü’mininin mevkii gibidir.” (8)

Harun Reşîd, bir zındığın boynunun vurulmasını emreder. Zındık ona, “Niye boynumu vuracaksın” demiş, o da “Böylece insanları senden (şerrinden) rahatlatacağım” demişti. O da “Rasûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) nispet ederek uydurduğum 1000 hadis ne olacak?” deyince, Harun Reşîd ona şöyle karşılık vermiştir: “Ey Allah’ın düşmanı! Sen nerede, Ebu İshak el-Fezârî ve Abdullah b. Mübarek nerede? Onlar o hadisleri elekten geçirirler ve onların sahihlerini sahih olmayanlardan ayırırlar.” (9)

İlim yolcularının ekonomik sıkıntılarını da göz önünde bulunduran İbnu’l Mübarek, bunu şöyle dile getirmiştir: “Ben ilim talep eden insanların sahip oldukları fazilet ve yücelikleri yanında, onların ihtiyaç sahibi olduklarını da biliyorum. Eğer bu insanlara yardım etmezseniz onların ilimleri kaybolur. Oysa onlara yardım elini uzatırsanız, ilmin yayılmasını sağlamış olursunuz. Nübüvvet makamından sonra ilim yaymaktan daha faziletli bir şey olduğunu bilmiyorum.” (10)

İlme gösterilmesi gereken saygıyı bizlere şu olayı gösterir: “Meşhur zâhid Bişr el-Hâfî (rahimehullah) şöyle demiştir: “Bir adam yürüyor olduğu hâlde İbnu’l Mübârek’e bir hadisten sordu. O da şöyle karşılık verdi: “Bu, ilme saygı göstermekten değildir.”

Savaşa gittiği dönemlerinde bile hadis rivayetinden geri durmayan Abdullah bin Mübârek’i Muhammed bin Abdurrahmân bin Sehm şöyle anlatır: “Abdullah bin Mübârek, Misis nâhiyesinde on yedi bin hadis rivayet etti.”

İbnu’l-Mübârek ilim öğrenmek isteyenlere şöyle seslenmiştir: “İlim öğrenmek isteyen bir kimse, önce doğru bir niyet sahibi olmalıdır. Sonra hocalarının sözüne canla-başla kulak vermelidir. Daha sonra iyice düşünmeli ve konuyu anlamalıdır. Arkasından o meseleyi ezberleyip, kendine mal etmelidir. Son olarak da öğrendiklerini yetenekli talebelerine öğretmeli ve yaymalıdır.” (11)

Cihadı

Merv’de iken bir yıl ticâretle uğraşır, kazancının çoğunluğunu fakirlere dağıtırdı. İkinci yıl cihâda giderdi.  Abbasi Halifesi Harun Reşid devrinde Misis ve Tarsus civarında Bizans’a karşı savaştı. Bu savaşlardan bir sahne:

“Rumlarla yapılan savaşlardan birinde Abdullah (rahimehullah) ile beraber olan birisi şunları anlatmıştır: “Biz Rum beldelerinde Abdullah b. Mübârek ile birlikte bir seriyyede idik. Düşmanla karşılaştık. İki saf karşı karşıya gelince düşmandan bir adam çıkıp Müslümanları mübârezeye (savaş öncesi teke tek vuruşmaya) çağırmıştı. Karşısına birisi çıktı ve onu öldürdü. Sonra başkası çıktı onu da öldürdü. Müslümanlar bu adamın karşısına çıkmaktan geri durdular. Bu adam iki saf arasında devriye gezdi/dolaştı ve mübârezeye çağırdı. Bunun üzerine onun karşısına bir adam çıktı. Hızlıca ona saldırıda bulundu, onu yaraladı ve öldürdü. İnsanlar bu adama doğru doluştu. Ben de o insanlar arasındaydım. İnsanlar onun kim olduğunu bilmesinler diye hemen elbisesiyle yüzünü örttü. Ben de onun elbisesinin bir tarafını tuttum, onu çektim ve örtüyü yüzünden kaldırdım. Bir de gördüm ki Abdullah b. Mübârek.” (12)

Başka bir rivayette -ki bu rivayet aynı olaydan da bahsedebilir farklı bir olay da olabilir- anlatıldığına göre bir Rum askeri bu şekilde 6 Müslümanı öldürmüş, sonrasında onun karşısına hiç bir kimse çıkamamıştı. Bu durumu gören Abdullah (rahimehullah) rivayeti aktaran Ubeydullah b. Sinan’a, “Şayet öldürülürsem şunu şunu yap” diye vasiyette bulunmuş ve bu kâfirin karşısına çıkmıştı. Onu ve 6 kâfiri öldürmüştü. Sonra kâfirlerden kimse onun karşısına çıkamadı.”

Zühd ve Takvası

İbnu’l-Mübârek’e göre zühd, “Dünya ile alâkayı kesmek değil, dünyaya ve dünyalığa bağlanmamaktır.”

Nuaym b. Hammâd’ın bildirdiğine göre, Kitâbü’z-Zühd’ü okurken öyle ağlardı ki yanına hiç kimse yaklaşamaz, o da hiçbir şeyin farkında olmazdı. Nuaym b. Hammâd (rahimehullah) diğer bir sözünde ise şöyle söylemiştir: “İbadet etmede gayreti ondan daha büyük birini görmedim.”

Fudayl b. İyâd (rahimehullah), İbnu’l Mübârek’e (rahimehullah), “Sen bize zühdü, öğütlüyorsun ama senin Horasan beldelerinden Harem bölgesine ticaret eşyaları getirdiğini görüyoruz. Bu nasıl oluyor?” deyince, şöyle demiştir: “Ey Ebu Ali! Ben bunu insanlardan istemekten korunmak ve kendisiyle Rabbime itaatte bulunmaya yardım almak için yapıyorum. (Malî anlamda) Allah’a ait bir hakkı görmem ki muhakkak onu yerine getirmek için acele ederim.”

Savaşta kendisine arkadaşlık yapan Muhammed bin Âyun şöyle anlatır: “Seferde bir gece, Abdullah bin Mübarek (rahimehullah) istirahate çekilmişti. Ben de mızrağıma dayanmış oturuyordum. Benim uyuduğumu zannedip kalktı ve fecr vaktine kadar namaz kıldı. Sonra beni namaza kaldırmaya geldi. Uyumadığımı, kendisinin durumunu gördüğümü anlayınca, hayasından yüzü kızardı. Sefer boyunca böyle devam etti.”

Ebu Hanife (rahimehullah) ile Bağı

İlk zamanlarında Ebu Hanife’nin (rahimehullah) talebesi olan Abdullah bin Mübârek, fıkıhta ilk olarak Ebu Hanife metodunu benimsemiş, fıkıh bablarına göre tasnif ettiği ‘es-Sünen fi’l-fıkh’ adlı eserinde onun usulünü esas almıştır.

İnsanların en fakihi diye nitelendirdiği Ebu Hanife’yi de ‘insanların en fakihi’ (13) olarak dile getirmiştir. Diğer bir sözünde de şöyle demiştir: “İlim tahsili için birçok âlime ve şehre gidip geldim. Ebu Hanife ile karşılaşıncaya kadar helal ve haramın illetlerini bilmiyordum.” (14)

Herhangi bir fetva veya fıkhi görüş hakkında, “Bu, Ebu Hanife’nin görüşüdür” yerine “Bu, Ebu Hanife’nin hadisi anlayışı ve açıklamasıdır” denilmesini daha doğru bulurdu.
Ebu Hanife’nin vefatından sonra İmam Mâlik’in ders halkasına katılan İbnu’l Mübârek, fıkıhta Hanefi ve Mâliki mezheplerini birleştiren bir usul ortaya koymuştur. Genellikle Hanefîler’den sayılmakla birlikte bazı Mâliki tabakatında da kendisine yer verilmektedir.

Hayatından Tablolar

Evladına Beddua Etme!

Bir gün bir baba evladından çokça şikâyet olarak, Abdullah bin Mübârek’in (rahimehullah) yanına gelir. İbnu’l Mübârek, adama şöyle sorar: “Sen oğluna hiç beddua ettin mi?” Adam: “Evet, canımı sıktığı zamanlarda ettim” cevabını verdi. Bunun üzerine İbn Mübârek devamla şöyle dedi: “Öyle ise sen kendi elinle kötülük yapmışsın çocuğuna. Çünkü baba ve annenin çocuğu hakkındaki duası reddolunmaz. Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem), Taif’te kendisini taşlayan kavme bile: «Ya Rab! Kavmime hidâyet eyle, onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar!» diye dua etti, bedduaya asla yönelmedi. Sen de kızdığın evladına böyle sabırla dua etseydin!”

Sahabenin Fazileti

Abdullah bin Mübârek (rahimehullah), sahabenin faziletini her zaman dile getirmiştir. Onun hayatındaki şu tablo bunun ispatı niteliğindedir:

Bir gün dediler ki: “Rasûlullah’ın arkasında atıyla giden Muâviye mi efdâl yoksa yüz sene sonra gelmiş olan müceddid Ömer bin Abdülâziz mi efdal?”

Şöyle cevap verdi: “Vallahi, Hz. Muâviye’nin Resulullah’ın arkasında giderken atının yuttuğu tozlar dâhi Resulullah’ı görmemiş olan müceddid Ömer bin Abdüllaziz’den efdâldir!”

Devamla şöyle dedi: “Efendimiz(sallallahu aleyhi vesellem) namaz kıldırırken “Semia’llahü limen hamideh” dedi Muâviye de arkasından “Rabbena leke’l hamd” diye ekledi. Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) bu eklemeyi duydu, yasaklamadı ve devamlı söylenmesine izin verdi. Bugün de namazlarımızda Hz. Muaviye’nin yaptığı bu eklemeyi halen okumaktayız. Bu olay bile yeterli delildir.”

Emanete İhanet Edemem!

Abdullah bin Mübârek (rahimehullah), komşusundan emanet olarak aldığı bir atla Ürdün’e gidiyordu. Yolda biri ona bir mektup uzatarak, Ürdün’deki akrabasına vermesi ricasında bulundu. O ise bu mektubu almaktan kaçındı ve şöyle dedi: “Ben sadece beni taşıyacağı sözüyle emanet aldım bu atı. Sahibinin haberi olmadan mektup dahi olsa atına başka bir yük yükleyerek emanete ihanet edemem!”

Hükümdar İşte Budur!

Bir defasında Abdullah ibn Mübarek (rahimehullah), Rakka’ya gelmişti. Harun Reşid’de oradaydı. Şehre girdiğinde insanlar Abdullah’ın etrafında toplandılar. Çevresinde büyük bir kalabalık olmuştu. Harun Reşid’in câriyelerinden biri sarayın balkonundan kalabalığa baktı ve: “Şu insanlara ne olmuş?” diye sorunca, kendisine şöyle cevap verdiler: “Horasan’dan Abdullah ibn Mübârek adında bir âlim kişi gelmiş. İnsanlar onun etrafında toplanmışlar.” Verilen bu cevap karşısında câriye şöyle dedi: “Hükümdar işte budur. Yoksa kırbaç, değnek, tehdit ve teşviklerle etrafında adamların toplandığı Harun Reşid değildir.” (15)

Bir Çoban Kıssası

Abdullah bin Mübarek (rahimehullah), bir gün Medine dışında yolculuk ediyordu. Yolda koyun otlatan genç bir çoban gördü ve kendi kendine, “Gideyim, ona Allah Teâlâ’yı tanıması için bazı şeyler söyleyeyim, bir kaç mesele öğreteyim” deyip genç çobanın yanına geldi.

Ona selam verip, “Evladım, Allah Teâlâ’yı bilir misin?” diye sordu.

Çoban, “Kul sahibini nasıl bilmez?” dedi.

Abdullah bin Mübarek, “Allah’ı ne ile nasıl tanıdın, kim öğretti?” diye sordu.

Çoban, “Bu koyunlarımla tanıdım. Düşünsene, bu bir kaç koyun sahipsiz ve çobansız olmaz, olan da bir işe yaramaz. Bunlara su ve ot verecek, kurttan ve diğer tehlikelerden koruyacak birisi lazımdır. Bundan anladım ki kâinat, insanlar, cinler, hayvanlar, diğer canlılar ve şu üzerimde uçan kanatlı kuşlar bir koruyucuya muhtaçtır. Hem bunlar kendi kendine olmaz. Şu âlemde ki binlerce çeşit varlıkları yaratan, koruyan, kollayan, hepsine gücü yeten biri vardır. Bu Allah Teâlâ’dan başkası değildir. İşte bu koyunlarla Allah Teâlâ’nın varlığını böylece bildim” dedi.

Abdullah bin Mübarek, “Allah Teâlâ’yı nasıl bilirsin?” diye sordu.

Çoban, “O`nu hiçbir şeye benzetmeden bilirim” dedi.

Abdullah bin Mübarek, “O`nun hiçbir şeye benzemediğini nasıl bildin?” diye sordu.

Çoban, “Yine bu koyunları düşünerek böyle olduğunu bildim. Şöyle düşündüm: “Ben bu koyunların çobanıyım, onları sevk ve idare ediyorum. Bakıyorum, ne onlar bana benziyor, ne de ben onlara. Bundan anladım ki, bir çoban koyunlarına benzemezse, bütün varlıkların sahibi olan Allah da kullarına benzemez” dedi.

Abdullah bin Mübarek, “Güzel, doğru söyledin. İlimden bir şey öğrendin mi?”

Çoban, “Ben bu sahralarda, nasıl ilim tahsil edebilirim ki” dedi.

Abdullah bin Mübarek, “Peki, bu ferasetle başka ne öğrenmişsin?” diye sordu.

Çoban, “Allah’ın yardımı ile üç çeşit ilim öğrendim. Gönül ilmi, dil ilmi ve beden ilmi.

Gönül ilmi şudur ki; bana kalp verdi. Bu kalp ile O’nu bileyim. O’nun sevdiklerine gönülde yer vereyim. Sevmediklerine yer vermeyeyim ve böylelerinden uzak olayım.

Dil ilmi şudur: Allah bana dil verdi. Bu dilimle kendisini zikretmemi, adını anmamı ve nimetlerini anlatmamı istedi. Dilime kötü sözü yasakladı.

Beden ilmi şudur: Yüce Allah bana beden verdi. Onunla kendisine ibadet yapmamı istedi. Hayırda koşmayı, kötü işlerden uzaklaşmayı emretti.”

Genç çobandan bunları dinleyen Abdullah bin Mübarek, işittiklerine hayret etti. Çok memnun oldu. Çobanı tebrik etti ve ona, “Ey genç, senin bu söylediklerin öncekilerin ve sonrakilerin bilmesi gereken ilimdir. İlmin aslını ve herkese lazım olanı sen söyledin. Şimdi o temiz gönlünle bana bir nasihat et” dedi.

Genç çoban şunları söyledi: “Efendi, yüzünüzden âlim bir zat olduğunuz belli oluyor. Eğer ilmi Allah rızası için öğrendi iseniz artık insanlardan bir şey istemeyin, onlardan bir menfaat beklemeyin.

Eğer din ilmini dünya kazanmak icin ögrenmişseniz âhirette bir faydasını göremezsiniz, cennete giremezsiniz. Ayrıca vebâli de sana kalır” dedi.

Abdullah bin Mübarek (rahimehullah), genç çobana dua ederek ve yüce Allah’a şükrederek oradan ayrıldı.

Ya Abidel Harameyn!

Fudayl bin İyâd (rahimehullah) bir gün Abdullah b. Mübarek’e şöyle bir mektup yazar: “Sen Tarsus’a cihad için gideceğine gelip benim gibi Mekke’de ibadete kendini versene! Sen dışarı ile çok ilgileniyor, kendi nefsini ihmal ediyorsun.”

Olayın devamında Muhammed b. İbrahim b. Ebi Sekine’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Abdullah b. Mubarek ile birlikte Tarsus’taki geçitte nöbetçiydik. Mektup ona ulaştı. Hacca gitmek istedim ve o zaman Fudayl b. İyâd, Kabe’de itikafta idi.”

Abdullah b. Mubarek şu beyitleri bana yazdırıp Fudayl b. İyad’a gönderdi:

“Ey Harameyn’in âbidi! Eğer bizleri görseydin,
Şüphesiz ibadetle oyalandığını bilirdin.
Kimilerinin gözleri gözyaşlarıyla dolarken,
Bizim boğazlarımız kanlarımızla boyanır.
Bazılarının atı batılda yorulurken,
Bizim atlarımız günün sabahında yorulurlar.
Miskin kokusu sizin,
Atlarımızın tırnaklarının tozu ve dumanı olan bizim kokumuzda bize…
Şüphesiz Nebi›mizin sözü bize ulaşmıştır.
Ki doğru sözdür, onda hiçbir yalan yoktur.
“Allah yolunda savaşan atların sıçrattığı tozlar bir kişinin burnunda, Cehennem ateşinin dumanıyla birleşmez.”
Aramızda konuşan bu Allah’ın kitabıdır,
Şehit ölü değildir, bu yalanlanamaz.
“Allah yolunda şehit olanlara “ölülerdir” demeyiniz. Hakikatte onlar diridirler. Fakat siz anlayıp bilemezsiniz.” (Bakara, 154)

Fudayl bin İyâd ile Kabe’de bir araya geldim ve ona mektubu (şiiri) verdim. Okuduğunda gözleri ağlamaklı oldu ve şöyle dedi: “Ebu Abdurrahman (Abdullah bin Mübârek) doğru söyledi ve bana içten bir nasihatte bulundu.”

Daha sonra, “Ebu Abdurrahman’ın mektubunu getirmenin karşılığı olarak benden şu hadisi yaz” dedi ve bana yazdırdı: “Mansur ibnu’l Mu’temir’in Ebu Salih’den onun da Ebu Hureyre (radıyallahu anh)’tan rivayetine göre bir adam Resulullah (sallalahu aleyhi ve sellem)’e gelerek şunu sordu: “Bana öyle bir hayırlı amel öğret ki Allah yolunda savaşan mücahitlerin elde ettiği hayrı elde edeyim.” Resulullah (sallalahu aleyhi ve sellem); “Namazı aksatmadan kılıp orucunu bozmadan oruç tutabilir misin?” diye sorunca, adam: “Ey Allah’ın Resulu! Buna kim güç yetirebilir?” dedi. Resulullah (sallalahu aleyhi ve sellem); “Nefsim elinde olan (Allah’a) and olsun buna güç yetirebiliyor olsaydın bile, Allah yolunda savaşan mücahitlerin seviyesine ulaşamazdın! Bilmez misin, mücahitlerin atları bile yaşadıkları müddetçe mücahitler için hayır kazandırır!” (16)


Kur’an İle Konuşan Kadın

Abdullah İbn Mübarek (rahimehullah) anlatır: “Hacca gidiyordum. Yol üzerinde bir yerden geçerken tek başına yolculuk yapan bir kadınla karşılaştım. Ona selam verdim. Ancak kadın selamımı: “Çok merhametli Rabb›den bir söz olarak onlara selam vardır.” (Yasin, 58) ayetini okuyarak aldı. Ona: “Buralarda ne yapıyorsun?” diye sordum. Sorumu: “Allah kimi şaşırtmışsa onu doğru yola getirecek yoktur.” (Âraf, 186) ayetini okuyarak cevapladı. Yolunu kaybettiğini anladım ve nereye gitmek istediğini sordum. Yine soruma: “Bir gece kulu Muhammed’i Mescid-i Haram’dan, Mescid-i Aksa’ya götüren (o zat) bütün eksikliklerden uzaktır!” (İsra, 1) ayetiyle karşılık verdi. Anladım ki, haccını tamamlamış, Kudüs’e gidiyor.

Ona: “Ne zamandan beri böyle yolunu kaybettin?” dedim. Bana: “Tam üç gündür.” (Meryem, 10) dedi. Ona: “Yanında yiyecek bir şeylerin de yok” dedim.Bana: “O’dur beni yediren ve içiren.” (Şuarâ, 79) ayetini okudu. Ona: “Peki, ne ile abdest alıyorsun?” dedim.

Bana: “Eğer su bulamazsanız temiz toprakla teyemmüm edin.” (Nisa, 43) ayetini okuyarak cevap verdi.Ona: “Yanımda yiyecek-içecek bir şeyler var. (İstersen verebilirim)” dedim. Bana: “Sonra gece girinceye kadar orucu tamamlayın.”(Bakara, 187) ayetiyle karşılık verdi. (Oruçlu olduğunu anladım.)

Ona: “İçinde bulunduğumuz zaman dilimi Ramazan ayı değil ki” dedim. Buna karşılık: “Her kim de, farz olmadığı hâlde gönlünden koparak bir hayır işlerse, hiç şüphe yok ki Allah şükrün karşılığını veren ve her şeyi bilendir.” (Bakara, 158) ayetiyle cevap verdi.

Ona: “Yolculukta orucu bozmamız bize caiz kılınmıştır” dedim. Bana: “Eğer bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.” (Bakara, 184) dedi. Ona: “Neden benim gibi konuşmuyorsun” dedim.

Bana: “İnsanın ağzından çıkan bir tek söz olmaz ki, yanında (onun söylediğini ve yaptığını kaydeden) hazır bir gözcü olmasın.” (Kaf, 18) ayetini okudu.

Ona: “Hangi kabileden olduğunu sordum.” Bana: “Bilmediğin şeyin peşine düşme! Çünkü kulak, göz ve gönül/kalp (gibi azaların) hepsi de sorguya çekilecektir.” (İsra, 36) ayetiyle cevap verdi.

Ben: “Hata ettiğimi, dolayısıyla kusura bakmayıp hakkını helal etmesini istedim.”

Bana: “Bugün size hiçbir kınama yoktur. Allah sizi affetsin.” (Yusuf, 92) ayetiyle cevap verdi.
Kendisine, deveme bindirip kafilesine ulaştırma teklifinde bulundum.

Bana: “Hayır olarak daha ne yaparsanız Allah muhakkak onu bilir.” (Bakara, 215) ayetiyle mukabelede bulundu. Devemi yanına getirdim. Tam binecekken: “Mümin erkeklere bakışlarını kısmalarını söyle.” (Nur, 30) ayetini okudu. Ben de gözlerimi başka tarafa çevirdim. Tam bineceği sıra deve ürküp kaçtı, bu arada elbisesi de birazcık yırtıldı.

“Başınıza gelen her musibet, işlediğiniz günahlar sebebiyledir.” (Şûra, 30) ayetini mırıldandı.

Biraz sabretmesini ve devesini tutup bağlayacağımı söyleyince, “Biz o meselenin hükmünü Süleyman’a kavrattık.” (Enbiya, 79) ayetini okuyarak, deveyi sevk etme konusunda benim daha başarılı olduğumu ima etti. Peşinden deveye bindi ve: “Bunları bizim hizmetimize veren Allah tüm eksikliklerden uzaktır. O lutfetmeseydi, biz buna güç yetiremezdik. Muhakkak ki biz sonunda Rabb’imize döneceğiz.” (Zuhruf 13, 14) ayetlerini okudu.

Bağırıp çağırarak deveyi hızlandırdım. Bu defa: “Yürürken ölçülü yürü, konuşurken de sesini kıs!” (Lokman, 19) mukabelesinde bulundu. Yürürken şiir okumaya başladım. Bu kez: “Artık Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyun.” (Müzzemmil, 20) ayetini okudu. Ben: “Şiir okumak haram değil ki” deyince:”Ancak gerçek akıl sahipleri öğüt alırlar.” (Bakara, 269) ayetiyle cevap verdi.
Bir süre yolculuğa devam ettikten sonra, evli olup-olmadığını sordum.”Ey iman edenler! Açıklandığı takdirde hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın!” (Maide, 101) ayetiyle cevap verdi. Derken bu hanımın kafilesine arkadan yetiştik. Kendisine kafile içinde kimsesinin olup-olmadığını sordum. Bana: “Mal ve çocuklar, dünya hayatının süsüdür.” (Kehf, 46) dedi. Anladım ki çocukları var. Ona: “Onların hacda işleri ne?” diye sordum.

“O Allah nice alametler yaratmıştır ve o insanlar yıldızlarla yol bulurlar.” (Nahl, 16) dedi. Anladım ki, çocukları yol bulma işi/rehberlik yapıyorlar. Ona: “Onların isimlerini sordum.” Bana: “Allah İbrahim’i dost edinmiştir.” (Nisa, 125) “Allah Musa’yla konuşmuştur.” (4/Nisa, 164) ve “Ey Yahya! Kitaba kuvvetle sarıl.” (Meryem, 12) ayetlerini okudu.
Ben: “Ey İbrahim, ey Musa, ey Yahya!” diye kafileye doğru seslendim. Nur yüzlü üç genç ‘Buyur!’ diyerek çıkageldiler. Kadın onlara para verdi ve: “Şu akçeyle içinizden birini şehre gönderin de, baksın hangi yiyecek daha hoş ve helal ise ondan size azık getirsin.” (Kehf, 19) dedi. Gençler gittiler, yiyeceği getirince bana: “Geçmiş günlerinizde yaptığınız güzel işlerden dolayı afiyetle yiyin, için!” (Hakka, 24) dedi.

Bütün bu gördüklerim karşısında gençlere: “Şayet annenizin bu durumunu bana söylemezseniz, bu yemekten asla yemem!” dedim. Gençler dediler ki: “Annemiz, ağzından Allah’ın gazabını çekecek yanlış bir söz çıkar korkusuyla tam kırk yıldır bu şekilde sadece Kur’an ile konuşur. Bunun üzerine ben de:”Bu, Allah’ın lütfudur; O, onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.” (Hakka, 21) dedim. (17)


İyiliği Emretme, Kötülükten Sakındırmada Örnek Davranış

Anlatılır ki Abdullah Bin Mübârek(rahimehullah) yaptığı bir yolculukta kendisine eşlik eden kötü huylu bir yol arkadaşından hayli ezâ ve cefâ görmüştü. Adam, olmadık laflar söylüyor, çirkinlikler yapıyor, daimî bir huzursuzluk veriyordu. Nihayet bu sıkıntı dolu yolculuk sona erdi ve o adam yanından ayrıldı gitti. Abdullah Bin Mübarek ise gözyaşlarına boğulup ağlamaya başladı. Etrafında talebeleri olan kendisini teselliye kalkıştı: “Efendim! O kötü huylu adamdan artık kurtuldunuz. Bakın, çekip gitti işte” dediler.

O büyük insan, şu muhteşem cevabı verdi: “Ben o adamdan çektiğim sıkıntılar için ağlamıyorum; o kişide bulunan kötülükleri bir koca yolculuk boyunca düzeltemediğim için kendime ağlıyorum! O adam benim yanımdan nihâyet çekip gitti ama onun üzerinden o kötü hasletler çıkıp gitmedi. İşte buna ağlıyorum.”

Abdullah İbni Mübârek, iyiliği emredip kötülükten men etmesi sebebiyle ‘Nasihu’l Ümmet (ümmetin nasihatçici)’ olarak bilinmektedir.

Vefatı

Abdullah bin Mübarek, h.181(m.797) senesi bir gazâ dönüşü, 63 yaşında Bağdat yakınlarında Fırat nehri kıyısındaki Hît adlı yerde Ramazan ayında bir seher vaktinde vefât etmiştir ve oraya defnedilmiştir.

Vefat etmek üzere iken kölesine “Başımı toprağın üzerine koy” demişti. Bunun üzerine kölesi ağlamış, Abdullah (rahimehullah); “Niye ağlıyorsun” deyince, “Senin içinde bulunduğun nimetleri hatırladım. Ama şimdi sen fakir ve garip (ehlinden ve vatanından uzak) bir halde ölüyorsun” demişti. Abdullah da ona şöyle dedi: “Sus. Ben, Allah’tan beni zenginlerin hayatı gibi yaşatmasını ve fakirlerin ölüşü gibi canımı almasını istedim.”

Abbasi halifesi Harun Reşid, onun vefatını duyduğunda, “Bugün âlimlerin efendisi öldü” der. (18)

Süfyan ibn Uyeyne’ye ise ölüm haberi ulaşınca şöyle demiştir: “Allah ona rahmet etsin! O; fakih, âlim, çokça ibadet eden, zühd sahibi ve cömert bir kimseydi. Çok cesur ve şairdi. İbnu’l Mübârek ve İbn Ebi Ziyad gibisi bize gelmedi!” (19)

Fudayl ibn İyâd (rahimehullah) şöyle dedi: “Allah rahmet eylesin ona! Arkasında kendi gibi birini bırakmadı.” (20)

Zehebi (rahimehullah) şöyle demiştir: “Allah’a yemin olsun! Onu Allah için seviyor ve onun hayrını diliyorum. Zira Allah onu takvalı olmak, çokça ibadet etmek, ihlaslı olmak, çokça cihad etmek, çok büyük bir ilim sahibi olmak, şeyh olmak, dengeli olmak ve övgüye değer sıfatlara sahip olmak ile nimetlendirmiştir.” (21)

İmam Nesâi (rahimehullah) şöyle demiştir: “İbnu’l Mübârek’in döneminde ondan daha üstün bir kimse olmadığı gibi, onun sahip olduğundan daha faziletli bir kimse de yoktur.” (22)

Eserleri

1. Kitâbü’z-Zühd ve’r-Rekâik: Hz. Peygamber, ashap ve tâbiinin ibadet, ihlas, tevekkül, doğruluk, tevâzu, kanaat gibi ahlâki konulara dair sözlerini ihtiva eden eserdir. Türkçe  olarak da basılmıştır.
2. Kitâbü’l-Cihad: Cihadın fazileti, sevabı ve İslam’daki önemine dair hadisleri ihtiva eden kitap, bu konuda yazılan ilk eserdir. Türkçe  olarak da basılmıştır.
3. El-Müsned: Türkçe  olarak da basılmıştır.
4. Kitâbü’l-Bir ve’s-Sıla: Türkçe  olarak da basılmıştır.
5. Es-Sünen Fi’l-Fıkh: Günümüze ulaşamamıştır.
6. Kitâbu’t-Tefsîr: Günümüze ulaşamamıştır.
7. Kitâbu’t-Târih: Günümüze ulaşamamıştır.

Kaynaklarda Abdullah b. Mübârek’e atfedilen ve kırk hadis türünün ilk örneği olan el-Erbaûn, Kitâbu’l-İstizân ve Kitâbu’l-Menâsik adlı eserler de günümüze ulaşmamıştır.


KAYNAKLAR
TDV Abdullah bin Mübârek maddesi, Raşit Küçük, c.1, s.122-124.
Tarsus’a Gelen İlk Türk Hadis Âlimi: Abdullah bin Mübârek, Doç. Dr. Muhammet Yılmaz, (makale).
Abdullah İbnu’l Mübârek (rahimehullah), Ömer Faruk, (makale).
Şeyh’ul İslam Abdullah İbni Mübârek’in İtikadi Görüşleri, (makale).
İlk Dönem Bilginlerinden Abdullah bin Mübârek’in Hayatı ve Fıkhi Görüşleri, Faizullo Abdukhalikov, Yüksek Lisans Tezi, Konya 2011.
https://sorularlaislamiyet.com/abdullah-b-mubarek-ebu-hanife-hakkinda-bazi-ithamlarda-bulunmus-mudur

1. İbnu’l-Cevzi, Ebu’l-Ferec Abdurrahman b. Ali, Sıfatu’s-Safve, IV/134.
2. İbn Ebu Hatim, Takaddume el-Cerh ve’t Ta’dil, 1/264.
3. İbnu’l-Cevzi, Sıfetu’s-Safve, IV, 134.
4. İbn Hacer, Tehzib’ut Tehzib, 1/384.
5. İbnu’l Cevzi, Sıfat’us Safve.
6. Tedvin: Tedvinin kelime anlamı derleme, bir araya toplayıp kitap haline getirmektir.
7. İsnad: Hadis terimi olarak isnad, bir hadis veya haberi söyleyenine nisbet etmeye denir.
8. Hatıb el-Bağdâdi, Tarih’ul Bağdad, 10/156; Zehebi, Tezkiret’ul Huffaz, 1/276.
9. Zehebi, Tezkiratu’l-Huffaz, I/273.
10. İbnu’l-Cevzi, Sıfetu’s-Safve, IV, 138.
11. Dihlevi, Bustanu’l-Muhaddisin, s. 117.
12. Hatib el-Bağdadi, Tarihu Bağdad, X, 167.
13. İbn Hacer Mekki, Hayratu’l-Hısan, s. 66.
14. Muvaffak Mekki, Menakib-u Ebi Hanife, Daru’l-Kitabi’l-Arabi, Beyrut, 198,  s. 306.
15. İbn Kesir, el-Bidâye ve’n Nihâye, c.10; İbn’ül Cevzi, Sıfat’us Safve)
16. İmam Zehebi, Siyerü A’lami’n-Nübela’ 8/412.
17. Cevâhiru’l-Edeb, sf. 261. (Abdullah Yusuf Şarklı’dan)
18. Dihlevi, Bustanu’l-Muhaddisin, s. 116.
19. Kadı İyad, Tertib’ul Medarik.
20. Ebu Nu’aym el-İsfehani, Hilyet’ul Evliyâ; İbn’ül Cevzi, Sıfat’us Safve.
21. Tezkiret’ul Huffaz
22. Kadı İyad, Tertib’ul Medarik.