Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Cennet annelerin ayakları altındadır.”
Acaba cennetin ayağının altına serildiği anneler kimlerdir? O anneler nasıl annelerdir? Bu hadisin ifadesi, bütün annelerin cennete gideceği anlamına gelmez. Burada annelerden çok, evlatların annelerine karşı göstermeleri gereken saygıya işaret edilmektedir. Bu anlamda, Allah’ın emirlerine aykırı olmadığı müddetçe bütün annelere itaat etmek, saygı göstermek, cennetin önemli bir anahtarıdır ve cennet bu annelerin ayakları altındadır. Nitekim Lokman Suresinde;
“Biz insana, anne ve babasına karşı iyi davranmasını tavsiye ettik, annesi zayıflık üstüne zayıflık çekerek onu karnında taşımıştır. Sütten kesilmesi de iki yıl içinde olur, onun için biz insana “Bana ve annene, babana şükret” diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak banadır.” buyrulmaktadır. (Lokman; 14)
Ayetlerin ve hadislerin ışığında Rabbimizin annelik makamına ne kadar önem verdiğini, ne kadar kıymetli olduğunu anlıyor, idrak ediyoruz. Peki biz 21.yy mümin kadınları olarak mümin kimliğimizle şekillendirmemiz gereken annelik görevinin ne kadarını İslam’dan öğreniyoruz. Annelik vasfımızın yüzde kaçını İslam ile şekillendiriyoruz.
Rabbimizin bize yüklediği bu mübarek yükü Kuran ve sünnet yerine, insan sözü olan beşeri düzenler ve modernizmden mi öğreniyoruz? Allah, Kuran-ı Kerimde bizlere örnek olacak bir anne adayından bahsediyor. Karnında Allah mucizesi, ona ikramı olan, Hz. Meryem’i taşıyan annenin rabbine duası;
“Hani bir vakit İmran’ın karısı şöyle demişti Rabbine: Ya Rabbi, karnımda taşıdığım çocuğumu sana adadım, her türlü bağdan azade olarak senin yoluna hizmet edecektir. Adağımı lütfen kabul buyur. Şüphesiz duaları işiten, niyetleri bilen yalnız sensin.
Derken onu doğurunca “Ya Rabbi dedi, ben bir kız çocuğu doğurdum. Zaten Allah ne doğurduğunu pek iyi biliyordu. Erkek evlat kız gibi değildir, ben onun adını Meryem koydum. Onu da onun neslinden gelecekleri de o melun şeytanın şerrinden korumanı niyaz ediyorum.” (Al-i İmran; 35-36)
Bu ayetlerde geçen duanın içinde öyle bir anne görüyoruz ki, o anne Rabbine teslim olmuş bir kul, Rabbinin kendisine ikram ettiği yavruyu yine ona adamak isteyen, onu rabbine adadıktan sonra tevekkül eden, ondan gelene razı olan, akabinde ona güzel bir isim koyan (Meryem) hayırlı bir anne ve yine onu nereye, kime emanet edeceğini bilen, onu ve neslini bu zarardan kimin koruyabileceğini bilen ilimli bir anne.
Rabbimiz bizleri bir evlatla nimetlendirdiğinde, bu haberi aldığımızda aklımıza ilk düşen, kalbimizi yoklayan hangi duygular bir düşünelim. Aklımıza ilk düşen Allah’ın bizi nasıl lütuflandırdığı mı, ona nasıl şükredeceğimiz mi yoksa kaygı ve korkularımız mı? Bu endişeler, nasıl yedirip içireceğiz, geceleri nasıl uykusuz geçireceğiz ya hasta olursa ya erkek olmazsa ya falanca okula gönderemezsem şeklinde mi ?
Eğer endişelerimiz tamamen dünyalık yönde ise kendimize hemen Tahrim suresi 6. ayeti kerimeyi hatırlatalım.
“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında pek haşin, pek şiddetli, Allah’ın kendilerine verdiği emirlere başkaldırmayan, emrettiklerini yapan melekler vardır.”
Bu ayete göre endişemizin yönü hemen değişmeli, dünyalık endişelerden sıyrılıp, Rabbimin bana emanet ettiği yavrumu yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyabilecek miyim? Onun rızasına uygun olarak yetiştirebilecek miyim? Rabbini anlamasına vesile olacak ilme, imana sahip miyim? Şeklinde olmalı.
Yok, eğer bu kaygıların yerine nasıl yediririm, giydiririm, hasta olursa ne yaparımın peşine düşmüş iseniz, hayatınız bu kaygılarla şekillenmeye başlar.
Rızık derdine düşülüp ince bir hesap yapılır. Evlat sahibi olacak baba daha çok çalışmalı fikri aile ortamında hemen gündem olur. Birinci önlemin ardından diğerleri gelir. Koşa koşa hastaneye gidilir. Hastalık riskleri ortadan kaldırılmaya çalışılır, testler, ilaçlar, vitaminler… Dünyaya gelecek olan küçük insan için ilk yapılan hazırlık elbiseleridir. Daha sonra 3-5 yaşına kadar yatacağı yatak, yaşayacağı oda, ilköğretimini nerede yapacağı, eğer erkek ise sünnet düğünü, ilk doğum gününe kimlerin davet edileceği, derken bu tedbir ve önlemler bir, bir, planlayıp hazırlıklara başlanır.
Belki de hayatı boyunca hiç kitap okumayan kadın ilk defa kitap okuma ihtiyacı hisseder. Seçeceği kitap endişeleri yönündedir. Bebekler niçin ağlar, çocuk psikolojisi, pedogojik kitaplar, formüller, en iyi hastane, en iyi çocuk doktoru…
Bu kaygıları bize fısıldayan, bu kaygıları hayat şekline, yaşama amacına dönüştüren bugünün şeytani düzenleri ve modernizm hastalığıdır. Rabbimiz kadınlara lütfettiği o mübarek görev olan annelik duygusunu, kendine bir pazar oluşturmak ve çıkar sağlama amacı güden bu düzenlerin annelik üzerine oynadığı türlü oyunlardan sadece birisidir. Bu kaygı ve korkular çeşitli medya organları tarafından, eğitim sistemi, sağlık birimleri gibi kurum ve kuruluşların birleşerek hazırladıkları planlı projeli kampanyalarla, Müslüman kadınların, ailelerin gündemine yerleştirilmiştir. Örneğin; bebek için en sağlıklı besin kaynağının anne sütü olduğunu söyleyen Yahudi markalı mama reklamı aynı zamanda anne sütüne en yakın mama üretimini yaptığını hatta bebeğini her türlü mikroplardan dahi koruyan bu bebek mamasının ne kadar faydalı olduğunu anlatır reklamlarında. Mikroplardan bu denli korkan anne, şeytanların tuzağından, kuracağı oyunlardan hiç endişe etmez.
Annenin bebekle ilk kurduğu önemli bağ, Allah’ın lütfuyla dünyaya gelmiş çocuğun rızkı, anneden yavrusunun kursağına akarken, annenin kalbi yavrusuna karşı merhamet ve şefkatle dolar. İşte bu ilk önemli bağ tüccar zihniyetlerin para kazanma hırsıyla bebek maması pazarına dönüşür. Anne ve çocuğun rahmet dolu bağı kopmuş, güven ve sevgiden mahrum kalmış bir nesil yetiştirip kendisine kurbanlar hazırlayan bu düzen aynı zamanda bu planı kendisine para kazanma ve kar amacına dönüştürmüştür. Oysa Rabbimiz çocuğun ne kadar süre anne sütü alması gerektiğini bize Kuran’da bildirmiştir.
Birinci aşamayı başarıyla tamamlayan beşeri sistemler modernizm hastalığını yaymaya devam eder. Çocuğun manevi yönden beslenmesi gerektiğini bizlere unutturup o alanı kendine ayırmıştır. Anneye sadece çocuğunun midesini düşünen bir aşçı muamelesi yapılıp asli görevinden uzaklaştırılır. Çocuğun sadece fiziki gelişimi ile ilgilenen anne, çocuğun midesi doyduğunda rahatlayan, bunun için araştırmalar yapan, hangi gıdada kaç kalori, kaç vitamin olduğunu düşünen, kitaplar okuyan kadın nerede ise, gıda mühendisine dönüşür.
Ancak çocuğun öyle bir yerini aç, susuz, vitaminsiz bırakır ki farkında bile değildir. Manen aç kalmış insan yavrusu, artık kurt, aslan ve sırtlanlar için hazır bir avdır. Midesi dolu beyni boş, bembeyaz bir sayfa ve üzerine her türlü kiri akıtmaya, istediğini empoze etmeye hazırdır sistemin çarkları.
Evet kardeşler! İkinci emir gecikmeden gelmiştir. Çocuk 6 yaşına geldiğinde, onu hazırla, üniformasını giydir, bize yolla. Sabah sekiz, akşam beş. Bu arada tam gün olmayan öğütüm sistemini de beğenmeyiz. Öyle yarım gün bizi kesmez, üzerine biraz daha para verip, biraz daha fazla öğütün bizim evlatları, sizin için yedirip palazlandırdık, eti de kemiği de sizindir dercesine teslim ederiz. Allah’ın bize emaneti olan çocuklarımızı…
Belki de bu satırları okurken bazı kardeşlerim kızıyordur. Biz çocuklarımızı mezbahaneye mi yolluyoruz? diye…
Çıplaklığın çağdaşlık ve medeniyet olarak öğretildiği, biz maymunduk insan olduk diye adlandırılan insanlık. İnsan cinsellik için yaratılmıştır diyen (Freud) felsefesini fikir ve ideoloji olarak öğreten sistem. Allah’ın adının dahi alınmadığı hatta Allah’ın adının anılmasının yasak olduğu yer mezbahane bile değildir kardeşlerim. Allah, hayvan boğazlanırken dahi adının anılmasını isterken, Allah’ın adı anılmadan kesilen hayvanın leş olacağını söylerken.
Allah’ın adı anılmadan ana rahmine düşmüş, Allah’ın adı anılmadan yetiştirilen insan leş değil de ne olur. Ruhu, şahsiyeti Rabbinin sözüyle şekillenmemiş insan ancak bir cesetten ibarettir. Öyle ise çocuklarımızı kuran ve sünnet ile şahsiyetlendirerek, onun şahsiyetine kir, pislik bulaştıracak ortamlardan uzak tutalım. Uyuşturucu kullanma yaşının ilkokul seviyesine düştüğü, orta öğretim ve lisede zina ile burun buruna yaşayan, zina için her türlü zeminin oluşturulduğu, günah bataklığına saplanmış yavrularımız var.
Çocuklarımızı kendi tuzaklarına düşürmek için bizlere attıkları oltalardan biride modern psikoloji. Örneğin modern psikolojinin tespitine göre her çocuğun mutlaka bir odası olmalı, kendine ait bir alanı olmalı, istediği zaman yalnız kalabileceği bir ortam oluşturulmalı diyor pedagoji uzmanları. Bunun Türkçesini şöyle izah edelim. Çocuklarınıza evlerinizde birer oda ayırın, orada şeytanlarıyla baş başa bırakın, bir televizyon, bir bilgisayar, bir cep telefonu verin. Biz onu orada yalnız bırakmaz, istediğimiz yerinden yakalarız. Bizde bu masala inanmış, çocukları kendimizden, kendi kontrolümüzden uzaklaştırıp çakallara teslim etmişiz. Hatta çocuklarımıza oda ayıracağız diye dedeleri ve nineleri bakım evlerine yerleştirme noktasına kadar gitmiş bu masalın sonu.
Ardından gelen şikayetler, bizim oğlan odasından çıkmıyor, bizimle hiç konuşmuyor, vaktini hep odasında geçiriyor, yemeğini bile odasında yiyor… Başka bir anne, bizim kız misafir gelse de salona hiç uğramıyor, misafirlere hoş geldiniz bile demiyor, hay Allah ben onu hiç böyle yetiştirmemiştim, neden böyle oldu gibi yakınmalar başlamıştır ebeveynlerde.
Kendini kandırma ey anne!
Çocuğunu sen yetiştirmedin, sen terbiye etmedin, sen eğitmedin. Sen sadece yedirip, giydirdin. Belki de inanmayacaksın ama onu artık sen giydirmiyorsun artık senin seçtiğin elbiseleri dahi beğenmiyor. O artık Paris’te ki modacıların tasarladığı elbiseleri beğenip giyiyor. Hatta senin yemeklerini bile beğenmiyor, damak zevkini bile dünyanın öbür ucunda ki adam yönlendiriyor.
Sözün kısası, çocuk senin olmaktan çıkmış, senden başka herkes söz hakkına sahip, onun üzerinde senden daha etkili. Neden biliyor musun? Sen ona kim olduğunu, neden var olduğunu, görevinin ne olduğunu öğretmeyi unuttun. Oysa rabbimiz insanı niçin yarattığını Zariyat Suresi 56.ayet’inde bizlere bildirmiştir.
“Ben insanları ve cinleri ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.”
Selam ve dua ile…