Onlar ki: “Rabbimiz, eşlerimiz ve çocuklarımız hususunda gözümüzü aydın kıl, bizi Allah’a karşı gelmekten sakınanlara önder yap.” derler. ( Furkan Süresi; 74)
Ey anneciğim ne oldu da sana modern çağın annesi oldun? Kucağında benim imanımı, sabrımı, takvamı büyütürken nefsimi büyütüp besler oldun.
Bana, kainatın yaratıcısını, onun gücünü, kudretini, rahmetini öğretmeliydin. Allah’ın hüküm koyuculuğunu, onun sözünün üzerine söz söylenmeyeceğini, kayıtsız şartsız itaat edilmesi gerektiğini, hakimiyetin kayıtsız şartsız Allah’a ait olduğunu öğretmeliydin.
Seni yaratan Rabbin elbisene karışır kızım. Seni yaratan Rabbin yediğine, içtiğine karışır oğlum. Biz ancak ona kulluk eder, ondan yardım dileriz. Yaşam gayemiz sadece ona kulluk etmek. İlk kurduğu cümle kelime-i tevhid olmalıydı…
Çocuğuna anlattığın masallara bile müdahale ettiler kardeşim!
Andersenden masallar öğrettiler sana, Danimarkalı andersenin yazdıklarını ezberleyip çocuğuna anlattın. Bir varmış bir yokmuş diye iki çelişkili cümleyle hayata başladı yavrun. Oysa Kuran kıssalarından anlatmalıydın, kuran gerçeklerinden… Allah’ın yolunda yaşayıp ve onun yolunda ölen kahramanları tanıyıp örnek almalıydı. Büyüdüğünde Süperman değil Hz. Hamza, Hz. Ömer olmayı hayal etmeliydi. Pamuk prenses, Sindrella değil, Hz. Hatice, Hz. Fatıma, Hz. Aişe olmayı hayal etmeliydi. Evlenirken Sindrella’nın elbisesini giymeyi hayal etmek yerine, iman elbisesi olan tesettürü hayallerini süslemeliydi.
Oysa senin kucağın, ilk İslam medresesi ve Allah’ın dinine adanmış evlatlar yetiştiren bir yer iken şimdilerde beşeri düzenlere adanmış köleler yetiştirir oldu… Yavrunu kesintisiz on üç yıl okula hazırladın. Sabah kaldırdın derin uykusuna hiç acımadın, okusun diye her türlü zorluğa alıştırdın. Ödevi olduğu günler bütün işini bırakıp kutsal görev bilip bu ödevi yapması için ona yardım ettin. Cumartesi, Pazar demedin kurslara, dershanelere yolladın. Hatta bu yolda olmayan paranı harcadın, her türlü fedakarlığı yaptın. Peki ya Allah için, onu öğretmek için ne yaptın? Bir sabah namazına kaldıramadın aman uykusuz kalmasın, dini sohbetlere göndermedin dersleri geri kalmasın, zaten çok yoruluyor, hava soğuk… Mazeret üzerine mazeret uydurdun. Oruç tutturmadın. Midesi boş olunca zihni çalışmaz diyenler obezite hastalığına sevk edip, diyetisyenlere gönderdiler.
Oysa İslam’ın ilk mektebi, medresesi olan kucağında büyümüş, yetişmiş, binlerce mücahid, mücahide, şehit ve şehideler var. Ve onlardan biri (şehit inşallah) Abdullah Azam (r.h.) vasiyetinde mümin kadınlara çocuklarını Salih ve Saliha kullar olarak yetiştirmesi üzerine şöyle sesleniyor:
“Ey Müslüman kadınlar, sakın rahat ve lüks düşkünü olmayınız. Çünkü rahat ve lüks cihadın düşmanıdır. Çünkü o rahat ve lüks beşerin ruhunu telef eden temel ihtiyaçlarınızdan fazla şeylerden uzak durunuz, zaruri şeylerle yetininiz. Çocuklarınızı ağır şartlara, yiğitliğe, kahramanlığa ve cihada alıştırınız. Bu esaslar üzere eğitiniz. Evleriniz aslan yuvalarını andırsın. Tağutlar tarafından boğazlansın diye yiyip semiren tavukların kümesi olmasın.”
Haftada en az bir gününüz muhacirlerin, mücahitlerin hayatlarına benzeyen bir gününüz olsun. O gün kuru bir ekmek ve buna birkaç damlayı geçmeyen çayı katık yapın. Ey İslam yavruları, bombaların nağmeleri, topların gürültüleri, uçakların uğultuları, tank sesleri eğitiminizin nağmeleri olsun.
Ey anacığım! Allah’ın haram ve helalleri hatırlatan dilin şimdi hangi dünyalık endişeleri hatırlatıp nasihat ediyor. Önceleri; Ey oğul! Sana ahlaklı, helal süt emmiş, namuslu, ibadetine düşkün olan bir eş bulalım evlen artık yaşın geçiyor. Dinin yarısını tamamla diyen dilin, şimdilerde; Ey oğul! Önce fakülteyi bitir, bir iş sahibi ol, bir ev al, bir araba al, sonrada sana senin gibi okumuş, mesleği olan, çalışan, eli yüzü düzgün bir eş bulalım. Hayat zor bir kişinin çalışmasıyla geçim olmaz gibi dünyalık endişeler ile dolu sözleri fısıldar oldun yavruna.
Önceleri kızına ev işlerini öğreten anne artık kızının elini sıcak sudan soğuk suya değdirmez oldu. Yeter ki okusun üniversite kazansın, kendisi gibi evinin kölesi olmasın, kocasının eline bakmasın, bir mesleği olsun, kolunda altın bileziği olsun… Önceleri kızlar evlerinde annelerine hizmet eder, onları dinlendirir, yükünü alırdı. Şimdilerde anneler kahvaltı tepsisini kızının ayağına getiriyor. Evde misafir edasıyla dolaşan genç kızlar görüyoruz. Tek sebebi kızım ders çalışsın, o okuyup meslek sahibi olsun. Bu anne modelini, hayatımıza girmiş dizi kültüründen öğrendik. Bu amaç ile büyütülen genç kızlarımız, yirmili otuzlu yaşlara geldiğinde evlense de ev nasıl idare edilir öğrenememiş, kafasında birçok akademik bilgi olan akademisyen oluyor, ama maalesef bu bilgilerle ne ev nede eş idare ediliyor. Kısa zamanda girdiği buhran yüzünden biten evlilikler…
Çocuk yetiştirme algımızı değiştiren en belirgin sebeplerden biri televizyon ile tanışma dönemimizdir…
Batı kültüründen önemli ölçüde etkilenme, 19. yy Tanzimat sonrası batılılaşma süreci ile başlamıştır. Din algısının zayıflatılıp yok etme çalışmalarının başladığı dönem. Bir topluma istediğiniz kültürü dayatmak için önce karşınıza çıkacak engelleri kaldırırsınız. Beşeri düzenlerin karşısında ki ilk engel Allah’ın dinidir. Eğer bir toplumda başka bir kültür kolayca benimsenmiyorsa o toplum dini değerlerini canlı tutuyor demektir. Yani zayıflatılması gereken ilk bölge tespit edilmiş ve taarruz o yönde başlamıştır. 1970’li yıllarda televizyonun hayatımıza girmesi ile sadece dini değerlerin değil, kültürel değerlerin bile hızla değiştiğini görebiliyoruz. Örneğin Brezilya dizilerinin hayatımıza girmesi ile düğün kültürü dahi tamamen değişmiş, düğünlerde kadın ve erkeklerin ayrı ayrı düzenledikleri eğlenceler yerine, kadınlı erkekli bir arada samba dansı yapmasını meşrulaştırmıştır. Şimdiki yeni versiyon programlarda “biz evleniyoruz” söylemiyle genç kız ve erkekleri belirli bir süre aynı evde tutarak sözde yeni bir eş seçme adeti çıkarmışlar. Önceleri annelerin beğenip tavsiye ettiği, büyüklerin öncülük edip gençleri görüştürüp, ahlaki ölçülerde evliliğe giden yol çizilirdi. Şimdi ise ahlaksızlık temelleri ile atılan gayrimeşru ilişkilere döndü. Bu tv dizilerinin etkisi ile sahnede gördüklerini hayatına geçirmekte zorlanmayan gençler ve aileler meydana geldi. Kızının gayrimeşru ilişkisine kucak açan, güya kızının gençliğini yaşamasına yardımcı olduğunu sanan anne modern ve anlayışlı anne olarak yansıtıldı. Gayrimeşru, flört ilişkisine karşı gelen, yavrusunu bütün haramlardan koruyan anne ise anlayışsız, bağnaz, geri kafalı, çağdışı olarak yansıtıldı. Oğlunun kız arkadaşını eve getirmesine müsaade eden, kötü niyetle değil, tamamen iyi niyetle, tanışmak için rahatça eve girip çıkan, hatta odada yalnız kalan gençlere, ders çalıştıkları, öss sorularıyla yordukları için onlara ikramlar hazırlayan, pohpohlayan anne, anlayışlı ve modern olarak empoze edildi. Ve bu model anneler artık evimizde.
Bütün bu çelişkilerle dolu hayatın içinde biliyorum ki bir sızı var kalbinde, inceden ince…
Bir telaş kapladı seni, ben ne yaptım, ne yapıyorum, çocuğum nereye gidiyor, neden onu eğitemedim, neden ahlakı bozuldu. Oysa biz Müslümanız ve ben yavruma İslam adına hiçbir şey öğretemedim. Öldüğümde arkamdan bir fatiha bile okuyamazsa, el alem ne der telaşı almış seni. Demezler mi anasının arkasından bir yasin bile okumadı, yazık cenazeye bile başı açık, sitrec pantolonla gelmiş demezler mi ve birbiri ardına sıralanan kabus gibi düşünceler…
Ve çözüm:
Bu işi üstlenmiş kurumlar var artık, ailelerin endişe etmesine gerek yok, oldukça eğlenceli, oldukça sosyal, faaliyetleri olan, din öğreticiliği yapan kurum ve kuruluşlar. Dini eğitimin %5 olduğu geri kalan yüzme, spor, resim, müzik aletleri çalmak gibi daha onlarca sayamadığımız faaliyetin bulunduğu bu kurumların görevi dini çocuğa sevdirmek. Din korkunç bir şey, hatta bir kabus, o yüzden sevdirmek gerekiyor. Matematik, Türkçe, fen gibi dersleri en ciddi eda ile anlatan öğretmen nedense dini anlatırken palyaço olma gereği hissediyor. Peki siz bir palyaçodan öğrendiğiniz eğlenceli komik tavırlarla anlatılan bir meseleyi hayatınızda ne kadar ciddiye alırsınız? Yoksa biz sevdirmekle şebekliği, ciddiyetle korkutmayı birbirine karıştırıp eğitimde ifrat ve terfide mi düştük? Görüyoruz ki modern psikoloji, pedogoji elini buraya kadar uzatmış, bize dini nasıl öğreteceğimizi (içini boşaltacağımızı) dahi öğretmeye kalkmış. Neslimiz için bunca tehdidin bunca korkunun endişenin kol gezdiği bir dönemde yine Kuran’dan bir anne örneği var önümüzde. Hz. Hacer annemiz. Çölün ortasında rabbine teslim olmuş, İsmail’i ile yapayalnız, açlık, sıcak ve birçok tehlike ile baş başa kalan Hz. Hacer Kuran’ın örnek annesi. Evladı için gayret (say) eden anne ve Hz. İsmail’in ayağının altından fışkıran rahmet zemzem…
Hz. Hacer’in teslimiyeti, içerisinde say yani gayret olan ve tedbir olan bir teslimiyetti. Bu teslimiyet eldeki imkanların son noktaya kadar kullanıldığı ve ancak işin sonunu Allah c.c havale edilmesini öğütleyen bir teslimiyet idi. Teslim olduğu otoritenin kendisine rahmet edeceğinden şüphe duymamış, bunun için ortaya bir gayret koymuştu. Bu gayretin sonu zemzem olmuş ve Kabe zemzemin olduğu yere inşa edilmiş idi. Hz. Hacer’in gayreti cennetten gelen suya(zemzem) ve Beytullah’a dönüştü.
Bugünün mümin anneleri!
Küfrün, şirkin, hayasızlığın, hırsızlığın ve her türlü haramın kol gezdiği beldelerde anne olan biz mümin kadınlar. Elbette ki yavrularımızı bu tehlikeler ile baş başa bırakmayıp Kuran’ın örnek annelerini kendimize önder bileceğiz. Evlerimiz İslam’ın mektepleri, biz de o mektebin öğreticileri olacağız. Kendi çocuklarımıza ve ümmeti Muhammed’in çocuklarına…
Eğer gayretimiz Hacer’ce olursa Rabbim bizlere de inşallah rahmet kapılarını açacak.
İşte cennet bu annelerin ayağı altındadır.
Selam ve dua ile