“…Gerçekten insanların çoğu fasıktırlar. Onlar hâlâ cahiliyye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Yakîn sahibi (hakka kesin inanan) bir toplum için kimin hükmü Allah’ın hükmünden daha güzel olabilir?”
(Mâide, 50)

İnsanı yaratan, ona beyan etme kabiliyeti bahşeden, Kur’an-ı Kerim’i inzâl buyurup öğreten Allah Azze ve Celle’ye hamdederiz.

İlim hazinesi olan Kur’an-ı Kerim’i şerh ve tefsir ederek, ümmetinin cehaletten kurtulmasına vesile olan Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’ya, sırat-ı müstakimde yol işaretleri ve hidayet yıldızları olan âline, ashabına ve güzel bir şekilde bunlara tâbi olan mü’minlere salât ve selam olsun.
İmdi; Cahiliyye nedir? Modern cahiliyye ile İslam öncesi kadim cahiliyye arasındaki benzer yönler nelerdir? Modern veya kadim tüm cahiliyyelerde dini anlayış nasıldır? Bu makalemizde Allah’ın izniyle bu hususları özetle anlatmaya gayret sarfedeceğiz.
Cahiliyye Nedir ve Cahiliyyede Dini Anlayış Nasıldır?
Öncelikle şunu ifade edelim ki, cahiliyye, bütün peygamberlerin ortadan kaldırmak ve yoketmek için mücadele etmekle muvazzaf olarak gönderildikleri toplumsal yapının adıdır. Bu itibarla cahiliyye, inkâr etmek ve karşı çıkmakla memur olduğumuz tağutî sistemin bir başka adıdır. Nitekim Allahu Teâlâ bu tarihi hakikati şöyle ifade buyurmaktadır: “Andolsun ki Biz her ümmet arasında: “Allah’a ibadet edin ve tağuttan kaçının” diye bir peygamber göndermişizdir. Allah içlerinden kimine hidayet verdi, kiminin de aleyhine olmak üzere sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde gezinin de yalanlayanların sonu nasıl oldu, görün.” (Nahl; 36)
Bu ve benzeri pek çok ayet’i kerimenin ortaya koyduğu net tablo şudur ki: En geniş anlamıyla Allah’a ibadet, itaat ve kulluk etmekten ayrılan, Allah’ın Kitab’ına ve vahyine sırt çeviren, ilâhî şeriat ve adaletle yönetilmeyen ve peygamberleri yalanlayarak onların sünnetlerine yüz çeviren bütün toplumlar; cahiliyye toplumlarıdır. Mahza ilim ve hikmet olan ilâhî vahye sırtını dönen bu toplumlarda dini anlayış, tamamen efsane, mitoloji ve hurafeler üzerine bina edilmektedir. Mahza adalet olan ilâhî şeriata sırt çeviren bu toplumlarda sosyal hayat, tam bir zulüm ve haksızlıklar yumağı halini almaktadır. İlâhî risaletin ve Rahmânî mesajların taşıyıcısı ve mübelliği olan peygamberlere kulaklarını tıkayan bu toplumlar; hevâlarının esiri olan, şehvetlerine ve hırslarına mübtelâ olan cahil ve zalim tağutlar tarafından yönetilip yönlendirilmektedirler.
Bu cahil ve zalim tağutların bütün dertleri ve uğraşları, insanları Allah’a kulluk etmekten uzaklaştırıp, kendilerinin hevâ ve heveslerine tâbi kılmak ve Allah’tan başkasına ibadet etmelerini sağlamaktır. İnsanların ibadet etmelerini istedikleri bu nesneler çok çeşitli tanrılardır. Bunlar, paganist toplumlarda olduğu gibi çeşitli putlar ve totemler olabileceği gibi; modern toplumlarda görüldüğü üzere çeşitli sistemler, nizamlar, mefhumlar ve bizzat insanlar da olabilir. Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “De ki: “Artık ey cahiller, bana Allah’tan başkasına ibadet etmemi mi emredeceksiniz? Andolsun, sana ve senden öncekilere vahyolundu ki: “Eğer şirk koşarsan, andolsun ki amelin boşa çıkar ve muhakkak zarar edenlerden olursun. Hayır, -işte bundan dolayı- yalnız Allah’a ibadet et ve şükür edenlerden ol!” (Zümer; 64-66)
Temelleri cehalet, zulüm ve Allah’tan başkasına kulluk üzerine atılan bu cahilî toplumlar; emanet’i kübrâyı zayi etmiş ve Allah Azze ve Celle’nin kendilerine yüklediği sorumluluklardan uzaklaşmışlardır. Böylece fıtrî ve şer’i vazifelerini terkederek, emanete ihanet etmiş ve bütün kâinatta en zavallı, en cahil ve en zalim mahluklar olmuşlardır. Nitekim yüce Mevlâ şöyle buyurmaktadır: “Biz emaneti göklerle, yere ve dağlara arz ettik de, onlar onu yüklenmek istemediler, bundan endişeye düştüler. Ama onu insan yüklendi. Çünkü o, çok zalim ve çok cahildir.” (Ahzâb; 72) Açıktır ki bu çok zalim ve çok cahil olanlar; emanet’i kübrâ olan risaleti, nübüvveti, şeriatı, insaniyyet’i kübrâ olan İslamiyeti ve Allah’a karşı mes’uliyeti zayi eden kâfir, müşrik ve münafıklardır. Nitekim bir sonraki ayet’i kerime bunu açık bir şekilde şöyle ifade buyurmaktadır: “Ta ki Allah, münafık erkeklerle münafık kadınları, müşrik erkeklerle müşrik kadınları azaplandırsın. Mü’min erkeklerle mü’min kadınların da tevbelerini kabul etsin. Allah çok bağışlayandır, çok rahmet buyurandır.” (Ahzâb; 73)
Bütün bunlardan açıkça ortaya çıkan şudur ki: Cahiliyye toplumu, toplumsal hayatında İslam şeriatını tatbik etmeyen, sosyal ilişkileri beşeri hukuk sistemlerine göre tanzim eden her toplumdur. Bu toplumun fertlerinden bir kısmının müslüman olmaları, toplumun genel olarak cahiliyye toplumu olması sonucunu değiştirmez. Çünkü bir toplumun İslamî veya cahilî toplum diye vasfedilmesi, o toplumun yönetim şekline, o toplumda tatbik edilen hukuk düzenine, onun toplumsal bağlarını ve uluslararası ilişkilerini düzenleyen esaslara bağlı olarak değişir. Şayet toplumun genel mahiyetini ilgilendiren bütün bu ve benzeri hususlar Kur’an ve sünnete dayanıyorsa, o toplum İslamî bir toplumdur. Yok eğer bütün bunlar ilâhî şeriat yerine bir takım beşeri sistemlere, insan kaynaklı hukuk düzenlerine ve bazı insanların hevâlarına dayanılarak şekillendirilmişse; o zaman da bu toplum cahiliyye toplumudur. Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Ey Âdemoğulları, şeytana ibadet/kulluk etmeyin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır” diye size emrimi açıklamadım mı, ve: “Bana ibadet/kulluk edin” diye? İşte dosdoğru yol budur. Andolsun ki o, sizden pek çok kimseyi saptırdı. Niçin akıl etmiyorsunuz?” (Yâsin; 60-62) Yüce Mevlâ diğer bir ayet’i kerimede şöyle buyurdu: “İşte gerçek Rabbiniz olan Allah budur. Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne var? O halde nasıl olur da (haktan bâtıla) döndürülüyorsunuz?” (Yûnus; 32) Dolayısıyla bir fert veya toplum ya Allah Azze ve Celle’ye ibadet/kulluk edecek, yoksa şeytana taparak onun telkinlerine göre hareket etmek durumunda kalacaktır. Bir fert veya toplum ya Allah’tan gelen hakkın/vahyin üzerinde olacak, yoksa sapıklık ve dalâlete mahkum olacaktır. Bir fert veya toplum ya ilâhî şeriata göre amel edip her türlü hukukunu düzenleyecek, yoksa beşeri hukuk düzenlerine göre idare olunacaktır. Bir fert veya toplum ya peygamberlerin izinden gidip onların sünnet ve yoluna tâbi olacak, yoksa bâtılda öncülük eden insanlardan ve cinlerden şeytanların peşine takılıp cehenneme gidecektir. Hülasa; Allah’a ibadet eden, hakka tâbi olan, ilâhî şeriata göre amel eden ve peygamberlerin yolundan giden fert veya toplum müslüman bir fert ve İslamî bir toplumdur. Bunun aksine şeytanın telkinât ve vesveseleri ile hareket eden, hakkı ve ilâhî vahyi terkederek dalâlete ve bâtıl yollara yönelen, İslam şeriatı yerine beşeri hukuk sistemlerine göre ilişkilerini düzenleyen ve peygamberlerin izinden gitmeyip bâtılda öncülük eden küfür önderlerine tâbi olan her fert ve toplum da cahil bir fert ve cahiliyye toplumudur. Buna göre cahiliyye toplumu, belirli bir mekâna veya belli bir zamana mahsus bir vakıa olmayıp; her yerde ve her zaman bulunması muhtemel olan bir toplumsal vakıadır. Çünkü yukarıda geçtiği üzere herhangi bir toplum ya İslamî bir toplumdur ya da cahilî bir toplumdur. Bu, o toplumun özelliklerine göre değişir.
Şimdi de modern olsun kadim olsun bütün cahilî toplumların ortak yönlerini maddeler halinde açıklamaya çalışalım:

1- İtikadî Yönden
Allah Teâlâ’nın rubûbiyetini ve ulûhiyetini tamamen inkâr ederek küfür bataklığına saplanıp kalan toplumlar, cahilî toplumlar olduğu gibi; Allah Azze ve Celle’nin rubûbiyetini, yaratıcı ve rızık verici olduğunu kabul etmekle beraber O’nun ulûhiyetini ve hakimiyet hakkını inkâr ederek müşrik olan toplumlar da cahilî toplumlardır. Allah Teâlâ’nın rubûbiyet ve ulûhiyetini tamamen inkâr etmenin kadim dönemdeki örneği Nemrud ve Firavun yönetimleridir. Modern dönemde de bu küfür ve cahiliyetin en büyük örneği Marksist ve Sosyalist yönetimlerdir. Allah Teâlâ’nın varlığını inkâr ederek, kendi ulûhiyetlerini açık bir şekilde ilan eden Nemrud ve Firavun gibi; bu cahilî komünist toplumlar da açık bir şekilde Allah’ın varlığını inkâr etmişlerdir. Nemrud’un inkârı hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Allah kendisine hükümdarlık verdi diye Rabbi hakkında İbrahim ile mücadele edeni görmedin mi? Hani İbrahim: “Benim Rabbim dirilten ve öldürendir” deyince; o: “Ben de diriltir ve öldürürüm” demişti. İbrahim: “Muhakkak Allah güneşi doğudan getiriyor. Haydi sen de onu batıdan getir” deyince o kâfir şaşırıp kalmıştı. Allah zalimler topluluğuna hidayet vermez.” (Bakara; 258) Yüce Mevlâ, Firavun hakkında da şöyle buyurmaktadır: “İkiniz (Mûsâ ile Harun) Firavun’a gidin ve deyiniz ki: “Gerçekten biz âlemlerin Rabbinin rasulleriyiz…” (Şuarâ; 16) “Firavun: “Âlemlerin Rabbi dediğin nedir?” dedi. (Mûsâ) dedi ki: “Göklerle yerin ve onların arasında olanların Rabbidir. Eğer gerçekten inanan kimseler iseniz…” (Firavun) etrafında bulunanlara: “İşitmiyor musunuz?” dedi. (Mûsâ): “O, sizin de Rabbinizdir, sizden önceki atalarınızın da Rabbidir” dedi. (Firavun) dedi ki: “Size gönderilen bu elçiniz mutlaka delidir.” (Mûsâ): “Doğunun, batının ve onların aralarında olanların Rabbidir. Eğer akıl ederseniz!” dedi. (Firavun) dedi ki: “Eğer benden başka ilah edinirsen elbette seni hapsedilenlerden kılarım.” (Şuarâ; 23-29) Kadim dönemde Grek felsefesi, Helenizm ve bu mitolojik küfür inancının devamı olan Roma putperestliği de Nemrud ve Firavun ile aynı inkârın bataklığında debelenmişlerdir. Günümüz batılı ve doğulu toplumlarda etkin olan materyalist ve ateist topluluklar da ataları olan bu cahilî toplumların izini sürmektedirler.
Diğer taraftan Allah’ın varlığını, yaratıcı ve rızık verici olduğunu kabul etmekle birlikte O’na ortak koşan, O’nun ulûhiyet ve hakimiyetini inkâr eden toplumların kadim dönemdeki örnekleri; cahiliyye dönemindeki Arap müşrikleri ile tahrif edildikten sonraki dönemde yaşayan yahudi ve hıristiyan toplumlardır.
Nitekim Allah Teâlâ, Arap müşriklerinin bu çarpık inançlarını şu şekilde beyan etmektedir: “De ki: “Size gökten ve yerden rızık veren kimdir? Yahut o gözlere ve kulaklara mâlik olan kimdir? Ölüden diriyi çıkaran ve diriden ölüyü çıkaran kimdir? İşleri yerli yerince kim yönetiyor?” Hemen “Allah” diyeceklerdir. De ki: “O halde (O’na isyan etmekten) korkmaz mısınız?” (Yûnus; 31) Yahudi ve hıristiyan toplumların hali ise zaten ortadadır.
Modern dönemde ise (mimsiz) medeniyetin beşiği kabul edilen Avrupa toplumlarının bütünü ve İslam âleminde bulunan yönetimlerin hemen hepsi bu cahilî toplum yapısını devam ettirmektedirler. İslam âleminde yaşayan halklar genel olarak müslüman olmakla birlikte sosyal mekanizma ve toplumsal nizam tamamen cahiliyyetin mahiyetini arzetmektedir. Hele yönetici sınıfın tamamı Avrupazede olmuş ve cahiliyye bataklığına batmıştır.

2- Hukuki Açıdan:
Eski ve yeni bütün cahilî toplumların ortak yönlerinden biri de, bu küfür ve şirk inancı üzerine bina edilen beşeri hukuk(suzluk)tur. Allah Teâlâ’nın ulûhiyetini ve hakimiyetini inkâr etmeye paralel olarak, insanların hevâlarına dayanarak ihdas ettikleri kanunlar ortaya çıkmıştır. Nasıl ki İslamî bir toplum Allah’ın kanunları ve İslam hukuku ile idare ediliyorsa; insanların hevâlarına dayanan kanunlarla yönetilen ve bunu kabul eden toplumlar da cahiliyye toplumlarıdır. Bütün toplumlarda insanların ilişkilerini düzenleyen kanunlara ihtiyaç vardır. Bu kanunlar ya semavî ve ilâhî olmuş ya da hevâya ve şahsi görüşlere dayanan beşeri kanunlar olmuştur. Peygamberler ve onlara tâbi olan ümmetleri ilâhî kanunlara tâbi olurken; tağutlar, filozoflar ve onları takip eden cahilî toplumlar da beşeri kanunlara tâbi olmuşlardır. Kadim dönemde Yunan demokrasisi, Roma hukuku, cahiliyye araplarının kanunları, âdetleri, gelenek ve görenekleri buna örnektir. Modern toplumlarda bu cahilî hukuk iyice geliştirilmiş ve şu 20. ve 21. asırda bütün dünyada tatbike konulmuştur. Bir nevi cahilî bir dünya toplumu meydana getirilmeye çalışılmaktadır. Bu cahilî vakıayı bütün dünyada sağlamak ve devam ettirmek için cin şeytanların keşfederek, hemcinsleri olan insan şeytanlarına telkin ettikleri zehirli bal suretindeki en son sistem; modernize edilmiş laiklik ve demokrasidir. Teessüf ki Grek felsefesi ve Roma hukuku ile aşılanmış, Avrupa tarlasında hıristiyanlık gübresi ile gübrelenmiş ve ateizm suyu ile yetiştirilmiş olan bu zehirli ağacın meyveleri; İslam âlemi olan müslüman toplumlarda da revaç bulmuş ve çok pahalıya da mal olsa yine de satılmakta ve kabul görmektedir. Yakîn sahibi olan mü’minler hariç insanların çoğu bu cahilî yönetim tarzını ve ifsad edici hukuk sistemini benimsemişlerdir. Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmaktadır: “…Gerçekten insanların çoğu fasıktırlar. Onlar hâlâ cahiliyye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Yakîn sahibi (hakka kesin inanan) bir toplum için kimin hükmü Allah’ın hükmünden daha güzel olabilir?” (Mâide; 50) Allah Azze ve Celle diğer bir ayet’i kerimede, Allah’a şirk koşmakla beşeri kanunları benimsemek arasındaki paralelliğe dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır: “(Allah’a) ortak koşanlar (alayla) dediler ki: “Eğer Allah dileseydi biz de, babalarımız da kendisinden başka hiçbir şeye ibadet etmez, O’nun emrine aykırı olarak hiçbir şeyi haram kılmazdık.” Kendilerinden öncekiler de böyle yapmışlardı. Peygamberler üzerinde apaçık tebliğden başka bir görev var mı?” (Nahl; 35) Demek ki Allah’tan başka herhangi bir şeye ibadet ederek şirke ve küfre düşen bütün cahilî toplumlar, Allah’ın emrine aykırı olarak helaller ve haramlar benimsemiş, beşeri kanunlar koyup tatbik etmişlerdi. Zira bu iki durum asla birbirinden ayrılmazlar. Nerede şirk ve küfür varsa, orada beşerin hevâ ve hevesine dayanan kanunlar da vardır ve her nerede Allah’ın emrine aykırı olarak beşeri kanunlar benimsenmiş ve gönül rızası ile Allah’ın şeriatına tercih edilmişse, orada muhakkak şirk ve küfür de bulunmaktadır. İşte cahiliyye toplumlarının en karakteristik iki özelliği: Şirk ve beşeri kanunlar…

3- Cahilî Toplumların Yakalandığı Sapkın Hastalıklar Yönünden:
Gayet açıktır ki Allah’a şirk koşan ve Allah Azze ve Celle’nin emrine aykırı olarak helal ve haram koyan/yasamada bulunan her toplumda ahlâkî hastalıklar hızla yayılır ve bir veba gibi o toplumu kuşatır. İşte en eski tarihlerden günümüze kadar yaşayan bütün cahilî toplumların ortak yönlerinden biri de bu sapkın hastalıklardır. Allah Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’de bize anlattığı kıssalarda cahilî toplumların bu sapkın hastalıklarına özellikle dikkat çekmiştir ki; İslam ümmeti olarak bizler bu hastalıklardan sakınalım. Allah Teâlâ, Nûh aleyhisselam’ın kavminde şirkin yanında yeryüzünde fitne ve fesad çıkarmayı, taşkınlık edip zulüm yapmayı; Nemrud ve Firavun toplumlarında haddi aşmanın ve zulmün en zirve boyutlarını; Yûsuf aleyhisselam’ın kıssasında Mısır toplumunda yaygın olan zina hastalığını; Şuayb aleyhisselam’ın kıssasında Eyke ve Medyen toplumlarında yayılmış bulunan ticarî haksızlıkları ve ihanetleri; Lût aleyhisselam’ın kıssasında Sedom ve Gomore halklarındaki sapkın cinsel ilişkileri, homoseksüellik (ve sevicilik) hastalıklarını ve yahudi toplumlarında bulunan iftira, haksız yere masum kimseleri öldürme, faiz, hakkı gizleyerek dünya menfaati karşılığında satmak ve daha pek çok hastalıkları bizlere arzetmiştir. Tabii ki pek çok cahilî toplumda bu ve benzeri hastalıkların hepsi veya birçoğu bir anda bulunmaktaydı. Bazen de bu hastalıklar sıhhat telakki edilmekte ve gayet normal karşılanmaktaydı. Nitekim cahilî arap toplumlarında içki, kumar, zina, faiz ve benzeri hastalıklar gayet normal ve yapılması gerekli fiiller kabul edilirdi. Örnek olarak zinayı ele alalım: Bu çirkin işin cahiliyye toplumundaki durumu hakkında Hz. Âişe validemiz şöyle buyurmaktadır: “Cahiliyye döneminde dört çeşit nikâh vardı: Birincisi: İnsanların bugünkü nikâhı şeklindeydi. İkincisi: Adam, hayızdan temizlenen hanımına derdi ki: “Falan kişiye varıp, onunla birlikte ol.” Kadının hamile olduğu belli oluncaya kadar kocası ondan uzak dururdu. Bunu da çocuğun asil (!) ve şerefli (!) olması için yapardı. Üçüncüsü: On kişiden dah az bir topluluk bir kadının yanına gider, hepsi onunla birlikte olurlardı. Çocuk olunca da, kadın çocuğu bunlardan birine ilhak eder, o da bunu kabul ederdi. Dördüncüsü: Pek çok kişi, kapılarında fahişe olduklarının alameti olarak bayrak bulunan kadınların yanına girer ve onlarla birlikte olurlardı…”(1)
Modern cahiliyye toplumlarında ise, kadim cahilî toplumların bütün sapkın hastalıkları ve ma’siyetleri âdeta bir sanat ve bilim dalı gibi geliştirilerek ve kat kat fazlasıyla arttırılarak devam ettirilmektedir. Zaten her şey göz önünde cereyan etmekte olup, fazla izaha gerek yoktur. İş o dereceye varmıştır ki, artık bu hastalıklar ferdi özgürlükler adı altında hak telakki edilip kanunlarla koruma altına alınmıştır.

4- Cahiliyye Toplumlarını Kuşatan Bid’at ve Hurafeler Yönünden:
Şu da bilinen bir husustur ki, doğru bilginin kaynağı olan vahiyden ayrılan ve hidayet rehberleri olan peygamberlerin izinden gitmeyen toplumlar; insanın en önemli tarafı olan manevi/rûhi yönü hakkında, insanoğlunun mazisi ve müstakbeli hususunda ve gaybi/metafizik âlemle ilgili olarak filozofların mitolojik felsefelerine, kâhinlerin kehanetlerine, pek çok efsane ve hurafelere mahkum olurlar. İster kadim dönemde olsun ister modern dönemde olsun ilâhî vahyin ışığından nasibi bulunmayan dünya milletlerinin karanlık halleri düşünüldüğünde, bu hakikat bütün çıplaklığıyla ortaya çıkacaktır. Hint, Çin, Afrika ve Avrupa halklarının hurafelerle ve mitolojik efsanelerle dolu tarihleri; teknik ve teknoloji alanında baş döndürücü bir ilerleme kaydetseler bile günümüzdeki halleri ortadadır. Haçın kutsallığına inanan hıristiyan milleti ile Allah’a ve peygamberlerine en kutsal kitaplarında dahi yüzlerce iftiralar atan ve kendilerine has geçmiş ve geleceğe yönelik efsaneleri bulunan yahudi milletinin bu hurafeci, efsaneci, bid’atçı ve mitolojik rûhi yapıları; çevirdikleri film ve sinemalarına dahi oldukça yoğun bir şekilde yansımıştır. Bu da onların rûhi yapılarında bulunan korkuları, hayal âlemlerini dolduran efsaneleri ve içinde bulundukları derin boşluğu göstermektedir.
Diğer taraftan peygamberlerin ümmetleri de, ilâhî mürşidleri olan peygamberlerine tam teslim olmadıkları ve onların getirdikleri ilâhî vahyin ışığı ile tam aydınlanmadıkları zaman; bu tür bid’at ve hurafelere bulaşmaları, dalâlet yollarına sapmaları kaçınılmaz olur. İslam ümmetinin içinde ortaya çıkan itikadî ve amelî bütün bid’at ve hurafelerin en önemli sebebi, Kur’an ve sahih sünnetten uzaklaşmak ve selef’i salihinin yolundan ayrılmaktır. Uyarılmış olmamıza rağmen Fars/Pers ve Bizans’ın siyasi yollarına, yahudi ve hıristiyan milletlerinin bid’at ve hurafelerle dolu olan dini sünnetlerine uymuş bulunmaktayız. Buna bir örnek verelim: Allah Teâlâ, Mısır ülkesinde Firavun’un zorba yönetiminin her türlü baskısına maruz kalan ve Allah’ın inayeti ile pek çok mucizeler görerek bu zorba yönetimin zulmünden kurtulan Beni İsrail hakkında şöyle buyurmaktadır: “İsrailoğullarını denizden geçirdik. Kendilerine ait putlara tapagelen bir topluluğa rastgeldiler. “Ey Mûsâ, onların nasıl tanrıları varsa, sen de bize böyle bir tanrı yap” dediler. “Siz gerçekten cahillik eden bir topluluksunuz” dedi.” (A’raf; 138) İşte onların ruhlarına yerleşmiş bulunan bu maddi bir varlığı kutsama meyli, daha sonraları buzağıya tapma şeklinde ortaya çıkmıştır.
Ebû Vâkıd el-Leysi dedi ki: “Biz, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte Huneyn’e doğru yola çıktık. Bir Sedir ağacının yanına geldiğimizde, dedim ki: “Ey Allah’ın peygamberi, şu ağacı bizim için «Zâtü Envât» yap. Kâfirlerin de “Zatü Envât”ı olduğu gibi…” Nitekim kâfirler silahlarını bir ağaca asarlar ve onun çevresinde ibadet için dururlardı. Bunun üzerine Peygamber aleyhisselam şöyle buyurdu: “Allahu Ekber! Muhakkak bu, aynı İsrailoğullarının Mûsâ’ya: “Onların nasıl ilahları varsa, sen de bize böyle bir ilah yap..” demeleri gibidir. Şüphesiz ki sizler, sizden öncekilerin yollarına uyacaksınız.”(2)
Daha sonraki dönemlerde, özellikle de İslam şeriatının tamamen yürürlükten kaldırılarak cahilî toplumların inşâ edildiği zemin ve zamanlarda İslam ümmeti içerisinde ortaya çıkan yatırlar, ölülerden medet ummalar, dilek taşları ve ağaçları, yatırlara kurban adamalar, mahluklar adına yemin ederek onları kutsamalar ve benzeri daha pek çok bid’at ve hurafeler; Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in verdiği haberin, ne derece uyarıcı bir doğru haber olduğunu göstermektedir. Bütün bu ve benzeri hurafe ve bid’atlerden korunmanın ve sakınmanın tek yolu, Kur’an-ı Kerim ve sahih sünnet’i seniyyeye sarılmaktır.

5- Cahilî Toplumlarda Sosyal Adaletin Fasid Olması Yönünden:
Bütün cahilî toplumlar, sosyal tabakalar ve statüleri farklı sınıflar üzerine kurulmuştur. Buna en katı sınıfsal taksim olan Hindu kast sistemi de dahildir; en modern kabul edilen fakat hakikatte dünya tarihi boyunca en vahşi ve en barbar toplumlar olan muasır Avrupa milletleri de dahildir. İkinci ve üçüncü dünya ülkeleri denilen devletlerde yaşayan toplumlar da aynı efendi kabul ettikleri batılılar gibi farklı sınıf ve statülere tâbidirler. Bir tarafta aynı toplumun obezite olacak derecede tıkınana kadar yiyen zengin fertleri; diğer tarafta yine aynı toplumun sokaklarda yatıp kalkan, bir lokma ekmek için dilencilik yapan ve karın tokluğuna ömür tüketen sürülerce müntesibleri… Bir tarafta paralarının hesabını tutmaktan ve servetlerinin miktarını bilmekten aciz dünya patronları, diğer tarafta basit haklarının dahi mücadelesini yaparken coplanan yığınlarca işçi sınıfları… Bir tarafta büyük bedenlerini gökdelenlere dahi sığdıramayan efendiler(!), öbür tarafta bir barakaya sahip olmayı canına minnet bilen siyahi köleler(!)… Servetleri, yedi milyar insanın servetine denk olan sayılı aileler… Bir takım ünvanları ve makamları sebebiyle kendilerine dokunulamayan suçlular ve suçlu olmadıkları halde müttehem kabul edilen müslümanlar! İşte sınıfsız toplumlar! İşte tek dişi kalmış medeni canavarlar!
Bütün bu ve benzeri adaletsizliklerin en önemli sebebi, en zalim iktisadi sistem olan faizli ekonomik sistemdir. Bu sistem sayesinde insanlar bencil ve menfaatperest olmuşlardır. Bunun neticesi olarak zengin fakire merhamet gözüyle bakmamış, aksine sürekli onu tahkir etmiş, küçümsemiş ve ağzı kokan köylü olarak azarlamıştır. Buna mukabil olarak fakir de zengine saygı ve hürmet göstermemiş, bilakis ona sürekli kıskanma, hased, kin ve intikam gözüyle bakmıştır. Bu da bütün dünyada ihtilallere ve karışıklıklara sebep olmuştur. Dünyadaki pek çok ihtilal ve karışıklığın sebebi şu iki kelamdır: “Ben tok olsam, başkaları acından ölse neme lazım!” Diğeri de “Rahatım için zahmet çek, sen çalış ben yiyeyim. Benden yemek, senden emekler!” Birinci kelamın öldürücü zehirinin panzehiri ve kökünü kurutup atacak olan şifa verici ilacı; İslam’ın en önemli ikinci ruknü olan zekâtın farziyeti ve tatbikidir. İkinci kelamda bulunan zakkum ağacının kökünü kesecek ve zehirli meyveleri bulunan o ağacın damarlarını kurutacak olan yegane çaresi; Allah’ın şiddetle yasakladığı ribânın haramlığı ve bu yasağa uyulmasıdır.(3)

6- Cahilî Toplumun, Diğer Toplumlarla Münasebetleri Menfaat ve Düşmanlık Esası Üzere Kuruludur:
Buraya kadar saydığımız dalâletleri bünyesinde toplayan cahiliyye toplumlarının, kardeşçe ve dostâne bir şekilde bir arada yaşamalarının mümkün olmadığı açıktır. Tarih boyunca bu cahilî toplumlar, bâtıl hevesleri ve hiçbir hakka dayanmayan zalimce ihtirasları yüzünden yüz milyonlarca insanın âdeta öğütülerek yok edildiği savaşlara imza atmışlardır. Bu cahiliyye toplumları ırkçılık, milliyetçilik ve faşizm esasları üzerine kurulmuşlardır. Bunun aksine olan söylemleri tamamen yalan ve aldatmacadan ibarettir. İngiliz, Amerika, İsrail, Çin, Rusya, Fransa ve diğer batılı devletlerin sergiledikleri faşizan ve vahşi tutum ve davranışlara; acaba dünya tarihi boyunca tanık olunmuş mudur?! Hz. Nûh aleyhisselam’ın zamanından günümüze kadar yaşamış bulunan bütün cahiliyye toplumlarının karakteristik özelliklerinden biri de işte budur. Başkalarına düşmanlık etmek üzere kurulan ittifaklar… Arap cahiliyyesindeki kabilelerden tutun da günümüz muasır medeniyetleri(!) tarafından kurulmuş bulunan Birleşmiş Milletler, Nato, Avrupa Birliği, Afrika Birliği ve benzeri bütün doğu ve batı paktları bu amaçla kurulmuştur. Hepsinin tek amacı yeryüzünde büyüklenmek, kendi bayağı menfaatleri uğruna insanlığı ifsad etmek, kibir ve başkalarına üstün gelmektir. Nitekim Allah Teâlâ, cahiliyye Arapları olan Mekke müşrikleri hakkında şöyle buyurmaktadır: “Hani kâfirler kalplerinde o taassub ve kibiri yani cahiliyye taassub ve kibrini koymuşlardı. Allah ise hemen huzur ve sükûnu Rasûlü’nün ve mü’minlerin üzerine indirmişti; onlara takva sözü üzerinde sebat vermişti…” (Fetih; 26)
Hâlbuki Beni Âdem’in yaratıcısı olan Allah Teâlâ’nın insanlık âlemi için razı olduğu şey, birbirleriyle savaşan ve çeşitli ihtiraslar uğruna birbirleriyle boğuşan toplumlar olmaları değil de takvada ve hayırda birbirleriyle yarışan ve yardımlaşan toplumlar olmalarıydı. Nitekim yüce Mevlâ’mız şöyle buyurmuştu: “Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve sizi birbirinizle tanışasınız diye uluslara ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki Allah katında sizin en şerefliniz en takvalı olanınızdır. Muhakkak Allah en iyi bilendir, her şeyden haberdar olandır.” (Hucurât; 13)
Bütün bela ve musibetlerin kaynağı olan ulus devlet anlayışı ve bunun üzerine bina edilen ulus devletçikler yok olsun! Bütün hayırların kaynağı olan ümmet’i İslamiyye hayat bulsun! Amin!
Hâtime:
Son olarak makalemize, cahiliyye toplumunu ve İslam toplumunu en veciz bir şekilde tasvir eden Cafer-i Tayyar radıyallahu anhu’nun, Habeş kralı Necaşi’nin huzurunda söylemiş olduğu şu sözlerini hüsn’i hâtime yapalım:
“Ey kral! Biz cahiliyye ehli olan bir kavimdik. Putlara ibadet eder, leş yerdik. En iğrenç ve fahşa olan işleri yapar, akrabalık bağlarını koparır, komşu kabilelerin kadınlarını esir alırdık. Bizim güçlülerimiz zayıflarımızı yer bitirirdi. Biz bu halde iken Allah bize bizden bir elçi gönderdi. Onun nesebini, doğruluğunu, emanetini ve iffetini bilip tasdik ediyorduk. O bizi Allah’a davet ederek, O’nu birlememizi, O’na ibadet etmemizi, bizim ve atalarımızın O’nu bırakarak taptığımız taşları ve putları terketmemizi istedi. Bize doğru konuşmayı, emaneti edâ etmeyi, akrabalık bağını gözetmeyi, komşu ile güzel geçinmeyi, haramlardan ve kan dökmekten el çekmeyi emretti. Çirkin ve fahşa olan işleri, yalan söylemeyi, yetimin malını yemeyi ve iffetli kadınlara iftira etmeyi de bize yasakladı. Tek olan Allah’a ibadet etmeyi, O’na hiçbir ortak koşmamayı, namazı, zekâtı ve orucu -İslam’ın diğer emirlerini de sayarak- emretti. Biz de onu tasdik edip, ona iman ettik. Onun Allah’tan bize getirdiği şeylerde ona tâbi olduk. Böylece tek olan Allah’a ibadet ettik ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmadık. O’nun bize haram kıldıklarını haram kabul ettik, helal kıldığı şeyleri de helal kabul ettik. Bunun üzerine kavmimiz bize saldırarak bize işkence ettiler. Bizi dinimizden fitneye düşürüp, Allahu Teâlâ’ya ibadet etmekten vazgeçirerek tekrar putlara tapmaya ve daha önce helal kabul ettiğimiz o çirkin ve pis şeyleri helal kabul etmeye döndürmek istediler.”(4)

———————–
1. Buhari: 5127. Biz, uzun olan bu hadisi kısaltarak verdik.

2. Tirmizi: 2180; İmam Ahmed, Müsned: 5/218; Nesâi, el-Kübrâ: 11185. Tirmizi dedi ki: “Bu, Hasen Sahih bir hadistir.”

3. Bkz: Said Nursi, İctimâî Dersler: 399

4. Bkz: Ebu’l-Hasen en-Nedvi, es-Siretü’n-Nebeviyye: 132-133