Bizler, Âdem aleyhisselam’ın şahsında kendisine ilahi bir nefhadan pay biçilip daha sonra el-Hakîm olan, hikmet ve kudreti sonsuz olan Rabbimizin dilemesi ile cennete yerleştirilen ve imtihan diye isimlendirilen gerekçeden dolayı cennet nimetlerinin rahatlığından dünya denilen âlemin sıkıntı ve meşakkatlerinin ortasına gönderilen, irade nimeti ile mükerrem kılınmış Âdemoğluyuz. Belli bir süreliğine meşgul edeceğimiz şu dünya, bir takım sebeplerden dolayı cennet nimetlerinin benzerlerini tadacağımız rahatlıklarla dolu olduğu gibi cehennem zahmetlerinin ufak temsilcikleri ile de dolu olabilmektedir. Sadece nimet ve refah içersinde bir hayat sürmemiz söz konusu olmadığı gibi baştan sona hiç nefes almadan sürekli zahmet çekmemiz de mevzu bahis değildir. Bizleri yaradan Rabbimizin birçok kez değişik ifade ve hitaplarla ve tekit dolu ifadelerle “Sizi deneyeceğiz, imtihan edeceğiz, sabrınızı sınayacağız, başıboş bırakmayıp sınava tabi tutacağız” gibi buyrukları, başımıza gelen olayları hangi doğrultuda değerlendirmemiz gerektiğini gayet açık bir şekilde izah etmektedir. Yani bizler sınanmak için var edildik, imtihan için yaratıldık. Çıkarıldığımız cennet nimetlerine geçici olarak değil ebedi olarak varis kılınmak için cennetin yollarında zahmet çemberlerinden teker teker geçme gayreti içersindeyiz. Nimete mazhar olabilmek için külfete katlanmaya razı oluyoruz.

Dünya hayatının amansız bir gerçeği olan bela, musibet, sıkıntı, zahmet, meşakkat ve bütün zorluklar, farklı derece ve seviyelerde de olsa bu âlemi meşgul eden bütün insanların kapısını çalabilmektedir. Allah azze ve celle tarafından özel görevlerle vazifelendirilmiş, Allah’ın seçkin kulları olan peygamberler de bu kaideden istisna tutulmamışlardır. Bilakis onların başlarına gelen zorluk ve sıkıntılar kimi zaman diğer insanlara nazaran daha şiddetli de olabilmiştir. İç âlemlerini sarsacak son derece şiddetli ve ibretli sahnelerle karşı karşıya kalan bu yüce insanlardan kimisinin “Ya Rabbi, ne zaman yardımın?” diye feryat ettikleri bile olmuştur.

Madde nazarında her hangi bir eşyanın maruz kaldığı sarsıntılar karşısında düşmemesi için çeşitli maddi dinamiklerle tedbirler alındığı herkesçe malum olan bir durumdur. Söz konusu eşyanın değeri arttıkça onu koruyup kollamak için harekete geçirilen tedbirler de bir o kadar dikkatli ve hatta abartı sayılacak kadar ciddi olacaktır. İster farkında olalım ister gafil olalım maddi âlemde geçerli olan bu durumun aynısı manevi âlemde de geçerlidir. Kısaca imtihan diye isimlendirilen her türlü zorluk ve sıkıntı ile sarsıntılara ve depremlere maruz kalan manevi âlemimizi bu sarsıntılar karşısında koruyacak manevi dinamiklere sahip olmadığımızda başımıza gelecek felaketin boyutlarını sadece cehennem denilen alevli ateşin ışıkları ortaya çıkaracaktır. –Allah bizleri bu kötü sondan muhafaza eylesin!-

Bunca zorluk ve sıkıntıların girdabından kurtulup rahatlık ve huzurun tarif edilemez hazzına varabilmek, aşağıların karanlıklarından yukarıların aydınlık ve selametli yollarına varabilmek aklı başında olan her insanın en büyük arzusudur muhakkak. Esfel-i sâfilin’e razı olmayıp Ahsen-i takvim’e, mükerrem kılınmanın sırrına yücelmeye çalışmak her iman ehlinin en mühim tutkusudur kuşkusuz. Ne var ki, yükselmek ve yücelmek için evvela buna mani olabilecek etkenlerden kurtulmak gerekmektedir. Ayağımıza bağ olup bizi tekrar karanlık dehlizlerin diplerine çeken ne varsa hepsinden kurtulmalıyız yükselmek için. Hele de bizden olmayıp sonradan bize ilişen her şeyden hiç düşünmeden uzaklaşmalıyız yücelmek için.

İnsanlık âleminin medar-ı iftiharı olan, iki cihan güneşi Muhammed Mustafa aleyhisselam da başta hatırlattığımız zorluk ve sıkıntılar cenderesinden geçmiştir. Âlemlere rahmet olarak gönderilmesi imtihan konusunda kendisine bir ayrıcalık tanındığı manasına gelmemelidir elbette. O’nun ne tür zahmet ve meşakkatlere maruz kaldığını hüzünlü ve manevi gözyaşlarıyla anlatmaktadır bizlere siyer kitapları. Bunca dert ve kederin üstesinden geldiyse O, bunun en büyük sebebi şu manevi dinamiktir: “Şartlar ne olursa olsun Rabbin emirlerine kayıtsız ve şartsız teslimiyet.” Evet, her türlü imtihan karşısında Resul-ü Zi’şan’ın elinden tutan ilahi sırlarla bezenmiş bu hakikattir. “Rabbin emirlerine tabi olmak.”


 

Sabır gerektiren her olayda, tahammül sınırlarını zorlayan her musibette Rabbinin emirlerine daha sıkı bağlanarak yüceliyor ve yükseliyordu Peygamber Efendimiz. Bizler ise onun ümmeti olarak çoğu zaman daha ilk etapta maruz kaldığımız sarsıntılar karşısında bocalıyor ve hatta manevi dinamiklerden yoksun isek isyan ederek İblis’i kendimize güldürebiliyoruz. Baskı ve şiddete muhatap olduğunda daha da tavizsiz oluyordu Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem, hangi maddi değer önüne serilse serilsin asla davasından vazgeçmeyeceğini haykırıyordu her daim. Zorlukla karşılaştıkça Rabbinin emirlerine kulak veriyor ve bu sayede sarsıntılardan yücelerek çıkabiliyordu. Miraç da bunun adı değil miydi zaten? Sen Rabbinin emirlerine teslim olup elinden geleni yaparsan, sıkıntıların kucağından ilahi rahmetin sıcaklığına yükselir, miracı yaşarsın.


 

Modern diye adlandırılan bereketsiz zamanların biz Müslümanları da zorluk ve sıkıntılarla karşı karşıya kalmaktayız ve kalacağız da. Bu girdaplardan kurtulup yücelmek ve yükselmek istiyorsak şayet, miracı yaşayıp ilahi lütufları temaşa etmek istiyorsak evvela bizi ayakta tutacak, sarsıntılar karşısında yıkılmaktan kurtaracak manevi dinamikleri iyi bilmemiz gerekmektedir. Miraca çıkmadan önce, öteler âlemine yücelmeden önce buna hazır hale getirilip bir çeşit manevi ameliyata tabi tutulan Peygamber Efendimizin ümmeti olarak bizler, miracı yaşamak istiyorsak yükselme ve yücelmemize engel olan her türlü bağdan kurtulmalıyız. Temiz fıtratımıza sonradan bulaşan günah isimli manevi lekelerden temizlenmenin yollarını aramalı ve her türlü meşakkat karşısında “Rabbimizin emirlerine teslimiyet gösterme” iksirini yudumlamalıyız.

Farkında olana miracdır Ramazan, uyanık kalana miracdır Kur’an, gafil olmayana miracdır zikir, fedakâr olana miracdır cihad, yiğit olana miracın en bereketlisidir gece namazı, Allah’ın azametini hissedene en kutlu miracdır kelime-i tevhit. Nasıl olmasın ki, Allah, Kur’an ile bazılarını yüceltip miraçlara layık görürken kimilerini de aynı sebepten ötürü aşağılara düçar etmektedir. Cihadı iptal edenleri zilletin girdaplarında mahkûm ederken cihadı İslam’ın zirvesi görenleri izzetin miracına yükseltmektedir. Bütün süfliliğine rağmen dünyaya gönül bağlayanları esfel-i sâfiline iterken ahiret sevdalılarını Firdevs-i a’la denilen yüce miraca buyur etmektedir. Ramazanımız miracımıza vesile olsun, Kur’anımız bizi miraçla barıştırsın! Maksadımızı yücelmenin ve yükselmenin yollarını Rabbinin izniyle beyan eden Resulullah aleyhisselam’dan daha açık kim anlatabilir? Ömer b. Hattâb radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah şu Kur’an’la bazı kavimleri yükseltir; bazılarını da alçaltır.”