Mezhep kelimesinin sözlük anlamı; fikir, takip edilen yol, tutum, görüş manalarına gelmektedir. Istılah anlamı ise; dinin inanç esaslarını veya ameli hükümlerini anlama ve yorumlama konusunda kendine özgü yaklaşımlara sahip düşünce sistemi, bu yaklaşımlar etrafında ekolleşmenin ürünü olan ilmi ve fikri birikimdir.

Yani mezhepler insan ürünüdür, dinin kendisi değildir. Mezhep, grupçuluk, kabilecilik, tarafcılık gibi İslam’ın yasakladığı bu tür yaklaşımlarla değerlendirilmemelidir. Örneğin İslam’da “Arap olanın aceme, acemin de arap olana üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır” buyuran Peygamber (s.a.v)’in ümmeti olarak bu ayrımı, bu tefrikayı getirip dini meselelerde görüş, yol manalarına gelen mezhep konusunda yaşatmaya kalkarsak cahiliye kalıntılarını üzerimizde barındırmış oluruz.

Örneğin; bir müslüman camiye gidiyor. Namaz kılarken tahiyyatta şehadet parmağını kaldırıyor. Yanındaki müslüman namazını bitiyor ve soruyor: “Sen namazda neden parmağını oynattın?” Diğeri cevap veriyor: “Ben Şafii mezhebine tabiyim.” Yanındaki müslüman cevap veriyor: “Ya ben de seni müslüman sanmıştım.”

Müslümanlar arasında bu tür diyaloglar geçebiliyorsa mezhep algımızı sorgulamak gerekiyor.

Fıkhi mezheplere baktığımızda, imamların hiçbirinin mezhep kurma iddiası ile ortaya çıkmadıklarını görüyoruz.

Beşerin olduğu yerde mutlaka farklılaşma olacaktır. Müslümanlar da beşer olduğuna göre bu kaçınılmazdır. Ancak bu farklılaşmanın, günümüzdeki durumu yani birbirini hor görme, tekfir etme, fırkalaşma gibi çeşitli ayrılıklara düşürmesi asla doğru değildir.  “Ve hepiniz, Allah’ın ipine sımsıkı tutunun, fırkalara ayrılmayın! Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki ni’metini hatırlayın; siz (birbirinize) düşman olmuştunuz. Sonra sizin kalplerinizin arasını birleştirdi, böylece O’nun (Allah’ın) nimeti ile kardeşler oldunuz. Ve siz ateşten bir çukurun kenarında iken sizi ondan kurtardı. İşte Allah, âyetlerini size böyle açıklıyor. Umulur ki böylece siz hidayete erersiniz.” (Âl-i İmran, 103)

Mezheplerin en büyük sorunu olan taassub, sonraki nesillerde ortaya çıkmıştır. Zamanla mezhepler sanki dinmiş gibi algılanmaya başlamıştır.
Dinde farklılık meydana getirecek cinsten ayrılıklar zaten mezhep diye adlandırılmamalıdır. Bunlar başlı başına dindirler. Örneğin; Nusayrilik, Dürzilik gibi.

Ancak fıkıhta mezhepçilik yapmak, yani fıkhi ayrılıklar biz de, birbirimizi sevmeyi, iyiliği emredip kötülükten nehyetmeyi engelliyorsa orada durup düşünmek gerekir. Futbol fanatizmi gibi mezhepçilik yapmak, taraftar toplamak, taraf olmak, ne inandığımız dinde ne de mezhep imamlarının örnekliğinde görülmüş bir davranış değildir.

Çocukluk yıllarımızda, yaz döneminde gittiğimiz kurslarda, dört mezhepten bahsedilip, “Biz Hanefi mezhebindeniz. Diğer mezhepler yani Şafii, Hanbeli ve Maliki, hak mezheplerdir.” diye öğrenmiştik. Ancak “Şafii bir imamın arkasında namaz kılınmaz. Namaz tekrar iade edilmeli”yi nereden öğrendik? Beytullah’a gidip “Bunlar Hanbeli mezhebine mensub, arkasında namaz kılınmaz” demeyi nereden öğrendik?

Aynı dine, aynı kitaba, aynı peygambere inanıp, aynı ezanla cemaat olup namaz kılamazsak, küffara karşı nasıl birlik oluruz? Küffar bizim bu tefrikalarımızı kullanmaz mı? Şeytan bizim bu halimize keyiflenip gülmez mi? Acaba mezhep imamları, bizi namazda dahi cemaat olmamıza engel olan fıkhi farklılıkları nereden aldılar, nereden topladılar da biz böyle ayrılığa düştük?

Mezhep imamlarımızın hayatlarına baktığımızda, ömürlerini deve ve at sırtında yollar katederek Ashabı Kiram’dan tek tek hadis toplamakla geçirdiler. Kimi Peygamber şehri Medine’den hiç ayrılmadı, kimi zindanlara atıldı, kimi sürgünler yedi. Aynı din, aynı kitap, aynı peygamber uğruna feda edilen birer ömür yaşadılar. Onlar, tek olan İslam yolunda birleştiler. Adları, alimler, salihler, şehitler olarak tarihe geçti.

Bizler de ömürlerimizi Hanefi taraftarları, Şafii ya da Maliki taraftarları olarak değil, onların yolunu takip ederek İslam’ın taraftarları olarak ölmeliyiz.

“Muhakkak ki ben müslümanlardanım, diyerek salih amel işleyen ve Allah’a çağıran kimseden daha güzel sözlü kim vardır?” (Fussilet, 33)

Mezhep imamlarının birbirleri hakkındaki sözlerine bakalım.

İmam Şafii, Ahmed b. Hanbel hakkında şunları söylemiştir: “Bağdat’tan ayrıldığım zaman, orada Ahmed b. Hanbel’den daha alim, daha fakih, haramlardan ve şüphelilerden kaçan kimseyi bırakmadım.”

Aynı zamanda İmam Şafii, İmam Malik’ten, Medine’de hadis ilmi ve fıkıh ilmi almıştır. İmam Şafii, İmam Malik hakkında şunları söylemiştir: “Malik, Allahu Teala’nın, tabiinden sonra kullarına karşı hüccet olarak gönderdiği bir insandır.”

Görüldüğü gibi her biri, diğeri hakkında, ilmindeki üstünlüğünü övmüştür.

Mezhep imamları İslami meselelerde değil, uygulanış şekillerinde ayrılığa düşmüşlerdir. Örneğin; abdest alınırken baş meshedilir mi? Başın neresi, ne kadarı meshedilir? Yani meshin tarzı ve miktarında ihtilaf etmişlerdir. Ayrılıkları, görüş farklılıkları ancak bu kadardır.

İmam Malik şöyle demiştir: “Ben bir beşerim. Bazen hata bazen de isabet ederim. Bu sebeple benim rey ve içtihadımı inceleyiniz. Kitap ve sünnete uygun bulursanız kabul ediniz, bulmazsanız reddediniz.”

İmam Şafii şöyle demiştir: “Benim söylediğim bir söz, Allah’ın Rasulü’nden gelen bir hadise aykırı olursa, sözümü duvara çarpın.”

Mezhep imamlarımızı takip etmemizin, onlara tabi olmamızın sebebi, bizleri Kuran ve sünnete götürmesindendir. Bunun dışında ne ırkları, ne birbirlerine olan üstünlükleri, onların takipçileri olmamıza sebep değildir.

“Dinlerini parça parça edenler, bölük bölük olanlar yok mu? Senin onlarla hiçbir alakan yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra O, ne yapmakta idiklerini kendilerine haber verecektir.” (En’am, 159)

“Allah’ım kalplerimizi birleştir, aramızı ıslah et, bize kurtuluş yollarını göster, bizi karanlıklardan aydınlığa çıkar, bizi her türlü çirkinliklerden, açığından ve gizlisinden uzaklaştırır. Bize, kulaklarımızı, gözlerimizi, kalplerimizi, eşlerimizi ve neslimizi mübarek eyle. Tövbelerimizi kabul eyle. Şüphesiz ki Sen tövbeleri çokça kabul edensin, çok merhametlisin. Bizi nimetlerine şükredenlerden, nimetlerinle seni övenlerden, verdiğin nimetleri kabul edenlerden eyle ve bize nimetlerinin devamını ihsan eyle…”  (Hakim, Davud 977)

Allahumme Amin..

Selam ve dua ile…