İnsanları farklı diller ve mizaçlar üzere yaratan, doğruyu bulmaları için onlara kitaplar indiren ve peygamberler gönderen Allah Teâlâ›ya hamd olsun. İlâhî rahmete nâil olan ve hidayet yoluna rehberlik eden Peygamber Efendimiz’e, onun pak âline, fedakâr ashabına ve kıyamete dek onun gösterdiği sırat’ı müstakim üzere bulunan mü’minlere salât ve selam olsun.

İmdi; İhtilâf fıkhını kavramak, meşrû olan İhtilâfı mezmûm (yerilmiş) olan tefrikadan temyiz etmek, meşrû olan İhtilâfın hikmetlerini, sebeplerini ve İhtilâf âdabını bilmek en önemli konulardan biridir. Bundan dolayı bizler de bu makalemizde bu önemli konunun bazı yönlerini aydınlatmaya gayret göstereceğiz. Bir makalede böylesi önemli bir konuyu bütün detaylarıyla açıklamak mümkün değildir. Bir nebze de olsa bu önemli konuyu aydınlatmaya muvaffak olabilirsek, kendimizi bahtiyar addederiz. Gayret bizden, tevfîk ise Allah Teâlâ’dandır.

1- Allah Teâlâ Bizlere Vahdeti Emretmiş, Tefrikadan ise Nehyetmiştir

Evvela bilinmesi gerekir ki, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’i Seniyye’de en fazla üzerinde durulan ve farklı üsluplarla sürekli vurgulanan emirlerden biri de ümmet arasında vahdetin sağlanması, İslam düşmanlrına karşı el ele ve omuz omuza verilerek birlikte hareket edilmesidir. Aynı şekilde en şiddetli tehditlerle yasaklanan hususlardan biri de ümmetin arasına tefrikanın girmesi, İslam düşmanlarının karşısında bölük pörçük bir vaziyette İhtilâfa düşülmesidir. Ezcümle; bu konudaki pek çok ayet’i kerimeden birkaçı şöyledir:

“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve sakın ayrılığa düşmeyin. Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz. Allah, kalplerinizi birbirine kaynaştırdı da O’nun nimetiyle kardeşler oldunuz. Siz, bir ateş çukurunun kenarında idiniz. Allah sizi ondan kurtardı. İşte Allah, ayetlerini  size böyle açıklar ki, hidayete eresiniz.” (Âl-i İmrân; 103)

“Şüphesiz ki dinlerini bölüp parçalayan ve fırkalara ayrılanlarla artık senin bir alâkan kalmamıştır. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra Allah, yaptıklarını onlara bildirecektir.” (En’âm; 159)

“Şüphesiz ki tek bir ümmet olarak ümmetiniz işte budur. Ben de Rabbinizim. O halde Benden korkun. Ne var ki onlar mes’elelerini (dinlerini) aralarında parça parça ettiler. Her fırka kendindeki ile sevinir oldu.” (Mü’minûn; 52,53)

“Allah “Dini ayakta tutun, onda ayrılığa düşmeyin” diye, Nûh’a emrettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Mûsâ’ya ve İsa’ya emrettiğimizi sizin için de dinden bir şeriat kıldı… Onlar, ancak kendilerine ilim geldikten sonra, sırf aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler…” (Şûrâ; 13,14)

Pek çok hadis’i şerifte tefrika nehyedilmiş olup, vahdet, ülfet ve cemaati iltizâm etmek emredilmiştir. Nitekim Ebû Hureyre radıyallâhu anhu’nun rivayet etmiş olduğu hadis’i şerifte Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ sizin için üç şeye razı olmakta olup, üç şeye de kızmaktadır. Yalnız O’na ibadet ederek, hiçbir şeyi O’na ortak koşmamanıza; hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılıp, ayrılığa düşmemenize ve Allah’ın size yönetici kıldığı kimselere karşı samimi ve nasihatçi olmanıza razı olmuştur. Sizin hakkınızda üç şeye de gazap etmektedir: Kîlû kâle (dedikoduya), çokça (gereksiz) soru sormaya ve malı zayi etmeye de kızmaktadır.” (1)

2- İhtilâf ve Tefrika Muhakkak Vâkî Olacaktır

Ancak bütün bu uyarılara, emirlere ve sakındırmalara rağmen İhtilâf ve tefrikanın vâkî olması, insanlık âleminin bir vakıâsıdır. Cennet ve cehennemin yaratılmış olması, İhtilâf ve tefrikanın vâkî olacağının en büyük işareti ve kanıtıdır. Bundan kaçış mümkün değildir. Çünkü bu iki yerin de dolacağı ezelde karara bağlanmıştır. Artık bize düşen ilâhî rahmete nâil olmak, cehennem ehli olan tefrikaya düşenlerden olmamak için gayret göstermektir. Bu da ancak Allah’ın ipi olan Kur’an ve Sünnet’e sımsıkı sarılmakla ve böylece yükseklere doğru yücelerek esfel’i sâfilîne düşmekten kurtulmakla mümkün olabilir.

İhtilâf ve tefrikanın muhakkak vâkî olacağını gösteren ayet’i kerimelerden biri şöyledir: “Eğer Rabbin dileseydi, insanları tek bir ümmet kılardı. Fakat Rabbinin merhamet ettiği müstesnâ, onlar İhtilâf etmeye devam edeceklerdir. Zaten onları bunun için yarattı. Rabbinin: “Şüphesiz Ben, cehennemi bütün cin ve insanlardan dolduracağım” sözü (hükmü) tamamlanmıştır.” (Hûd; 118,119)

Ayet’i kerimenin açık bir şekilde ifade ettiği üzere insanlar iki kısımdır: Birinci kısım, haktan ayrılan ve peygamberlere itaat etmeyen İhtilâf ve tefrika ehlidir ki; bunlar insanların çoğunluğunu teşkil etmektedirler. İkinci kısım ise, rahmet ehli olanlardır ki; bunlar hakka tâbi olan ve peygamberlere itaat edenlerdir. Bunlar İhtilâf ve tefrikadan uzak durmuş, ülfet ve vahdeti esas almışlardır. Çünkü bunların tamamı bütün peygamberlerin dini olan tevhid dinine intisab ederek, tek bir ümmeti teşkil etmişler ve tek olan âlemlerin Rabbine ibadet etmişlerdir.

Katade dedi ki: “Allah’ın rahmetine ehil olanlar, farklı ülkelerde yaşasalar bile cemaat ehlidirler. Allah’a isyan edenler ise, aynı ülkede ve hepsi bir yerde yaşasalar bile tefrika ehlidirler.” Hasan el-Basri de ayet’i kerimenin “Zaten onları bunun için yarattı…” bölümü hakkında şöyle demektedir: “Zaten onları İhtilâf (ve tefrika) için yarattı.” Diğer bir rivayette ise şöyle demektedir: “İnsanlar farklı dinlere tâbi olarak İhtilâfa düşmüşlerdir.” “Fakat Rabbinin merhamet ettikleri müstesnâ…” Rabbinin merhamet ettikleri İhtilâfa düşmemişlerdir. Hasan el-Basri’ye: “Zaten onları bunun için yarattı” ne demektir?” denildi; o da şöyle cevap verdi: “Şunları cenneti için, bunları da ateşi için yaratmıştır. Şunları rahmeti için, bunları da azabı için yaratmıştır.” İmam Malik de bu ayet hakkında şöyle demiştir: “Bir grup cennette, diğer bir grup da ateşte olacaktır.” İbni Cerir et-Taberi, Ebû Ubeyde ve el-Ferrâ da bu görüşü benimsemişlerdir. (2)

İhtilâf ve tefrikanın muhakkak vâkî olacağını beyan eden bir hadis’i şerif de şöyledir: Ebû Hureyre radıyallâhu anhu dedi ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Muhakkak ki Yahudiler yetmiş bir fırkaya bölündüler; Hıristiyanlar ise yetmiş iki fırkaya bölündüler; benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya bölünecektir. Bir fırka hariç hepsi de ateşte olacaklardır.” Dediler ki: “Bunlar kimlerdir ey Allah’ın elçisi?” Şöyle buyurdu: “Benim ve ashabımın üzerinde bulunduğumuz yol üzerinde olanlardır.” (3)
Bu hadis’i şerifte beyan edilen İhtilâf ve tefrika ehli, “ehli kıble” içerisinde yer alıp, “bid’at ve hevâ ehli” olan tâifelerdir. Bunlar Sünnet’i Seniyye ve ashab’ı kirâmın yolunu değiştiren, nebevî minhâcı terkeden ve hevâlarına tâbi olarak bid’atlere sapan fırkalardır. Fırkâ’i nâciye ise; Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’i Seniyye’yi ashab’ı kirâm gibi fehmeden ve nebevî minhâc üzere hareket eden “Ehli Sünnet ve’l-cemâat”tir.

3- Meşrû Olan İhtilaf ve Mezmûm/Yerilmiş Olan Tefrika

Bilinmelidir ki her İhtilâf mezmûm değildir. İhtlafın meşrû olan bir kısmı da bulunmaktadır. İhtlafın kısımlarını ve her bir kısmın hükmünü ve derecesini bilmek gerekir ki; mezmûm olan İhtilâftan sakınılabilsin ve meşrû olan İhtilâfın âdabına riayet edilebilsin. Biz İhtilâfın kısımlarını ve her bir kısmın hükmünü daha önceki makalelerimizden birinde tafsilatlı anlattığımızdan dolayı burada özetle aktaracağız:

a) Dinin aslında İhtilâf ve tefrikaya düşmek: Hak dinden ayrılan Yahudi, Hıristiyan ve mecusilerin İhtilâfı gibi… Günümüzdeki komünist/sosyalist, kapitalist/liberal, laik ve demokratların İhtilâfı da bu kâbildendir. Bu kısımda ilâhî vahye dayanan İslam’ın dışında kalan her türlü din ve sistem küfürdür. Zaruriyyat’ı diniyye’den olan bir hükmü inkar eden tâifeler de bu kabildendir.

b) Dinin aslında tefrikaya düşmeden, zarûriyyat’ı diniyyeden birini inkâr etmeden itikadî konularda meydana gelen İhtilâf: Bu kısımda Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ve ashabının yolu üzerinde bulunan, Kur’an-ı Kerim ve sahih sünneti yegâne kaynak kabul eden Ehli Sünnet ve’l-cemâat, ehl’i necât olup; Kur’an ve Sünnet’in itikadî esaslarını hevâlarına uygun bir şekilde te’vil ve tahrif ederek bid’atlere saplanan Mu’tezile, Hariciyye, Mürcîe, Cebriyye, Kaderiyye, Şîa ve benzeri tâifeler de dalâlet ehli olan bid’at ve hevâ ehlidirler.

c) Kalplerde kin ve nefret tohumlarını eken, Müslümanların birbirlerine düşmanlık etmelerine sebep olan her türlü İhtilâf da mezmûm ve haramdır. Hased, kin, öfke, kibir ve kendini beğenme gibi hastalıkların kaynaklık ettiği böyle bir İhtilâf; İslam ümmeti için en zararlı olan tefrika çeşitlerinden biridir.

d) Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’i Seniyye’deki naslarla hükmü beyan edilmiş olan konularda, makul bir mazeret ve meşrû bir gerekçe olmadan naslara aykırı bir görüş ortaya koymak da mezmûm İhtilâf türlerindendir. Allah’a hamdolsun ki, Ehli Sünnet ve’l-cemâatin imamları böyle bir İhtilâftan korunmuşlardır. Mezheb imamlarımızın yer yer Kur’an ve Sünnet’teki naslara aykırı olan fetvâlarında muhakkak makul bir mazeret ya da meşrû bir gerekçeleri bulunmaktadır. Bundan dolayı da onların her biri sünnete ve delile tâbi olmaya teşvik etmiştir. Nitekim İmam Ebû Hanife şöyle demiştir: “Bu benim görüşümdür. Bu, benim bilebildiğim en güzel ve en doğru görüştür. Her kim bundan daha hayırlı ve daha doğru bir görüş getirirse, ondan o görüşü kabul ederiz.” İmam Malik şöyle demiştir: “Şüphesiz ki ben görüşümde isabet de eden hata da yapabilen bir beşerim. Bundan dolayı benim görüşlerimi Kitab ve Sünnet’e arzedin.” İmam Şafiî şöyle demiştir: “Benim görüşüme muârız bir hadis size ulaştığı zaman, benim görüşümü duvara çalıp hadisi esas alınız. Çünkü benim mezhebim hadistir.” İmam Ahmed şöyle demektedir: “Dininde (masum olmayan) adamları taklid etme. Çünkü onlar hata etmekten korunmuş değillerdir.” Bir adam, İmam Şafiî’ye bir mes’ele sorar. İmam Şafiî ona şöyle diyerek fetvâ verir: “Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu.» Bunun üzerine adam: “Ebû Abdullah! Senin görüşün de bu hadise uygun mudur?” deyince; İmam Şafiî şöyle cevap verir: “Sen benim üzerimde zünnar mı gördün? Sen beni kiliseden çıkarken mi gördün? Ben sana Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu diyorum, sen ise bana: «Senin görüşün nedir?» diyorsun. Ben, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’den bir hadis rivayet edip, ona aykırı bir görüş ortaya koyabilir miyim?!”

e) Naslarda hükmü açık bir şekilde beyan edilmemiş olan konularda ve ictihadî olan mes’elelerde İhtilâf mezmûm olmayıp, meşrûdur. İctihad meşrû olunca, İhtilâf da meşrû olmuş olur. Çünkü ictihadın bulunduğu yerde, muhakkak İhtilâf da olur. İşte bu alana giren konular hakkında şöyle demişlerdir: «Ashab’ı kirâmın icma’ı kat’i bir hüccet, İhtilâfları da genişlik ortaya koyan bir rahmettir.” Yine bu alanla ilgili olarak “Ümmetimin İhtilâfı rahmettir” hadisi rivayet edilmiştir. Bu hadis isnadı açısından zayıf görülse de manası doğru kabul edilmiştir.

4- Selef’i Salihîn Arasında da Bu Türden İhtilâf Vâkî Olmuştur

Kur’an ve Sünnet’e ittibâ hususunda en hassas olan ve ilmî bakımdan en tekellüfsüz bulunan ashab’ı kirâm ve iyilikle onlara tâbi olan tâbiîn neslinin ileri gelen âlimleri, hakkında nass bulunmayan konularda veya sabit olan bir nassı anlamada İhtilâf etmişlerdir. Hatta Peygamber Efendimiz’in döneminde de sahabe arasında bu farklı anlama İhtilâfı meydana gelmiş, Efendimiz iki taraftan hiçbirini kınamamıştır. Beni Kurayza üzerine gidileceği esnada Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Sizden her biriniz ikindi namazını ancak Kurayzaoğullarına vardığı zaman kılsın.” Ashab yoldayken ikindi vakti girer. Onlardan bazıları hadisin zâhirine bakarak ikindi namazını kılmazlar. Hatta bazıları ancak yatsıdan sonra ikindi namazını kılabilirler. Fakat diğer bazıları: “Onun maksadı bu değildi. Asıl maksadı en hızlı bir şekilde Beni Kurayza diyarına varmamızı sağlamaktı” diyerek; yolda ikindi namazını kılarlar. Peygamber Efendimiz iki gruptan hiçbirini kınayıp ayıplamaz.” (4)

Bu konudaki en meşhur örneklerden biri de Hz. Dâvûd ile Hz. Süleyman’ın hüküm verme olayıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Dâvûd’u ve Süleyman’ı da hatırla. Hani o ikisi kavmin koyunlarının içine girdikleri ekin tarlası hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların hükümlerine şahitlerdik. Biz bunun hükmünü Süleyman’ın anlamasını sağladık. Onların her birine hüküm verme yeteneği ve ilim verdik.” (Enbiyâ; 78,79) Görüldüğü gibi Allah Teâlâ, bir konu hakkında farklı iki hüküm vermelerine rağmen ikisini de hüküm verme yeteneği ve ilim sahibi olmakla nitelemiş ve en doğru hükmün Süleyman’ın verdiği hüküm olduğunu bildirmiştir.

Ashab’ı kirâm arasında İslam’ın temel esasları ve açık bir şekilde Kur’an ve Sünnet nasları ile belirlenmiş olan hususlarda İhtilâf yoktu. Onlardan birisi bir hadis’i şerifi duymadığından dolayı bir konuda ictihâd ederek bir görüşe varmış olsa, daha sonra hadis’i şerifi duyduğu zaman hemen görüşünü terkederek Sünnet’i Seniyye’nin gereğini benimserdi.

Onlar ancak bazı nasları anlama hususunda İhtilâf etmiş ve nass olmayan konularda ictihad ederek farklı görüşlere sahip olmuşlardır. Ya da bir konuyla ilgili vârid olan nassı duymadıklarından ötürü o konuda genel ve umûm ifade eden naslara ve genel kaidelere göre bir hükme varmışlardır. Görüşleri hususunda müteassıp olmadıkları ve sadece hakka tarafgir oldukları için de o konudaki nassı duyar duymaz görüşlerini değiştirmişlerdir.

Ashab’ı kirâm fethedilen yerlerde değişik şehirlere yerleşmiş ve oralarda ilim adamı yetiştirmişlerdir. Kimileri Hicaz’da kalmış, kimileri de Şam’a yerleşmişlerdir. Diğer bazıları Kûfe ve Basra’da ikamet etmiş, bazıları da Yemen’de ikamet etmişlerdir. Onlardan ilim öğrenen tâbiîn neslinin önde gelen ilim adamları da, ilmî menhec hususunda onların yolunu takip etmiş ve talebelerini de aynı menhec üzere yetiştirmişlerdir. Hadis’i şerifin nassı ile tafdil edilen ümmetin en faziletli ilk üç asrında âlimler aynı menheci takip etmiş ve sadece hakka tarafgir olmuşlardır. Asla kendi görüşlerine veya masum olmayan kişilerin görüşlerine taassub göstermemişlerdir. Bu konuda ilk üç asırda yaşayan âlimlerden pek çok kayıt vardır. Ezcümle:
İmam Malik şöyle demektedir: “Kabr’i şerifin sahibi (olan Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem) hariç her kişinin görüşü alınabilir de reddedilebilir de…” İmam Ebû Hanife’nin en büyük talebesi olan İmam Ebû Yûsuf, İmam Malik ile görüşerek sâ’ın miktarı hususunda Hicaz ehlinin delillerini işitince, sâ’ın miktarı konusunda Kûfe ehlinin ve hocası Ebû Hanife’nin görüşünü terkederek Medine ehlinin görüşünü benimser ve şöyle der: “Şayet bizim hocamız da (Ebû Hanife de) bizim duyduğumuzu duymuş olsaydı, o da görüşünü değiştirirdi.”

İmam Şafiî, İmam Ahmed’e şöyle der: “Sizler sahih hadisleri bizden daha iyi bilmektesiniz; sahih bir hadis oluğu zaman bize bildiriniz ki, onu benimseyelim. Bu hadisin Kûfe ehli veya Basra ehli ya da Şam ehli tarafından rivayet edilmiş olması fark etmez.”

İşte bu, ashab’ı kirâmın menhecinin aynısıdır. Nitekim Meymûn b. Mihrân radıyallâhu anhu şöyle demektedir: “Ebû Bekir radıyallâhu anhu’ya davacılar geldiği zaman, önce Allah’ın Kitab’ına bakardı. Şayet onların arasında vereceği hükmü onda bulursa, onunla hüküm verirdi. Eğer o konuda Kitab’ta hüküm yoksa ve o da bu hususta Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’den bir sünnet biliyorsa, onunla hüküm verirdi. Şayet bunu da bulamazsa çıkar müslümanlara sorarak şöyle derdi: “Bana şöyle şöyle bir konu geldi; bu konuda Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in bir hüküm verdiğini bileniniz var mı?” Bazen ona birkaç kişi gelir ve hepsi de o konuda Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in bir hüküm verdiğini zikrederlerdi. Bunun üzerine Ebû Bekir de şöyle derdi: “Aramızda Peygamber’imizin sünnetini hıfzeden kimseleri var eden Allah Teâlâ’ya hamdolsun.” Şayet o konuda Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in bir sünnetini bulmaktan da âciz kalırsa, insanların önde gelenlerini ve seçkinlerini toplayarak onlara danışırdı. Eğer onlar bir görüş üzere ittifak ederlerse, onunla hüküm verirdi.” (5)

Kadı Şürayh dedi ki: Ömer b. Hattab radıyallâhu anhu bana şöyle yazdı: “Şayet sana, hükmü Allah›ın Kitab’ında bulunan bir konu gelirse; onunla hüküm ver ve kimsenin görüşü seni ondan alıkoymasın. Şayet sana, hükmü Allah›ın Kitab’ında bulunmayan bir konu gelirse; Rasûlullah’ın Sünnet’ine bak ve onunla hüküm ver. Eğer sana, hükmü Allah’ın Kitab’ında da Rasûlullah’ın Sünnet’inde de bulunmayan ve senden önce hiç kimsenin hakkında konuşmadığı bir konu gelirse; şu iki durumdan birini seç: Ya o konu hakkında görüşünle ictihâd ederek onunla hüküm ver ya da hüküm vermekten sakın. Ben, o konu hakkında hüküm vermemeni senin için daha hayırlı görmekteyim.” (6)

Hz. Ali radıyallâhu anhu’nun şu altın sözü ne kadar değerlidir: “Adamları(n değerini) hak ile (hakka yakınlıkları ile) bil. Yoksa hakkı adamlar ile bilme (filan söylüyorsa veya falan yapıyorsa haktır deme). Hakkı bil ki, hak ehlini de bilesin.” (7)

5- Âlimlere İttibâ Övülmüş, Taassub ise Yerilmiştir

Hicrî 4. yüzyılın başına kadar âlimler bu menheci takip ettiler. Herhangi bir âlime veya herhangi bir mezhebe taassub göstermiyorlardı. Nitekim İmam Ebû Hanife’nin talebeleri olan İmam Ebû Yûsuf, İmam Muhammed ve İmam Züfer’in ona muhalefet ettikleri yerler neredeyse ona muvafakat ettikleri yerler kadardır. Çünkü onlar delillere bakan âlimlerdi. Delilin kuvvetine göre tercihte bulunuyorlardı. Aynı durum İmam Malik’in talebeleri, İmam Şafiî’nin ve İmam Ahmed’in talebeleri için de geçerlidir. Ümmetin en hayırlı asırları olan ilk üç asırdaki diğer müctehid ve âlimlerin hali de bu şekildeydi. Müslüman halk da kendi şehirlerinde bulunan ve fetvâ verme ehliyetine sahip olan müctehid ve âlimlere dinleri hususunda fetvâ soruyor; onların Kur’an, Sünnet ve kendilerinden önceki müctehidlerin fetvâlarına bakarak verdikleri fetvâlarla amel ediyorlardı. Müslümanlar arasında taassub ve tarafgirlik yoktu. Ehli Sünnet ve’l-Cemâat’in genel hali bu şekildeydi. Taassub ve cahiliyye tarafgirliği gibi bir tarafgirlik, Kur’an ve Sünnet’in menhecini ve selef’i salihinin dini anlama ve yaşama, ilim ve amel hususundaki yolunu terkeden bid’at ehli arasında yaygındı. Ehli Sünnet ve’l-Cemâat olan İslam toplumu, Peygamber Efendimiz’e ve ashab’ı kirâmın hepsine tarafgirlik, muhabbet ve ihtiram gösterirken; Şîa tâifesi sadece bazı sahabelere tarafgirlik göstererek diğerlerini tefsik hatta tekfir etmekteydiler. Aynı şey Hariciler ve daha sonraları Mu’tezile mezhebi için de geçerlidir. Bid’at ve dalâlete sapan her fırka muhakkak Sünnet’in bir bölümünü reddetmiş ve ashab’ı kirâmdan bazılarına tarafgirlik ismi altında diğer bazılarını tezyif etmiştir. Böylece kişilere taassub ve mezhebî fanatizm Müslümanları sürekli bölüp parçalamış ve düşmanlarına karşı onları zayıflatmıştır. Hâlbuki Müslümanların sadece hakka tarafgirlik etmeleri, Kur’an, Sünnet ve selef’i salihin etrafında birleşmeleri gerekirdi.
Teessüfle belirtmek gerekir ki, bid’at ve dalâlet ehlinde bulunan bu cahilî taassub ve tarafgirlik hicri 4. yüzyıldan sonra Ehli Sünnet ve’l-Cemâat’in bir kısmına da sirâyet etmiştir. Taassub bazı zamanlarda o kadar ilerlemiştir ki, Mescid-i Haram ve Şam’daki Emevi Camii gibi büyük mescidlerde dört mezhebin müntesiblerine ait ayrı ayrı mihrab ve minber konulmuştur. Cemaat ve Cum’a namazları ayrı ayrı kılınmıştır. Muhalif mezhebe mensup bir imamın arkasında namaz kılınıp kılınmayacağı ve muhalif mezheb müntesibleri ile evlenilip evlenilemeyeceği dâhi bazı kesimlerce tartışılmıştır. İnsaf sahibi âlimler bütün bu çirkin ve İslam›a aykırı davranış ve görüşleri reddetmiş ve bu konuda eserler kaleme almışlardır.

Şunu da kaydetmek gerekir ki, ilâhî hikmet ve kaderin bir cilvesi olarak ilk üç asırda Ehli Sünnet ve’l-Cemâat çatısı altında hakkıyla İslam’ı temsil eden Müslümanlar, daha sonraki dönemlerde Hanefî, Malikî, Şafiî ve Hanbelî ve az da olsa Ehli Hadis mezheblerine tâbi olmuşlardır. Fıkhî ve amelî olarak bu mezheblere ittibâ eden Müslümanlar, itikadî açıdan İmam Ahmed b. Hanbel’in mezhebi kabul edilen Selefî, Eş’arî ve Maturidî mezheblerine intisâb etmişlerdir. Temel esaslarda bu mezhebler arasında ciddi bir fark yok gibidir. Müslümanların ittibâ ettikleri mezhebleri bu şekilde sayılı sayıda kalmasının büyük faydaları ve derin bir hikmeti bulunmaktadır. Bu mezheblerden herhangi birine Kur’an ve Sünnet mizanı çerçevesinde ittibâ etmekte bir beis yoktur. Her bir Müslümanın ittibâ ettiği mezhebin delillerini öğrenmeye gayret göstermesi gerekir. Mezhebine taassub göstermemesi ve diğer mezheb müntesibi olan kardeşlerine karşı hasmane tavır takınmaktan şiddetle kaçınması gerekir. Farklı mezheblere müntesib bulunmak Müslümanların birbirleri üzerindeki haklarını iptal edecek olursa, bu durumda ictihâdî konularda mezhebe ittibâ rahmet olmaktan çıkıp azaba dönüşmüş demektir. Allah Azze ve Celle, bütün Müslümanları akıbeti vahim böyle bir durumdan muhafaza eylesin.

Hülasa: Bu konuyu özetlemek üzere deriz ki:

Tefrika haramdır: Müslümanların birbirlerine kin duymalarına, birbirlerini yüzüstü ve yardımsız bırakmalarına, bölünüp parçalanmalarına ve düşmanlarının karşısında zayıf düşmelerine sebep olacak her türlü tefrika haramdır.

Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’i Seniyye ile hükmü belirlenmiş konularda, meşrû bir gerekçe veya makul bir mazeret bulunmaksızın Kur’an ve Sünnet’e aykırı bir görüş belirtmek haramdır. Şayet bu itikadî konularda olursa, bid’at ve dalâlet olur.

Ehli Sünnet ve’l-Cemâat imamları olan âlimlerimizin Kur’an ve Sünnet’e ittibâ noktasında herkesten daha hassas davrandıklarına hayatları şahittir. Onlardan herhangi birinin bilerek Kur’an ve Sünnet’e aykırı fetvâ verdiğini veya bir görüş belirttiğini iddia etmek çok büyük bir zulüm, iftira ve insafsızlıktır.

Bununla beraber Peygamberlerden başka hiç kimse masum değildir. Dolayısıyla imamlarımızdan herhangi birinin de masumiyetini iddia etmeyiz. Onlar görüşlerinde isabet de eden hata da yapabilen birer beşerdirler. Ancak onların ilmî yeterlilikleri ve dini sâfiyetleri, bilerek hata yapmaktan onları korumuştur. Onlar Kur’an ve Sünnet’e uygun fetvâ verebilmek için bütün güçlerini ortaya koymuş ve ictihâdda bulunmuşlardır. Çoğunlukla isabet etseler de bazı konularda da hata etmişlerdir. İsabet ettiklerinde hem ictihâd etmeleri ve hem de hakka isabet etmelerinden dolayı iki ecir almış; hata ettiklerinde de ictihâdlarından dolayı bir ecir almış ve hataları da affolunmuştur. Ancak onlar için affolunmuş olan bu hatalı görüşleri kabul edilmez. Nitekim Amr b. Âs radıyallâhu anhu’nun rivayet ettiği hadiste Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Hüküm verecek olan hâkim ictihâd edip isabet ederse, iki ecir alır. Hâkim hüküm vereceği zaman ictihâd edip hata ederse, bir ecir alır.” (8)

Her müctehidin hakka isabet etmesi ve hata yapması muhtemel olduğundan dolayı, herhangi bir müctehidin her konuda isabet ettiği düşünülemez. Bundan dolayı herhangi bir müctehidin mezhebine ittibâ eden Müslümanın onun delillerine bakması ve açık bir şekilde hata ettiği görüşlerinden sakınması en doğru olandır. Ancak Müslümanların pek çoğu delillere bakma ve inceleme yeterliliğine sahip olamadıklarından dolayı, bu konuda kendi zamanlarında yaşayan ilmî ve dini açıdan ehliyet sahibi olan âlimlere danışmalı ve onların irşadlarına göre hareket etmelidirler. Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Şayet bilmiyorsanız zikir ehline (Kitab’ı bilenlere) sorunuz.” (Nahl; 43)

Ümmet tarafından kabul görmüş imamlarımıza ve âlimlerimize muhabbet beslemek ve onlara ihtiramda bulunmak dinimizin bir parçasıdır. Bu konuda sahabe, tâbiîn ve iyilikle onların yolunu takip eden bütün âlimlerimizin ümmet›i Muhammed üzerinde bu hakkını kabul eder ve onların hepsini muhabbet ve ihtiramla yâdederiz. Allah Azze ve Celle bütün âlimlerimizden razı olsun.

————————

1. Müslim: 1715;  İmam Ahmed, Müsned: 2/327
2. Bkz: İbni Kesir Tefsiri: 3/566
3. Sahih bir hadistir. Ebû Dâvûd: 4596;  Tirmizî: 2640;  İbni Mâce: 3991;  İmam Ahmed, Müsned: 2/332;  İbni Hibban: 6247;  Hâkim, Müstedrek: 1/128
4. Bkz: Buharî: 946;  Müslim: 1770
5. Dârimi, Sünen: 163
6. Dârimi: 169
7. Câmiu Beyâni’l-İlim: 984;  Şatıbî, İ›tisâm: 2/358
8. Buharî: 7352;  Müslim: 1716