Yazıya geçmeden önce birkaç can alıcı soru ile başlamak yerinde olacaktır. İçinde yaşadığımız çağ, medyalar çağı ya da iletişim çağı olarak anılmasına rağmen insanların en büyük problemlerinden bir tanesi de iletişim problemi değil midir? Aynı şekilde, medya aracılığıyla bu kadar yoğun bir enformasyon akışına maruz kalmamıza rağmen bu durumun toplumları dünyayı daha anlamlı kılacak bir bilgi ve yorumlama düzeyine eriştirdiğini söyleyebilir miyiz? Bu soruların yazı boyunca aklımızın bir köşesinde durması gerektiği tavsiyemizin hemen ardından yeni bir soruyla yazıya başlayabiliriz.
Medya Nereye Düşer Ya da Neden Medya?
İçinde yaşadığımız dünya, özellikle 18. yüzyılda Aydınlanma olarak beliren ve gelenekle ciddi bir hesaplaşmanın sonucunda ortaya çıkan önemli bir zihniyet dönüşümüne şahit olmuştur. İnsanın kendi kendine yetebileceği düşüncesinden hareketle, sosyal, ekonomik ve iktisadi hayatın tüm belirleyenlerinin rasyonelleştiği ve aklın putlaştırıldığı bu süreç, tüm kurumlarıyla vücut bulan ve modern olarak adlandırılan yepyeni bir düzene/düzensizlik zemin hazırlamıştır. Aydın’ın(1) ifadesiyle, ilişki biçiminde sömürgecilik, ekonomide liberalizm-kapitalizm, dünyaya egemen olmada bilim ve teknoloji, yerleşim biçiminde sınai-kent olgusu, politik alanda ulus devlet, sosyal politik hayatta ise insan hakları, demokrasi ve serbest piyasa ekonomisi şeklinde kurumsallaşan bu yeni düzen/düzensizlik fikrinin en önemli köşe taşlarından bir tanesi de medya olarak karşımıza çıkmaktadır.
medya4Bu anlamda, medyanın Müslümanca bir bakış açısıyla değerlendirilmesi, hem içinde yaşanılan modern dünyanın zihinsel kodlarına nüfuz edilebilmesi hem de bu yeni düzen fikrinin medya aracılığıyla küre çapında nasıl ayartıcı bir kontrol ve denetleme mekanizmasına dönüşebildiğinin anlaşılması açısından büyük önem arz etmektedir. Öyle ki medya, bu yeni düzen fikrinin ekonomik, politik ve sosyo-kültürel ideallerinin en önemli taşıyıcısı haline gelmiş, batılı bir yaşam tarzının tüm formlarıyla kürenin her yanında pervasızca yayılmasına zemin hazırlamıştır. Birey ve toplumun ayrılmaz bir parçası haline gelen medya; aile, din, okul gibi kurumların etki ve nüfuz alanlarına da yoğun bir biçimde müdahil olarak gündelik hayatın tam da odak noktasına oturmuştur. Dünyada tek ve hâkim bir kültürün (popüler kültür, tüketim kültürü) yayılması ve tüm değerlerin hiçe sayılmasıyla sonuçlanan bu süreçte medya, kitlelerin iletişiminden ziyade kitlelerin imhasına zemin hazırlamış, sanal arkadaşlıklar, sanal ilişkiler ve sanal gerçekliklerle örülü yepyeni ilişki ağları meydana getirmiştir.
Bu bağlamda, evde, okulda, toplumsal ilişkilerde, medyanın ayartmalarıyla an be an karşı karşıya gelen Müslüman birey, aile ve topluluklar için medyanın nasıl bir bağlama oturduğu, ne ifade ettiği ve ne gibi etkilere sahip olduğunun anlaşılması zihinleri çevreleyen sis perdelerinin aralanması açısından büyük önem arz etmektedir. Medyanın mahiyeti, aile, çocuk ve toplum üzerindeki etkileri ve ortaya çıkabilecek olumsuz etkilerin bertaraf edilmesi hususu elbette ki, ciltlerce kitapta anlatılabilecek önemli bir husustur ve bu yönüyle bu yazının sınırlarını aşmaktadır. Bununla birlikte; bu yazı, Müslüman bilinci çepeçevre kuşatmış medya ağları hakkında bir farkındalık oluşturma ve medyanın ayartıcı işlevlerine karşı bir bilinç düzeyi meydana getirme niyetini içinde barındırmaktadır.
“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, kişinin imanını elinde tutmasının kor ateşi elinde tutmasından zor olacağını(2) ifade ettiği bir ahir zamandan bahsediyorsak, bu zamanın en ayartıcı ve yıkıcı unsurlarından bir tanesinin de medya olduğunu ifade etmek durumundayız.”

medya2Medyanın Gücü Ya da Gücün Medyası
Şimdi bir takım şahsiyetlerin medyanın gücüne yönelik kullandığı ilgi çekici ifadelere bir göz atalım ve onları bu ifadeleri kullanmaya iten sebeplere nüfuz etmeye çalışalım.
“Bana kitle iletişim araçları ve özellikle de televizyonları veriniz ve sonra da nasıl bir toplum istiyorsanız o toplumu tarif ediniz; çok geçmeden size öyle bir toplum oluşturayım.” (Amerikalı bir siyaset bilimci)
“Ben mermilerin vızıltısından çok gazete ve kalemlerden korkarım.” (Napolyon)
“Kamera izleyiciye yöneltilmiş bir silahtır.” (Heidegger)
“Propaganda için ayrılan bir dolar, silahlanma için ayrılan on dolardan daha faydalıdır.” (J. Carter, ABD eski başkanlarından)(3)
“Eğer dikkatli değilseniz, gazeteler sizin zulüm gören insanlardan nefret etmenizi ve zulmü uygulayan insanları sevmenizi sağlar” (Malcolm X)
1800’lü yıllardan itibaren teknolojik gelişmelerin hızlanmasıyla birlikte iletişim araçlarında da devrim niteliğinde değişiklikler meydana gelmiş ve medya küresel sermayenin ve bu sermaye çevresinde kümelenen iktidar odaklarının elinde çok çeşitli amaçlar için kullanılan bir araç haline gelmiştir. Birçok Avrupa ülkesi bu bağlamda, kitle iletişim araçlarını bir propaganda aracı olarak kullanmış ve medya yolu ile insanların zihinlerine nasıl nüfuz edilebileceğine yönelik araştırmaları desteklemiştir. Bu anlamda, iletişim süreçlerine yönelik ilk araştırmaların Amerika’da Siyaset Bilimciler tarafından gerçekleştirilmesi ve bu ilksel teorilerin propaganda faaliyetleri için neredeyse bir model oluşturmuş olması manidardır.
Bu noktada, vurgulanması gereken en önemli hususlardan bir tanesi meydanın gündem oluşturma gücüdür. Bu ise, onu iktidar odaklarının en önemli silahlarından bir tanesi olarak ayrıcalıklı bir noktaya taşır. Dolayısıyla, teknik iletişim medyasının sahip olduğu büyük güç, ‘medyanın gücü mü ya da gücün medyası mı’ sorularını gündeme getirmektedir. Bu bağlamda, medyanın çok uzun yıllar boyunca iktidar odaklarının elinde kitlelerin uyuşturucusu işlevi gördüğünü ve adeta bir kültür endüstrisi(4) gibi çalışarak küre çapında farklılıkları yok eden hâkim bir değerler sistemi ve kültürel yapı oluşturduğu netlikle ifade edilebilir.
Medyanın bu süreçteki en önemli kozu ise görselliği desteklemesidir. Görsellik ise beraberinde sadece imajların etkin olduğu yüzeyselliği, tavırların, giyim tarzlarının gündem tarafından belirlendiği bir topluma, bir gösteriş toplumuna zemin hazırlamaktadır. Bu yeni gösteriş toplumunda, elbiseler televizyonda görülen rol modelin giydiği elbiseler gibi olmalıdır!, saç kesim tarzları futbol starlarına benzemelidir! Çocuk babasıyla televizyonda gördüğü ailedeki gibi konuşmalıdır! Bu anlamda medya; televizyonlar, gazeteler, reklamlar, sinema ve diziler, moda programları ve spor programları yoluyla tedavüle sokulan yeni bir yaşam tarzının muharrik kuvveti olarak çıkar karşımıza. Yeni popülerlikler, yeni starlar ve yeni trendlerle an be an yenilenmesi ise bu yeni yaşam tarzı formatının en önemli özelliğidir. Bu ise, bitmek tükenmek bilmeyen arzulara kapılar aralamakta, kendi varoluşsal gerçekliğinden koparak suyun üzerindeki çer çöp misali oradan oraya savrulan tatminsiz, umutsuz, zeminsiz bireyler meydana getirmektedir.  Bu durumda medyanın, toplum mühendisliği olarak da anılan toplumların istenilen şekilde yönlendirilmesi olgusunun en önemli aktörü olarak ayrıcalıklı bir konumda olduğu unutulmamalıdır.

Medyatik Kültürün Amentüsü:
Tüket Mutlu Ol!
Peki, medyanın bu gücü nasıl bir kültürel formun oluşmasına sebebiyet vermektedir? Bu sorunun cevabı ise tüketim kültürüdür ve bu kültürün üyelerine sunduğu yeni amentü ise ‘tüket mutlu ol!’ dur. Ve bu yeni tüketim mantığı, bireyi içinde yaşanılan dünyanın hakikatinden soyutlayıp estetize edilmiş büyülü bir evrene, bir yokoluş evrenine itmektedir. Bu bağlamda tüketim, modern zamanlarda bir ihtiyaç olmaktan çıkartılarak, suni ihtiyaçların oluşturulması ve bu ihtiyaçların hızlı bir biçimde doyurularak yeniden aktif hale gelmesi üzerine kurulu sembolik bir endüstri olarak tanımlanabilir. İhtiyaçların yeniden aktif hale gelmesi ise durmak bilmeksizin üretilen ürünlerin yeniden satılması için elzemdir. Ünlü sosyolog Bauman(5) içinde yaşadığımız bu toplumsal yapıdan bahsederken ufuk açıcı izahlarda bulunur. Ona göre, bu tüketim toplumunun tüketicisi, bu zamana kadar görülen herhangi bir başka toplumdaki tüketicilerden tamamen farklı bir yaratıktır. Bu bağlamda, Bauman, atalarımız zamanındaki filozoflar, şairler ve ahlak hocalarının insanın yaşamak için mi çalıştığı yoksa çalışmak için mi yaşadığı sorusuna kafa yordukları gibi, bu günlerde üzerinde en çok kafa yorulduğunu duyduğumuz yeni bir ikilem olduğundan bahseder. Bu ikilem insanın yaşamak için mi tükettiği yoksa tüketebilmek için mi yaşadığı; yani yaşamak ve tüketmeyi birbirinden hala ayırabiliyor ve ayırma ihtiyacı duyuyor olup olmadığıdır.
Günümüzde, insanlar artık kendilerini tükettikleri üzerinden tanımlar hale gelmiştir. Satın alınan ürünler bir statü göstergesi haline gelmiş, toplumsal konumlar satın alınan ürünler üzerinden değerlendirilmeye başlanmıştır. Medya ise, popüler programlar ve reklam endüstrisi marifetiyle bu durumun en önemli sağlayıcısı olarak karşımızda durmaktadır.

medya1Peki, Medya Zihinlerimizi Nasıl Etkiler?
İlginç Bir Anektod: “1938 yılı Radyodan yayınlanan bir haberin tüm Amerika’yı nasıl infiale sürüklediğini gösteren ilginç bir olaya sahne olmuştur. Radyo programında, bir yayın arasında aniden haberlere geçilir ve uzaylıların Amerika’yı istila ettiği ve göktaşı yağmurunun Amerika’da birçok bölgede hayatı felç ettiğine dair haberler sunulur. Sonuç ise tam bir felakettir. Etkileyici bir radyo tiyatrosuna ait bu replikler Amerika’da tam bir infiale sebep olur. Polis, itfaiye ve ambulans telefonları kilitlenirken, binlerce insan sokaklara dökülür, kimileri araçlarıyla uzaklaşmaya çalışırken, kimileri av tüfekleriyle uzaylı avına çıkar. Programın sonunda bunun bir radyo programı olduğu ve gerçekleri yansıtmadığı defalarca ifade edilse de, bu insanları sakinleştirmeye yetmez ve bu olay uzun bir süre Amerika gündemini işgal eder.(6)”
Bu ilginç olayın hemen ardından medyanın zihinleri ne şekilde etkilediğine dair birkaç madde zikredilebilir;
Sürekli olarak edilgen bir konumda izleyen, dinleyen ve okuyan kişi, eleştirel bakışını canlı tutamadığında ve edilgenliği kabullendiğinde zamanla zihin tembelliğine kapılır.(7) Medya mesajları insanları öyle yoğun bir enformasyon yağmuru altında tutar ki, bu durum zamanla duyuş, düşünüş ve algılayış tarzlarında önemli değişikliklere yol açar. Ancak; burada vurgulanması gereken en önemli hususlardan bir tanesi de, bu dönüşümlerin kontrol dışı ve bilinçsizce meydana gelmesidir. Nereye dönerseniz hemen karşınızda duran reklamlar, evlerdeki televizyonlarda karşılaşılan yeni durumlar, sanal ortamda an be an muhatap olunan mesaj yağmurunun öncelikle bilinçaltında demirlediğini unutmamak gerekir. Bu durumun en önemli sonucu ise, kendi adına düşünemeyen, okumayan yönlendirilmeye/güdülmeye muhtaç (ama her şeye rağmen özgürce hareket ettiğini zanneden) bireylerin meydana gelmesidir.
Bireyler alışkanlıklar oluşturduklarında artık farkında olmaksızın alışmış oldukları eylemi gerçekleştirirler. Aynı tür medyanın hep aynı temsilcisini takip eden kişi, kendisine o içeriği hazırlayıp sunanların gözünden, onların açık veya örtük değer ve bakış açılarından etkilenir. Farklı bilgi kaynaklarını kullanmadığı sürece bu aynılaşmanın farkında olmadan, medya içeriğinin üreticisiyle aynı şeyleri düşünür, söyler, yapar.
Medya içeriğindeki kahramanlar, onların davranış modelleri zihinlere nakşedilmektedir. Nitekim medya içeriğinin taklidi ile toplumsal alanda meydana gelen bazı olaylar arasında ciddi paralellikler saptanmıştır. Bireylerin eleştirel düşünme yeteneklerini kaybederek büyük bir akıl tutulmasının kurbanları haline getirildiği bu süreç yeni bir kölelik biçiminin habercisidir ki, alınan emirleri hiç tereddüt etmeden yerine getirmek için adeta bir yarış verilmektedir.
Ürünü pazarlamaya çalışırken bir değer algısı da oluşturan reklamlar, bireyin mutlu olmak için neye sahip olması gerektiğini de söylemektedir.(8) Eğer bir genç X markalı bir elbiseyi giyiyorsa diğer arkadaşlarından daha önde olacaktır. Bir bayan X markalı kremi kullanıyorsa daha genç ve mutlu olacaktır. Eğer bir beyefendi X markalı ürünü kullanırsa ne olursa olsun kendini daha iyi hissedecektir. Bu bağlamda, reklamın bir ürünü mü yoksa bir değeri mi (mutluluk, huzur vs.) satma amacı güttüğü düşünülebilir. Öyleyse reklamların, bir takım değerlerle ürünler arasında özdeşim kurarak arzuların ve değerlerin sömürüsü üzerinden satış amacına ulaşmaya çalıştığını unutmamak gerekir. Salt maddi kazanımların mutluluk ve huzur için yeter şart olmadığı herkes tarafından bilinmesine rağmen bu düşler ülkesi vaadinin hülyası bilinçleri öyle kör etmiştir ki belki de daha fakir olmak pahasına bıkmadan ,usanmadan tüketen ve tükenen sözde özgür bireyler meydana gelmiştir.

Sonuç
Öncelikle tekrar hatırlatmak gerekir ki bu yazı, medyatik kuşatma olarak isimlendirdiğimiz olgunun mahiyeti ve medyanın küresel ölçekte sahip olduğu gücün anlaşılması noktasında bir giriş yazısı olma özelliği taşımaktadır. Amacı ise, bazen hiç farkına dahi varamadığımız süreçlerle evlerimizi, iş yerlerimizi, toplumsal hayatımızın her anını, hatta hayallerimizi dahi şekillendirebilme gücüne sahip medya hakkında bir bilinç düzeyi ve farkındalık oluşturmaktır.
Şunu netlikle ifade edebiliriz ki, kültürel emperyalizm insan topluluklarının sömürül-mesinin en önemli yollarından biri haline gelmiştir. Artık ülkeleri sömürmek için tank, top ve tüfeğe gerek kalmamış, zihinler üzerinden yürütülen yeni sömürü faaliyetleri ihdas edilmiştir. Geçmişte, ülkelerin toprakları, yer altı kaynakları vs. sömürülürken, artık insanların hayat kaynakları (değerler, din, ahlak, faziletler vs.) pervasızca yok edilmektedir. Bunun en önemli sağlayıcılarının bir tanesi de etkileyici dili, teknik gelişmişliği ve yaygın kullanımıyla medya olarak karşımızda durmaktadır. Bu noktada, Resulullah’tan bizlere nakledilen bir hadisi şerif üzerine yeniden düşünmek gerekmektedir. Sevban rivayet ediyor. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur. “Sizin üzerinize milletler (Müslüman olmayanlar) adeta bir yiyeceğe üşüşür (vahşi hayvanlar) gibi üşüşecekler. Orada bulunanlardan birisi şöyle dedi: Bu durum bizim azlığımızdan mı olacak? Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: Hayır! Bilakis siz çok olacaksınız. Fakat sizin çokluğunuz suyun üzerindeki çer çöp gibi olacaktır. Allah düşmanlarınızın kalbinden sizin korkunuzu sökecek de sizin kalbinizde vehn bırakacak. Orada bulunanlardan birisi şöyle dedi: Vehn nedir ya Rasulullah? Vehn dünyayı sevmek ve ölümden hoşlanmamaktır.”(9) Bu hadisi şeriften hareketle medyanın, hazları, anlık tatminleri, yüzeysel arzuları ve sayılarını artırabileceğimiz dünya sevgisine yönelik diğer birçok arzuyu ayartmasıyla birlikte, ölüm duygusundan uzaklaşmaya zemin hazırladığını (hatta ölümsüzlüğü vaat ettiğini) ve böylelikle suyun üzerindeki çer çöp misali savrulan bireyler, topluluklar meydana getirdiğini söyleyebiliriz. Bu durum, “Siz insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah’a inanırsınız.” (Âl-i İmran, 110) ayeti mucibince medyanın Müslüman muhayyile tarafından etraflıca değerlendirilip anlamlandırılması ve sakıncalarına karşı tedbirler alınması sorumluluğunu da beraberinde getirmektedir.
“Rabbimiz, unutur ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! Rabbimiz bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Rabbimiz bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme! Bizi affet, biz bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın! Kâfirler toplumuna karşı bize yardım eyle!” (Bakara, 286)

Dipnotlar ve Kaynakça ————————————————-
1. Prof. Dr. Mustafa Aydın’ın, Modernite olgusuna Müslümanca bir bakışın imkânı üzerine mülahazalarından oluşan ‘Moderniteye Dışarıdan Bakmak’ adlı kitabında burada ifade edilen kurumlar özlüce incelenmekte ve özenle işlenmektedir. Bkz. Prof. Dr. Mustafa Aydın, Moderniteye Dışarıdan Bakmak, Açılım Yayınları, İstanbul, 2009
2.  Bu hadisin tam tercümesi şöyledir: Hz. Enes anlatıyor; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: ‘İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki dininin gereklerini yerine getirme hususunda sabırlı/dirençli davranıp Müslümanca yaşayan kimse avucunda ateş tutan kimse gibi olacaktır.’ Ebu Davud, Melahim 17, (4341); Tirmizi, Tefsir, Maide, (3060); İbniMace, Fiten 21, (4014)
3. Medya’nın etkilerine yönelik bu sözler, Adnan İnaç’ın ‘Bilge Adamlar’ dergisinde yer alan ‘Medya: İmha ve İnşa Sarkacında’ adlı yazısından seçilerek alınmıştır.
4. Kültür Endüstrisi kavramı, Theodor Adorno tarafından kültürel üretimin, bir bütün olarak kapitalist ekonominin ayrılmaz bir parçası haline geldiği modern dönemleri ifade etmek için kullanılmıştır. Bu bağlamda, medyalar eğlence ve haz kültürünü pompalayan ve bu yolla pasifleşen (bilincini kaybeden) kitleler meydana getirmektedir. Detaylı Bilgi için bkz. TheodorAdorno, Kültür Endüstrisi, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012
5. ZygmuntBaumann, Küreselleşme, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2010, s.93
6. Program 1938 yılında Amerika’da Orson Wells tarafından hazırlanan ‘Dünyalar Savaşı’ adlı bir radyo uyarlamasıdır.
7. Medyayı Kavramak, Hediyetullah Aydeniz, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Aile Eğitim Programı, İstanbul, 2012, s.92
8. Aydeniz,  s.93
9. Ahmed Bin Hanbel, Müsned, 5/278