Bir gün;

Karanlık bir yolda yapayalnız kaldıysan, dara düştüysen, kanadı kırık bir kuş gibi nereye uçacağını bilmiyorsan, sıkıntılar öbek öbek üzerine yığıldıysa, güvendiğin dağlara karlar yağdıysa, ‘üzülme’ seni de bu bilinmezlikten, anafordan kurtaracak olan ‘Allâh’tır…

Kimseler olmadığında iç çekmelerin başlıyor, hevesin kursağında kalıyorsa, yollarına dikenler döşeniyor, tutunduğun dalları teker teker kırıyorlarsa, kırıldığı yerden tutacak olan ‘Allâh’tır…

Yanaklarından domur domur gözyaşların süzülüyor, gönül hücrende nice güneşlerin batıyorsa, içinin sesini gözyaşlarıyla ifâde edebiliyorsan; Unutma! Allâh, hüznün içine huzûru, iniltinin ve elemin içine de itminân-ı /rahatlığı koymuştur ve seni Allâh Rasûnün diliyle müjdeliyor demektir;

“Allâh mahzûn kalpleri sever.” (1)

O’na bağlanan, O’nun kapısında kul olan, O’na sırtını dayayan, O’na muhtâç olduğunu hisseden, ‘derdim bana derman imiş’ deyip de yola çıkan hiç kimseyi Allâh, yarı yolda bırakmamış, elimizden tutup bize yol göstermişti.

O bize yol gösterirken bizler O’ndan fersah fersah uzaklaşmış, bir köle’nin efendisinden 40 yıl kaçtığı gibi kaçmıştık O’ndan. Böyle bir Rabbe karşı o kadar mahçûbuz ki, O’nu hiç anlayamamış, paslı kalplerimizde hissedememiştik. İslâm’ın içinde yıllarca durmamıza rağmen, kur’an sayfalarında defalarca dolaşmamıza rağmen “Eleyse bikâfin abdehu/ Allâh kuluna yetmez mi!” âyetini anlayamamış, ‘Allâh’ı bulan, gayrı O’nun ötesinde her şeyi kaybetse bile yine kazanmış sayılır’ sözünü hayâtımızın niregni noktasına yerleştirememiştik.
Halbuki bizim cennet’ten içeri girinceye kadar kalplerimize o kadar çok yanlış şeyler girmiş, günah vadilerin de o kadar çok dolaşmıştık ki, yine de bizi, bize bırakmadı.

Allâh, Bizi nefsimizin kör eline terketmedi.

Ğavres isminde cesur bir kabile reisi vardı. Kimse görmeden Efendimiz Aleyhisselâm’ın yanına kadar gelerek, elindeki kılıçla Rasulûllah aleyhisselâm’a, ‘Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?’ diyordu. O esnada Allah rasulünden âdeta kâinatı titreten bir ses duyuluyor:

“Allâh!…” Ğavres’in başında omzuna kadar ağır bir darbe yemiş gibi elinde kılıç yere düşer…

İnanmış yüreklerin Allâh’tan başka sermayesi yoktur. Hiç olmamalı da. Hüzünlere de, acılara da, mutsuzluğa da kısacası hayât alanımızda ki tüm çıkmazlarımıza da dermân; Allâh azîmu’ş-şân’dır.

Zırhımızda bir delik açıldığında, temrenimiz kırıldığında, mücadeleden, ağır yaşam şartlarından bunaldığımızda, düşman kavmin alay ve istihzalarına, bizi birbirimize düşürmesine karşı da sığınağımız Allâh’dır…

O halde kardeşlerim, Allâh kendi eşiğine baş koyanların yüzlerini çiğnetmez ve mahçup etmez; yeter ki yürekten O’na yönelelim ve ‘edemem, sensiz asla edemem, tut beni’ diyelim.
Geçenler de okuyup da çok etkilendiğim sahâbe efendilerimizin arasında geçen bir olay vardı. Onu sürekli tekrâr edip, defterime de not etmiştim. Ne zaman zor ânlarım olsa bu kıssayı hatırlar kendimi zikre ve tesellî’ye bırakırım.

“Sa’d bin Ebi Vakkâs (radiyallâhu anh) anlatır:

Mescidde Osman ibn Affân’a rastladım, ona selâm verdim. Benden dolayı (beni gördüğünden) gözleri doldu, selâmıma cevap vermedi. Ömer İbn Hattâb’a gelip iki kere:

-Ey mü’minlerin emîri, İslâm’da yeni bir şey mi meydana geldi? diye sordum.

-Hayır, o da nedir? dedi.

Ben: Hayır, ancak biraz önce mescidde Osman’a rastladım, ona selâm verdim, benden (benim yüzümden) gözleri doldu, sonra benim selâmıma cevap vermedi, dedim.

Ömer (radiyallâhu anh), Hz. Osman (radiyallâhu anh)’a birini gönderip onu çağırdı ve:

– ‘Kardeşinin selâmına cevap vermekten seni alıkoyan nedir?’ diye sordu.

Hz. Osman (radiyallâhu anh): ‘Böyle bir şey yapmadım’ dedi.

O anda ben (Sa’d): ‘Hayır, yaptın’ dedim.

Sonunda o da yemîn etti, ben de yemîn ettim. Sonra Osman (radiyallâhu anh) hatırlayıp şöyle dedi:

– ‘Evet, yaptım, Allâh’tan mağfiret diler ve tevbe ederim. Şüphesiz sen, biraz önce benimle karşılaşmıştın. Ben, Allâh Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’den işitmiş olduğum bir kelimeyi kendi kendime konuşuyordum. Allah’a yemîn olsun ki onu ne zaman hatırlasam, gözüm buğulanıp kalbime bir perde geliyor.’ dedi. Sa’d (radiyallâhu anh) dedi ki:

-’Ben onu sana haber vereyim. Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bize, ilk vâki olan duâ’yı söyleyecekti ki, bir bedevi gelip onu meşgûl etti. Nihâyet Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) kalktı, ben de peşine düştüm. Ben yetişmeden evine gireceğinden korktuğumda ayağımı yere vurdum. Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) döndü ve:

’Kimdir o? Ebu İshâk mı?’ diye sordu.

Ben : Evet, ey Allâh’ın elçisi, dedim.

Ne istiyorsun? diye sordu.

Ben: Bir şey istemiyorum. Şu kadar var ki sen bize ilk duâ’yı söyleyecektin, sonra şu bedevi gelip seni meşgûl etti, dedim. Efendimiz:

– Evet, O Zünnûn’un/Yûnus peygamberin duâsıdır. O balığın karnında iken : “Senden başka hiç bir ilâh yoktur. Sen münezzehsin, doğrusu ben haksızlık edenlerdenim.” demişti.

“Hiç bir müslüman yoktur ki Rabbine hangi hususta olursa olsun bu duâ’yı yaparsa, onun isteğine hemen icâbet edilir.” (2)

Okyanusun ortasında, bir balığın karanlık bağrındasın, dev dalgalar sağdan soldan vuruyor, ölüm ise kapıda durup, hâzır ve nâzır bekliyor. Dev dalgalar, zifiri karanlık ve son nefes ölüm üçlü ittifâk ederek üzerine üzerine geliyor.

Derken ağızdan çıkan bir duâ bütün olumsuzlukları, çıkmazları, ağır yükleri değiştiriyor. Karanlığa şûlefeşân oluyor;

لَّا إِلَهَ إِلَّا أَنتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنتُ مِنَ الظَّالِمِينَ

“Ya Rabbî! Sensin İlah, Senden başka yoktur ilah. Sübhansın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin! Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabb” (3)

“Onun da duasını kabul buyurduk ve o sıkıntıdan kurtardık. “İşte Biz müminleri böyle kurtarırız.” (4)

Yûnus peygamberi dertlerinden kurtaran Allâh azze ve celle bizleri de kurtaracaktır inşaAllah.

Ey kardeşlerim! Bizler perişan keloğlan’ın, padişahın kızına tâlip olması gibi Cennet’e tâlip biçâre insanlarız. Kırık dökük hayâtımız, mahzûn çehremiz her zaman biz de mevcût olsa da çiçeklerin baharda geleceğini unutmayalım…

Dertler, hüzünler bazen üzerimize yağmur olup yağar, canımızı acıtır fakat unutmayalım ki çeşitli renklere bürünmüş gökkuşağı yağmurdan sonra çıkar.

Unutmayalım; bugün hüzün kokan dağlara, gönüllere, ömür defterimize yarın en güzel müjde damlaları dökülecektir Allâh’ın izni ile…

————————-

1 Hakîm el-Müstedrek kitâbu’r-rikâk 3273
2 Müsned-i İmâm Ahmed, Ahmed Şâkir sahih dedi.
3 Enbiyâ sûresi, 87
4 Enbiyâ sûresi, 88