Hamd, yerin ve göğün yaratıcısı olan, gücün ve kuvvetin gerçek sahibi Allah Teâlâ’yadır. O ki vaadini yerine getirendir. Salat ve selam Efendimiz, Komutanımız Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e, ailesine ve ashabına olsun.

Bizler nice zamanlar nice bedeller ödedik. Tarihsel süreci değerlendirdiğimizde hulafa-i raşidin döneminin sonlarına doğru, Emeviler, Abbasiler ve bunlardan sonra kurulan İslam devletlerinin en büyük hatalarından bir tanesi siyasi kararlar verirken zaman zaman Kur’an ve Sünnet merkezli değerlendirmeden kendilerini alıkoymalarıdır. Şunu iyi bilmek gerekir ki planlamadaki incelik, uygulamadaki ustalık ve sağlıklı bir değerlendirme, parlak bir zafer ve açık bir başarıdır… Bu yazımızda Kırım harbinin Sinop’tan Kırım’a intikaline, savaş içerisinde Viyana görüşmeleri, savaş bitiminde Paris Kongresi ve Paris Anlaşması ve bu süreç içerisinde Payitahtta ilan edilen Islahat Fermanının nasıl da kıdemli sömürücülerin kendi çıkarları uğruna dizayn edildiğine gelin hep birlikte şahitlik edelim.

Sinop katliamından sonra İngiltere ve Avrupa’nın başlıca endişesi Rusya’nın, Karadeniz’i denetim altına alması, İstanbul’u tehdit etmesi ve bu kıdemli sömürücülerin sömürgelerine giden yollarının tehlike altına girmesidir. Sinop baskınından sonra İngiliz Dışişleri Bakanı Clarendon, St. Petersburg’a gönderdiği mektubunda “Sinop Limanında tecavüze uğrayan yalnız Türk filosu değildir. Sultana ait toprakları her türlü saldırıdan korumayı üzerimize almış bulunuyoruz ve bu vaadimizi neye mal olursa olsun yerine getirme kararındayız” diyerek tepkisini göstermiş, İngiltere’nin kendi çıkarları uğruna yeryüzünde en büyük düşmanı olarak gördüğü Hilafet devletine dahi yardım edebileceğini göstermiştir. Ayrıca yine şunu da anlamaktayız ki bizler İngiltere’den savaş alanında yardım alırken “bizler gavur aklı istemezük” diyemedik. Hesaba katmadığımız şuydu ki gavurun ekmeğini yiyen gavurun kılıcını sallar.  Nihayetinde 12 Mart 1854 yılında Osmanlı Devleti, İngiltere ve Fransa ile ittifak oluşturdu.

Prof. Dr. Ali Fuat Örenç’in “Kırım Harbi Deniz Savaşları” makalesinden Kırım sürecine ve devamına bir bakalım: “Osmanlı Devleti’nin Fransa ve İngiltere’yle ittifakına karşılık Rusya, bu savaşa Ortodokslara ait kutsal bir savaş havası vermeye çalıştı. Kutsal yerler meselesinde Ortodoks haklarının çiğnendiğini ve Çar’ın bunları geri almak için silaha sarıldığı propagandası yapıldığı gibi, Balkanlar’da Rus ajanları Rumlara İstanbul’un Yunan devletine verileceğini telkin etmekteydi. Bu vaatlere kapılan Rumlar, Triyeste ve Epir’de isyan çıkardı. Yanya ve Tırhala’da Rum çetelerinin saldırıları yaşandı. Babıali, Yunanistan ile 9 Mart 1854’te siyasi münasebetlerini kesti. Rumların üzerine müttefik harekâtı düzenlendi. Yunan hükümetine ültimatom verildikten sonra Atina’nın Pire limanı işgal edildi. Ayrıca Yunanistan ablukaya alındı. Ali Fuat Paşa’nın bölgeye ulaşmasıyla da isyanlar etkisiz kaldı. Müttefik güçleri 1854 sonlarında Kırım’a ulaştı. Ancak Kırım’da başlayan mücadele umulanın aksine uzun sürdü. Müttefiklerin başlıca amacı Sivastopol’ü almaktı.” Sivastopol kısmını “İmparatorluk ve Diplomasi – Osmanlı Diplomasisinin İzinde” kitabının yazarı Prof. Dr. Namık Sinan Turan şu şekilde anlatıyor: “14 Eylül 1854’te Sivastopol’ü kuşatan müttefikler, sert kış koşulları karşısında büyük kayıplar vermişlerdi. İngilizler’in artan kayıplarının ardından Osmanlılar 3 Şubat 1855’te onların savaşa devamını sağlamak üzere 20 bin asker ve gerekli teçhizatı vermeyi kabul eden bir antlaşma yapmıştı. Mayıs 1854’ten itibaren Osmanlılar 70 bin, Fransa 50 bin, İngiltere 25 bin ve sonradan ittifaka katılan Piyemento 15 bin kişilik birliklerini Kırım’a sevk etmişlerdi. Ağır kış koşulları müttefiklerin bekledikleri hızda ilerlemelerini engelledi. 2 Mart 1855’te Çar Nikola’nın ölümü de Rusların geri adım atmasını sağlamadı.” Bunun üzerine tarihler 15 Mart 1855’i gösterdiğinde Viyana Görüşmeleri başladı. Bu görüşmelerin en dikkat çeken kısmı 19 Nisan 1855 tarihli oturumunda açıklanan şu sonuç idi: “Osmanlı Devleti Avrupa Devletleri topluluğuna dahil olacak ve bağımsızlık ve toprak bütünlüğü devletlerin ortak garantisinin altına alınacaktı. 1841 Boğazlar Sözleşmesi aynen devam edecekti. Görüşmeler 4 Haziran 1855’te hiçbir sonuç vermeden kesildi.” Görüşmeler kesildikten sonra 4 Haziran 1855’ten itibaren Kırım’da savaş birdenbire şiddetlendi. Nihayet Sivastopol’ü savunan Malakof tabyası 8 Eylül’de düşünce, müttefikler 10 Eylül’de 332 gündür kuşatma altında olan Sivastopol’e girmeyi başardılar. Bu durum İstanbul halkı tarafından çok hoş karşılandı. İstanbul halkı hep bir ağızdan “Sivastopol önünde yatar gemiler atar Nizam topunu yer gök inler” nakaratları söylendi. Netice itibariyle Sivastopol’ün düşmesiyle birlikte küresel güçlerin ilk çatışma noktası olan Kırım harbi son buluyordu.

Bu kerteden sonra Paris Kongresi akabinde de Paris Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmayı da Prof. Dr. Fahir Armaoğlu’nun 19.yy. Siyasi Tarihi kitabından belirli kesitler vererek inceleyelim: “Paris Barış Kongresi 25 Şubat 1856’da toplandı ve görüşmeler mart sonuna kadar sürdü. 34 maddelik barış antlaşması 30 Mart 1856’da imzalandı. İmzalayan devletler Fransa, İngiltere, Avusturya, Prusya, Osmanlı Devleti, Piemonte veya Sardunya ve Rusya. Kongre’de Barış Antlaşması’nın hazırlanmasında fazla tartışmalar olmadı zira barışın önemli ilkesi daha savaş sırasında tespit edilmiş ve Avusturya’nın 1 Aralık 1855 tarihli ültimatomu ile de Rusya tarafından kabul edilmişti. Antlaşmanın 7. Maddesinde, Avrupa devletlerinin adları sayıldıktan sonra saltanatı seniyyenin Avrupa hukuku umumiyesi ve cemiyeti menafinden hissedar olmağa dair olduğunu ilan ederler demek suretiyle Osmanlı Devleti’nin Avrupa devletleri topluluğunun bir üyesi olduğunu belirtiyorlardı.

Padişahın 28 Şubat 1856’da yayınladığı ferman devletlere tebliğ ediliyor ve devletler bunu memnuniyetle karşıladıklarını belirtiyorlardı. Yalnız fermanın antlaşmalarda zikredilmiş olması devletlere Osmanlı devletinin iç işlerine karışma yetkisi vermeyecekti.

Karadeniz tarafsız hale getiriliyor ve askerlikten soyutlanıyordu. Karadeniz’de savaş gemileri bulundurulmayacak ve mevcut tersaneler de yıkılacaktı.

Antlaşmanın 22. ve 27. maddeleri Eflak ve Boğdan’a aittir. Hiçbir devlet Eflak ve Boğdan’ın iç işlerine karışamayacaktı. 28. ve 29. maddeleri ise Sırbistan’a aittir. Devletlerin onayı olmadan Osmanlı Devleti, Sırbistan’a asker sevk edemeyecekti.”

Son kertede ise Islahat Fermanı’nı Prof. Dr. Namık Sinan Turan’ın İmparatorluk ve Diplomasi kitabından inceleyerek çıkarımlarda bulunmaya çalışalım. “Hattu hümayun 18 Şubat 1856 Paris Barış Antlaşması’ndan 6 hafta önce ilan edildi. Islahat Fermanı ile Osmanlı hükümeti umumun can ve mal güvenliğini, ırz ve namus güvencesini yeniden vaat ediyor; herkesin kanun önünde eşitliği ilkesi getirilerek iltizam sisteminin ve rüşvetin kaldırılmasını temin ediyordu. Gayrimüslimler bundan böyle Müslümanlar gibi fiili askerlik yapacakları. Yıllık bütçenin sıkı biçimde denetlenmesi, bankaların kurulması, ekonominin ıslahı için Avrupa sermayelerinden yararlanılması, ceza ve ticaret kanunların yapılması, müslümanlar ve gayrimüslimler arasında davalara mahsus karma mahkemeler kurulması…

Avrupalıların Türklere uygarlaştırılacak bir halk, kendilerini de uygarlık taşıyıcı misyonerler olarak gördükleri anlaşılmaktaydı. Kırım Savaşı sonunda Avusturyalı papalık elçisinin duyguları bu üsten bakışın tipik yansımasıydı: ‘Onları da uygarlaştıracağız ve ilerlememizin sırlarıyla tanıştıracağız…’ ”

Islahat Fermanı’na bakıldığında insanları her fırsatta sömüren, katleden ve günümüzde dahi insanları köleleştiren, küresel savaşların mimarı medeniyet timsali(!) pasaklı Avrupa yani Batı bizim için asla ve kat’a örnek teşkil edemez. Tanzimat da Islahat da bundan dolayıdır ki tarihin karanlık fermanları arasında yerini almıştır. Batı, İslam ümmetinin yeniden dirilemez hale geldiğini benimsetme noktasında mü’min erkek ve kadınlara psikolojik yenilgiyi yayma gayretindedir. Kendi kültürlerini dayatma ve ecdadımızın tarihini karalama ve bize kötü gösterme noktasında sistemli bir çaba harcamaktadır. Islahat Fermanı da bunun tipik bir örneğidir. Batı hayranlığının en son noktası maalesef hilafetin ilgası olmuştur. Batı hayranlığı ve batıyla iş birliği bedbaht bir durumdur. Yazımı Seyyid Kutub’un ilke edinilecek metodik bir sözüyle nihayete erdirmek kanaatindeyim, “Şeytanın atıyla cennete gidilmez.”