Numunelerinden her gün küçüklü büyüklü yüzlercesine şahit olduğumuz tüketim meselesi, artık dünyanın ortak bir sorunu haline gelmiş durumda. Özellikle son asır Allah azze ve celle’nin o geniş arzının nasıl da daracık hale getirildiğinin ve gidilecek başka hiç bir yer yokmuşçasına insanların AVM’lerde istiflenir gibi nasıl da kümelendiğinin en bariz müşahede edildiği asır oldu. Yine bu asır, Allah’a kulluk yarışında kullanalım diye istifademize sunulan dünyanın geniş ama sınırlı nimetlerinin sınırsız arzular karşısında nasıl da hoyratça kullanıldığının en acı şekilde hissedildiği zaman dilimi oldu. Güneşin üzerine doğduğu yeni hiçbir gün olmadı ki suni ihtiyaçlar peyda etmesin. Her geçen gün bir öncesini, her yeni nesil de bir geridekini aratır oldu. İnsanın sınır tanımaz nefsi dağları yedi de doymadı. Doymayan nefisler çoğaldı, başkalarının malına tamah eder oldu ve kanlı savaşlar patlak verdi.

Bu durum elbette yeni değildi. İnsanoğlu ilk defa çılgınca, hesapsız kitapsızca tüketiyor değildi. Allah’ın ihsan ettiği engin nimetleri destursuzca heba edip yıkılan giden nice devletlere tarih şahitti. Ancak yeni olan durum, bu hastalığın İslam ümmeti de dâhil tüm dünyada salgın bir hastalık halini almasıydı. Tüketim meselesinin küresel ölçekte bir problem haline dönüşmesinin arkasında esasında materyalist olan batının kapitalist ekonomi anlayışı vardı. Kapitalist düzenin para babaları sömürge çarklarını devam ettirebilmek için hep daha fazla üretmeli ve satmalıydılar. İnsanlar onların fasit zihinlerinin ürettiği ürünlere daha çok bağlanmalı daha çok rağbet göstermeliydi. Bunun için reklamcılık ve medya sektörlerinde yeni açılımlar yapılmalı ve suni ihtiyaçlar insanlar nezdinde asli gereksinimlermiş gibi algılanmalıydı. İşte tüm düzen bunun üzerine kuruldu ve günümüz insanı yedikçe doymayan, her şeyi tüketen bir vampir haline getirildi. Filmlerde olduğu gibi vampire dönüşen bu varlık sahibini yer mi bilinmez; ama artık devletler ürettikleri bu canavarları kendilerine dokunan yönüyle durdurmaya çalışıyor. Bugün dünya üzerindeki birçok ülkenin plan ve projelerinde enerji, gıda, su vs. alanlarda tasarrufa gitme durumu herkesçe malumdur.

Tüketim çılgınlığı ilk etapta ekonomik bir mesele olarak algılanabilir. Ancak durumun bu vaziyete ulaşmasını sadece mali olarak izah etmek yetersiz olacaktır. Meselenin iktisadi alanda tebarüz etmesi işin görünen ve en doğrudan alakalı olduğu yönüdür. Arka planında ise sosyolojik, psikolojik ve dini etkenler vardır.

İnsan, yaşadığı çevrenin ürünüdür. Bulunduğu ortamdan mutlaka izler taşır. Bununla birlikte insan, yaşadığı topluma ayak uydurmaya ve kendisini tecrit ettirecek davranışlardan kaçınmaya da gayretlidir. İşte bu gayret ve temayül insanı tüketim konusunda yanlış yöne sürüklemektedir. Çünkü kişi belirli bir süre sonra kendisini etrafındaki insanlarla kıyaslayacak ve alım gücünü artırarak onlarla yarışmaya çalışacaktır. Akabinde ise “Onlarda var da ben de niye yok”  mantığı kişiyi ihtiyacı olmadığı halde sürekli yeni bir şeyler almaya sevk ederek bir tüketim çılgını haline getirecektir. Günümüzde insanların sürekli telefon değiştirmeleri, arabalarının modelini yükseltmek için kendilerini yırtarcasına çalışmaları, en şık görünme uğruna maaşlarının büyük bir kısmını kıyafete tahsis etmeleri vs. durumlar sosyolojik bağlamlı bu yarışın izleridir.  

Tüketim hastalığının psikolojik tabanının olması ise büyük oranda suni bir hamleyle olmuştur.  Ramazan ayında aç olan insanların bu duygunun etkisiyle aşırı şekilde gıda alışverişi yapması gibi tabii durumları saymaz isek ilk etapta bu ikisi arasında bir bağ kurmak pek mümkün gözükmemektedir. Meselenin böyle bir arka plan kazanmasının arkasında yine kapitalist düzenin para babalarının etkisi vardır. Film ve diziler yoluyla kadınlara, psikolojik yönden bunaldıkları zamanlarda bir çıkış yolu olarak alışveriş yapmanın zerk edilmesinden sonra bu durum kadınların iç dünyasında yer etmiş ve çarşı-pazarda kendini göstermiştir. Artık bugün birçok kadın aile içi kavgaların ve zorlu durumların yükünü serin, rahatlatıcı, aydınlık AVM’lerde kredi kartlarıyla yaptıkları alışveriş ile atmanın kolaylığına(!) alışmış durumda.

Meselenin en temel boyutu ise dini açıdandır. Çünkü bu konuda kişiye asıl yön veren muharrik güç, kalbindeki iman ve takva duygusunun varlığı ya da yokluğudur. Kişinin kalbinde Allah’a olan sevgi ve haşyet yok ise tüketimdeki sınırı parasının sınırı kadardır. Ne kadar çok parası var ise o kadar uzaklara açılabilir. Hatta kendisine sınır çizdirtmeyecek kadar zengin olup dilediği her şeyi hesapsız kitapsızca alabilir. Bir tabloya milyonlar verip sigarasını dolarla da yakabilir. Ancak bu kalbin sahibi Allah’a karşı sevgi besliyor ise milyon dolarlara sahip olsa da sınırlarını servetine göre değil sevgisine göre çizecektir. Malını, mülkünü harcayacağında cebine değil kalbine bakacaktır. Sosyal ve psikolojik baskıların altında ezilip kalanlardan değil zincirlerini kıranlardan olacaktır.

Hayatımızın tamamının tanzimine talip olan dinimiz İslam, tüketim konusunda da insanları huzura kavuşturacak ilkeler va’z etmiştir. İnsanın fıtratına en uygun olan ve o fıtratı koruyan İslam bu konudaki ahkâmını israf, cimrilik ve ikisi arasındaki vasat yol şeklinde temellendirmiştir.

“(Rahman’ın kulları) harcadıklarında ne israf ne de cimrilik edenlerdir. Onlar harcamalarında ikisi arsında bir yol tutarlar.” (1)

“Elini boynuna bağlayıp cimri olma. Büsbütün de açıp tutumsuz olma. Yoksa pişman olur açıkta kalırsın.” (2)

İsraf; herhangi bir konuda aşırı gitmek, doğru ve gerçek olandan sapma, meşrû sınırların ötesine geçme; imkânları ve sahip olunan değerleri gerekli görülen yerler dışında veya gereğinden fazla harcama anlamına gelmektedir. (3) Tanımdan da anlaşılacağı üzere israf kelimesi sadece nesneyi kapsamayıp itikadi alana dahi taalluk eden muhtevasıyla (4) geniş bir yelpazeye sahiptir. Bu bakımdan mümin şahsiyetten talep edilen husus, Allah tarafından kendisine verilen tüm nimetleri gerekli yerlere gerekli miktarlarda tahsis etmesidir. Bu nimet mal, mülk olabileceği gibi sağlık, boş vakit, gençlik, iman, kardeşlik vs. birçok farklı şey olabilir.

Cimrilik ise; dinin, dine muhalif olmayan adetlerin gerekli kıldığı yerlere gerekli gördüğü oranda harcama ölçüsünün altına düşmek manasındadır. İslam kişileri israftan sakındırdığı kadar cimrilik gibi bayağı duygudan da sakındırmıştır.

Tasarruf ise; idareli kullanma, sarf etme, tutumlu olma; harcamada israftan ve cimrilikten sakınıp orta yolu seçme, idare etme ve hükmetme gibi anlamlara gelmektedir. Kur’an’ın kullandığı bir kavram olmadığını hatırlatmakla birlikte; verilen anlam bakımından Kur’an’ın tarif ettiği ‘harcamadaki vasat yol’ tabirine karşılık gelmektedir.

Tasarruf, İslam’ın israf ve cimrilik gibi aşırı uçlara alternatif olarak sunduğu yolun adıdır. İslam, müntesiplerinin itikat, ahlak ve muamelat alanlarında dengeli birer şahsiyet olmalarını talep ettiği kadar tüketim konusunda da aynı dengeye sahip olmalarını bekler. Müslüman bir kimsenin güzel bir itikat ve ahlaka sahip olmakla birlikte pervasızca tüketen bir varlık vasfını taşıması asla kabul edilemez. Çünkü Müslüman yani Allah’a teslim olan kişi kalbini, aklını teslim ettiği kadar malını, mülkünü de teslim etmiş, Allah’ın hükümranlığını kabul etmiştir. Hal böyleyken Müslüman bir kimsede görülen tüketim çılgınlığı içinde büyük bir çelişkiyi barındırmaktadır.   

Mali yönden refahın arttığı şu günlerde Müslümanların bu çelişkiden acil bir şekilde kurtulmaları iktiza etmektedir. Rasûlullah’ın ve Ashab-ı Kiram’ın mal, mülk konusundaki tutumları bellidir. Öncülerimiz olan bu insanlar dünyayı bir uğrak yeri olarak görmüşler ve dünya nimetlerinden sadece lüzumu kadar istifade etmişlerdir. Bu nadide insanların hayat hikâyelerini satırlarda okuyan her Müslüman’ın aynı duyguyu sadırlara da intikal ettirmesi gerekir. Türlü türlü belaların İslam ümmeti üzerine akın ettiği bu dönemde Müslümanların gireceği yarış ev, araba, telefon, ihale alma yarışı değil bu dine hizmet etme, hayırda öncülük etme yarışı olmalıdır. Unutulmamalıdır ki; mülkün asıl sahibi olan Allah(cc) dünyada vermiş olduğu bu nimetlerin hepsinin hesabını soracaktır. İçtiğimiz soğuk sudan tutun yediğimiz basit bir yiyeceğe kadar her şey…

“Nihayet o gün (dünyada yararlandığınız) nimetlerden elbette ve elbette hesaba çekileceksiniz.” (5)

Nebi (sav) ve iki arkadaşı Ebu Eyyüb el-Ensari hazretlerinin evine gittiler, hanım: “Merhaba Allah’ın Nebisi (sav) ve yanındakiler!” dedi. Derken Ebu Eyyüb geldi bir hurma salkımı kesti, Hz. Peygamber: “Bunu bizim için niye kestin meyvesinden toplasaydın ya!” buyurdu. “Ey Allah’ın Rasûlü hem kuru hurmasından, hem tam olgunlaşmayanından hem olgun tazesinden yemenizi arzu ettim.” dedi. Sonra bir oğlak kesti, yarısını kebap etti, yarısını pişirdi, Peygamber’in huzuruna getirip koyduğu zaman oğlaktan biraz aldı, onu bir yufkaya koydu da: “Ey Eba Eyyüb! Bunu Fatıma’ya yetiştir, zira günlerden beri o böylesini tatmadı.” buyurdu. Ebu Eyyüb de onu Fatıma’ya yetiştirdi. Ne zaman ki yediler ve doydular, Nebi (sav): “Ekmek, et, hurma, henüz olgunlaşmamış hurma, olgun taze hurma” buyurdu ve mübarek gözleri yaşardı, “nefsim kudret elinde olan yüce Allah’a yemin ederim ki işte bu sorulacağınız nimetlerdir, Allah Teâlâ “Sonra o gün nimetlerden muhakkak sorulacaksınız.” buyurdu, bu işte o kıyamet günü sorgulanacağınız nimetlerdir” dedi. Bu, ashabına ağır geldi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki: “Böylesine rastlayıp da el sürdüğünüz zaman “Allah’ın adıyla” deyin; doyduğunuz zaman da: “Hamdolsun Allah’a ki bizi doyurdu, nimetler verdi ve lütfuyla ihsan buyurdu.” deyiniz, çünkü bu ona yeterlidir.”  

 

————————-

 

  1. Furkan Sûresi, 67. Ayet.
  2. İsra Sûresi, 29. Ayet.
  3. Taberî, Muhammed b. Cerîr, Câmiu’l-Beyân an Te’vîli Âyi’l-Kur’ân, Mısır 1374, VII, 272. Yazır, V, 3613.
  4. Bkz: Taha Sûresi, 127. Ayet;Mü’min Sûresi 28. ve 34. Ayet; Yunus Sûresi 83. Ayet.
  5. Tekasür Sûresi, 8. Ayet