Kurban, vermektir. Kurban, teslimiyettir, Allah’a adanmışlıktır. Kurban, Hz. İsmail gibi Hz. Meryem’in annesi Hanne gibi her şeyden vazgeçebilmek, en sevdiğini feda edebilmektir. Kurban, uzun yıllar çocuğu olmayan bir baba olan Hz. İbrahim ile yine uzun zaman çocuğu olmayan bir anne olan Hanne validemizin en sevdikleri evlatlarını Allah’a adama şuurunun bir göstergesidir. Kurban, Hz. İbrahim gibi emre itaat, Hz. Hacer annemiz gibi teslimiyettir. Kurban en sevdiğini daha çok sevdiğin için bırakabilmektir. Sadece Allah için hesapsız ve içten vazgeçebilmektir.

Kurban; Rabbimizin bizlere bahşettiği en değerli hayatı, değersiz şeylerle harcamaktan kaçınarak en yüce değer uğruna adamanın temsilidir. Kurbanın sembolize ettiği gerçek; Hakk’a adanmanın, teslimiyetin diğer bir adıdır.

Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim bize bu hususta iki büyük kıssayı överek birini ise ibret almamız için aktarmaktadır. Rabbimizin övdüğü iki tablo Hz. İbrahim ile Hz. Hanne’nin fedakârlıkları, yerdiği tablo ise yine bir kurban sahnesi olan Kabil’in takınmış olduğu tavırdır. Kurban ibadeti bu kıssalar çevresinde anlaşılmalı ve yerine getirilmelidir.

Hanne validemizin uzun yıllar çocukları olmamıştı. Tam umutları tükendiği anda Allâh bir çocuk nasip etmiş, Hanne hamile olduğunu öğrenmişti. Ve Hanne, Allâh’ın bu lütfuna karşılık öyle bir şeyi Allâh’a sunmalıydı ki, şükrünü yerine getirebilmiş olsun.

O, “Rabbim, karnımdakini tam ve hür olarak sana adadım. Benden kabul buyur”  demişti. Ve asla “Ben nasıl olsa adadım, kabul edip etmemesi Allâh’a kalmış” şeklinde bir davranışta bulunmamıştı. Çok samimiydi ve adadığının kabul olmasını istiyordu. “Rabbim benden kabul buyur” diyordu.

Allâh’u Teâlâ’nın Hanne’nin çocuğuna ihtiyacı yoktu. Ama o çocuk sonuçta onun en değerli varlığıydı. Ve onu Allâh yoluna vakfederek elinden gelen en iyi şekilde şükrünü yerine getirmek, Allâh’a en iyi şekilde şükrettiğini ispatlamak istiyordu. Ve ispatladı da…

Onu kucağına aldığında: “Rabbim, onu kız doğurdum. Erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu kovulmuş şeytanın şerrinden sana ısmarlıyorum” demişti.

Evet… Hanne elinden gelenin en iyisini yapmıştı. Ama bir yandan da endişeliydi. “Erkek, kız gibi değildir” demişti.

Erkek, kız gibi değildi, doğru. Erkek daha güçlüydü, daha dayanıklıydı. Ama Hanne, hayattaki en değerli varlığını, ömründe sahip olduğu tek evladını Allâh yoluna adamıştı.

Peki, ya sonra ne oldu?

“Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir şekilde kabul buyurdu.”

Hanne, adadığını güzel bir şekilde adamıştı. Aksi olsaydı, tereddüt etseydi, niyetinde samimi olmasaydı, Rabbi onu güzel bir şekilde kabul buyurur muydu? Hayır!.. Asla!..

Allâh, ancak ihlasla, samimiyetle yapılan amelleri kabul eder.

Hanne bilmiyordu… Karnındaki çocuk erkek mi, kız mı, sağlıklı mı, sakat mı?  Daha karnındayken adamıştı, hayatındaki tek evladı olacak olan çocuğu. Çünkü Rabbine olan şükrünü hemen yerine getirmek istiyordu. Ve getirdi de… O, kendine düşeni layıkıyla yerine getirdi.

Düşünelim ki bir anne, uzun yıllar çocuğu olmamış ve sonradan dünyaya gelen tek çocuğunu hem de daha rahimde iken Allah’a adamış… İşte kurban bu…

Yine adanmış hayatlardan, Allâh’a itaatin zirve şahsiyetlerden bir başka örnek…

Kurban ibadeti ile temsilleşen fedakârlık ve teslimiyetin zirvesi İbrahim ve İsmail aleyhima’s-selam…

Ve imtihanlar dünyasında imtihan edilen iki peygamber…

Yaşlı bir baba olan İbrahim aleyhi’s-selam oğluna sordu: “Yavrucuğum, gerçekten ben seni rüyamda boğazlarken görüyorum. Bir düşün sen ne dersin?”

Ve oğlu cevap veriyor; düşünmeden, tereddütsüz, korkusuz, kendinden son derece emin bir sesle: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. Muhakkak beni sabredenlerden bulacaksın.”

Hayret!.. Hayret ki ne hayret!.. Bir şu cevaba bakın, bir de cevabı verene… Sanmayın ki İsmail aleyhi’s-selam o sıralar büyük, genç birisi… Daha çok ufak, küçücük bir çocuk…

Peki, bu cevabı verdirten neydi?

Fazla düşünmeye gerek yok, cevap belli… Kalbindeki iman bilinci, kalbindeki Allâh’a itaat bilinci ona bu cevabı verdirtmişti.

Diyebilirdi, “hayır, olmaz!” diyebilirdi, “babacığım daha çok küçüğüm.” Ve diyebilirdi, “henüz hazır değilim.”

Ama o, bunları söylemedi. Mazeretler sıralamadı. Yapamazdı böyle bir şey. İmanı müsaade etmezdi; bahaneler, mazeretler sıralamasına…

İşte bu teslimiyetin zirvesi bizlere kurban gibi mübarek bir ibadeti meşru kıldı ve her yıl tekrarlanmakta.

Kurban, bizlere her gün daha fazla dünyaya meyledilen, dünya için her şeyden vazgeçilen ama Allah için aynı fedakârlığın gösterilmediği bir dönemde, bir kere daha neleri, ne için feda etmemiz gerektiğini hatırlatarak geliyor. Eğitimini, evliliğini, işini, bütün hayat programını dünyada bir takım makamlara gelmek, para, kadın, lüks evler gibi geçici lezzetler elde etmek için çalışan insanlara fedakârlığın nasıl yapılması gerektiğini hatırlatıyor.

Kurban, Allah için verdiklerimizin asıl kazandıklarımızın ta kendisi olduğunu bizlere hatırlatmak için geliyor. Çünkü Allah kendisi için her ne feda edilir, her ne kurban edilirse daha güzelini vereceğini bizlere müjdeliyor.

Nitekim tarihte bir anne olan ve tek çocuğunu Allah’a hizmete adayan Hz. Hanne validemiz ile en sevdiği oğlunu Allah’a adayan Hz. İbrahim müşahhaslaşmış ve Kur’an ile ebediyete kadar tescillenip en yüce makamlara ulaşmışlardır.

Kurban tarihte böyle güzel manalar ifade etmiş de acaba günümüzde durum nasıl? Günümüz Müslümanlarının hayatında durum nasıl? Her Müslüman kurban vesilesi ile şu soruyu kendini sormalı ‘Ben en çok sevdiğim şeyi Allah için feda edebilir miyim?’ Allah’ın dini için önüme engel teşkil edebilecek işimi, eşimi, malımı, çocuklarımı, arkadaşlarımı, mevkiimi… Gerektiğinde Allah için terk edebilir miyim? Allah’ın dinini yaşamam ve bunun mücadelesini vermem için ayak bağı olabilecek şeyleri kesebilir miyim yoksa bunlar mı benim önümü keser.

Acaba kaç kişi kurban kestiğinde Hz. İsmail gibi en sevdiğini kesmekte? Şayet herkes Hz. İbrahim şuuruyla kurban ibadetini yerine getirse dünya da Müslümanlar gözümüzün önünde kurban edilebilir miydi? Haramlar açık bir şekilde işlenebilir, zina, içki, faiz, kumar, çıplaklık… gibi haramlar yayılabilir miydi?

Eğer oğullarımızı Hz. İsmail gibi, kızlarımızı Hz. Meryem gibi önce iman ve Allah’a teslimiyet ve kurban şuuru ile yetiştirebilse idik sokaklarda gezen yığınlar böyle mi olurdu? Anne karnında Allah’a adanan bir nesilden emekli olunca Allah’a “adanan” bir nesle geçiş yapar mıydık?

Her gün Allah yolunda Suriye, Filistin, Doğu Türkistan, Burma, Arakan gibi İslam beldelerinde yüzlerce Müslüman kardeşimiz kurban edilirken bunlara duyarsız kalınarak kesilen kurban ne kadar kurban olur. İnsanlığın kurban edildiği bir dünyada şuursuzca hayvan kurban etmek ne ifade eder!

Bırakın evlatlarımızı Allah yolunda adayıp kurban olmaları için sunmayı, Allah yolunda canını verme yiğitliğine soyunan kimselere ‘aman etme’, “kendini tehlikeye atma’, ‘daha yaşın kaç başın kaç’, ‘sen mi dünyayı kurtaracaksın’ türünden sözler söyleyen insanlar kurban kesse ne ifade eder kesmese ne?

Kestiği hayvanı televizyon başında eğlence programlarıyla tüketen bir neslin kestiği kurban mıdır  ? Onu Allah’a mı yaklaştırır yoksa bu hal, onu Allah’tan mı uzaklaştırır. Bu hususta Habil ile Kabil kıssası asla akıldan çıkarılmamalıdır. Her ikisi de Allah’a kurban sunmuşlardır ama biri Allah’a yaklaşmasına vesile olurken diğerinin kurbanı onun Allah’tan daha da uzaklaşmasına hatta katil olmasına kadar yol açmıştır.

Kurban eğer bir hayvanı alıp kesmek olsa idi çok kolay bir ibadet olurdu Hz. İbrahim aleyhi’s-selam için. Kurban üç beş kuruş verip etinden, derisinden istifa edilen bir ibadeti ifade etmiş olsaydı herkes tarafından çok kolaylıkla ifa edilebilir ve herkesin kestiği, adadığı da kurban olabilirdi. Ama ne Kabil’in ne de Kabil zihniyetlilerin sunmuş olduğu kurbanlar kabul olmadı.

Onların sunmuş olduğu kurbanlar bırakın Allah’a yaklaşmayı onları biraz daha Allah’tan uzaklaştırmaktan, günah yüklerini, veballerini artırmaktan başka bir işe yaramadı.

Bundan dolayıdır ki kurban, Allah için en sevdiğini ayaklar altına alarak kesmek, feda etmektir. İhlasla, takva ile dinini yaşaman için sana engel teşkil edebilecek her ne ise onu kesmen feda etmendir. Aksi taktirde sadece bir hayvanı alıp kanını akıtmak bu manayı taşımayacaktır. Nitekim yazımızın girişinde yazmış olduğumuz ayette Rabbimiz kendisine ulaşacak olanın “takva” olduğunu ifade ederek dikkatlerimizi bu noktaya çekmiştir. Hz. İbrahim aleyhi’s-selam şuuru ile kurban kestiğimiz gün inşallah hem dünyada hem de ahirette Rabbimize daha yakınlaşmış olacağız.

Rabbim ihlaslı ve takvalı bir şekilde yolunda kurbanlar adamayı ve ömrümüzü ona kurban olarak nihayete erdirmeyi bize nasip ve müyesser eylesin.