1439 yıl önce Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Nübüvvet içinizde Allah’ın dilediği kadar devam eder; sonra dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde bir hilafet olacaktır. Bu da Allah’ın dilediği kadar devam eder; ardından Allah onu da -dilediği zaman- ortadan kaldırır. Sonra ısırıcı bir saltanat olur. O da Allah’ın dilediği kadar devam eder; sonra Allah dilediğinde onu ortadan kaldırır. Daha sonra ceberut bir saltanat olur; o da Allah’ın dilediği kadar devam eder, ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde bir hilafet olur.” (1)

Günümüzde ceberut saltanatların hükmettiği bir aşamadayız. Hilafetin ilga edilip onun yerine beşeri kanunlar getirilmiştir. Cadde ve sokaklardaki; ticarethaneler, evler, resmi kurumlar ve insanların kendi aralarındaki muameleleri, bu insan yapımı sabun misali olan kanunlar ile yürütülüyor. Beşeri kanunların hâkim olduğu toplumlar Allah’ın şeriatını arkasına atan toplumlardır. Yöneticisinden en küçük statüye sahip her fert bu durumdan sorumludur. Böyle bir topluma medeni bir toplum dememiz için her alanda fazilet, başarı, denge, takva, refah, ahlak, sosyal adalet gibi kavramların toplumda benimsenmesi ve dışa vurması gerekmektedir. Bu kavramların dışa vurmadığı her toplum, çağa ve devire bakılmaksızın cahiliye ismi ile anılır.   Bir toplumun bu isimden kurtulmasının reçetesi ise Allah’ın indirdiği hükümlerle toplumda hükmedilmesidir. Nitekim Allah Teâlâ Kuran’da şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, kâfirlerin ta kendileridir.” (Maide, 44) 

Bu ayeti İbni Abbas radıyallahu anh şöyle açıklamıştır: “Kasten inkâr ederek Allah’ın hükümleriyle hükmetmeyen kimseler kâfirlerdir. (Allah’ın hükümlerini) Kabul ettiği hâlde onunla hükmetmezse zalim veya fasık olur.”

Kur’an ile yönetilen toplumlarda adalet, can, mal, ırz güvenliği en üst seviyede uygulanmaktadır. Tarihte bunun en canlı örneği, puta tapan, eşkıya, zalim statüsünde bir hayat yaşayan Mekke toplumunun meleklerle yarışır bir toplum haline gelmesidir. Bunun sebebi Allah’ın şeriatının toplumda uygulanmasından ileri gelmektedir. Hz. Ömer’in radıyallahu anh devlet idaresinde adil bir yönetici sıfatı kazanması, Allah’ın şeriatı ile toplumu yönetmesinden ve ahlakının Kuran olmasından ileri gelmektedir. Allah’ın şeriatı ile yönetilmeyen ve yönetilmek istenmeyen toplumları Allah geçmişte cezalandırdığı gibi günümüz toplumlarını da cezalandırmakta ve azaba uğratmaktadır. İnsanlar ise bu cezalandırmaların farkında değillerdir. Hud aleyhisselâm’ın kavmi olan Ad toplumunun azaba uğratılması şöyledir: “Âd halkına gelince: Onlar dünyada haksız ve sebepsiz yere büyüklük taslayıp, ‘Kuvvet yönünden var mı bize galip gelecek?’ dediler. Hâlbuki kendilerini yaratan Allah’ın, o mahlûklardan daha kuvvetli olduğunu görüp anlamadılar mı? Onlar Bizim ayetlerimizi bile bile inkâr ediyorlardı. Biz de onların üzerine, o uğursuz günlerde bir kasırga gönderdik. Bunu onlara dünya hayatında bir rezillik ve rüsvaylık tattırmak için yaptık. Âhiret azabı ise daha çok rüsvay eder. Hem orada hiç kimse kendilerine yardım edemez.”(Fussilet, 15-16)

 Allah, Ad kavmini güçlülükleri ile imtihan etti. Onlar ise Allah’ın kuvvetiyle yarışmaları sebebiyle kaybettiler. Kuvvetlerine güvenip kendinden daha güçlü hiçbir kimsenin olmadığını öne sürerek Allah’a isyan ettiler. Böylelikle kasırga ile azaba uğratıldılar. Peki, günümüz toplumlarında Allah’ın kanunlarına rağmen, yasama gücünün sadece kendilerine ait olduğunu öne sürenlerin hali ne olacak? Kullardan oluşan toplumların ıslahını, eğitimini, terbiye ve talimini en kemal şekilde nasıl olacağını bilen rabbimize rağmen; “halk, bizim çıkardığımız kanunlar ile yönetilmek zorundadır” diyerek Allah ile yarışanların halleri ne olacaktır?  Biz akıllı hukukçulara, ileriyi görebilen toplum mühendislerine sahibiz diyenler, Allah’ın kanun koyma ve uygulatma yetkisine el koyma cüreti içerisinde azaba kapı açmaktadırlar. Allah Teâlâ, yaratmış ve nasıl yaşarsanız yaşayın, kendi kanunlarınızı bir araya gelerek kararlaştırın ve çoğunluk ne derse o olsun mu demiştir? Haşa, bu durumun adı başıboş bırakmak değil midir? Peki, Allah bizi başıboş mu bırakmıştır? Hemen Kuran’ı Kerim’den bu sorunun cevabına bakalım: “İnsan başıboş (sorumsuz) bırakılacağını mı zannediyor?” (Kıyamet, 36) Aciz insan tuvalete bile nasıl girilip çıkılacağının emrini Allah’tan alıyorken, nasıl olurda devlet idare sisteminde yaratan ve hükmeden Allah, insanı başıboş bıraksın. Nitekim Kuran’ı Kerim’de bu durumun böyle olmadığı açık bir şekilde anlatılıyor: “Hüküm vermek yalnız Allah’a aittir. Kendisinden başkasına değil yalnız O’na ibadet etmenizi emretmiştir. İşte dosdoğru olan din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf, 40) Allah, gökte kuşların nasıl uçacağına, nasıl yaşayacağına karar veren olduğu gibi insanların ve cinlerin de yeryüzünde nasıl yaşayacağına yalnızca kendisi karar vermektedir. Şayet bir kimse “gelin bizim kanunlarımıza göre yaşayın çünkü en iyi ve en ideal yaşam sistemi budur” derse, firavun gibi kendi ilahlığını ilan etmiş olur. Ona uyan toplumlar ise ona kul olmuş olurlar. Bu yüzden İslam, dünyanın darlığından ahiretin genişliğine, kula kulluktan Allah’a kulluğa davet etmek için gelmiştir. Kim ve ya kimler Allah’ın indirdiğinden başka hükümlerle hükmedilmek isterse Allah’ın şu ayetlerine muhatap olmaktadır:  “Onlar hâlâ cahiliye hükmünü mü istiyorlar? Kesin iman eden bir topluluk için, Allah’tan daha güzel hüküm veren kim vardır?” (Maide, 50) Bir Müslümanın yapması gereken davranış şekli, problemler karşısında Allah’ın kelamına ve Rasûlullah’ın sünnetine uymak durumudur. İşte bu davranış şekli iman ehline yakışan bir davranış şeklidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Rabb’ine yemin olsun ki, aralarındaki anlaşmazlıklarda seni hakem seçip sonra da verdiğin hükme içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen boyun eğip teslim olmsâdıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisa, 65) Aksi takdirde toplumumuz genel bir azap ve zillet ile karşı karşıyadır. Nitekim Kur’an’ın yönetim şeklini terk ederek, cahiliye yönetim şekillerine razı olan toplumlarda bir takım umumi azap ve fitneler baş göstermektedir? Bu fitne ve azap şekillerini ne yazık ki günümüzde toplum olarak yaşamaktayız. Allah Rasûlü on beş şeyin bir toplumda meydana geldiği takdirde belaların o topluma ve insanlarına isabet edeceğini buyurmuştur. Bu on beş özelliği maddeler halinde inceleyelim.

  1. Devlet malı ganimet sayılıp belli bir zümrede olduğunda;

Bilindiği üzere devlet hazinesi ganimet değil, ümmetin geneline aittir. Şayet devlet hazinesini zengin bir zümre, zengin bir aile veya şahıslar kendi heva ve heveslerine göre kendine ve ailesine tahsis ederse o toplumda ümmetin beytül malına ihanet vardır. Allah Enfal sûresinde şöyle buyurmaktadır: “Bilesiniz ki, savaşta ganimet olarak her ne ki ele geçirdiyseniz, onun beşte biri Allah’a ve Rasûl’e, yakın akrabaya, yetimlere, ihtiyaç içinde olanlara ve yolda kalmışlara aittir. Gözetmeniz gereken ölçü budur. Eğer Allah’a ve hakkın batıldan ayrıldığı, iki topluluğun savaşta karşı karşıya geldiği gün, kulumuza indirdiğimize inanıyorsanız ki, işte o gün tanık olduğunuz gibi, Allah’ın gücü her şeye yeter.” (Enfal, 41)

2. Emanete hıyanet edildiğinde;

Bilindiği üzere emanete ihanet etme özelliği münafıklık alametlerinden biridir. Bir mümin emanete ihanet etmek şöyle dursun, kendi malını bile israf etme cüretini elinde bulunduramaz. Emanete ihanet, sadece bir malı zimmetine geçirme meselesi kadar dar bir konu değildir. En büyük emanete ihanet etme durumu ise Allah’ın bize emanet ettiği bu dindir. Allah, Haşr sûresinde şöyle buyurmaktadır: “Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.” (Ahzab, 72)

3. Zekât vermek zor geldiğinde;

Zekât Kuran’ı Kerim’in birçok yerinde namaz ile beraber zikredilmiştir. Nasıl namaza özen gösteriliyorsa aynı şekilde zekâtın verilmesine de özen gösterilmesi gerekir. Zekâttan mahrum kalan fakir halklara ihtiyaç kredisi, lüksün fakiri olanlara ise diğer seçenekler ile insanların cepleri sömürülmektedir. Böylelikle Allah ve Rasûlü ile savaşmak olan faiz günahına aldırmadan dalan insanların yüzleri bir türlü gülmemekte ve karınları bir türlü doymamaktadır. Bu durum ise Kur’an ile yönetilmeyenlerin karşılaştıkları rezilliktir.

4. Kişi hanımının (helal olmayan, heves ve kapris dolu) isteklerini yerine getirip annesine karşı geldiğinde;

5. Arkadaşlarına ikram edip babasına kaba davrandığında;

Bu durum ne yazık ki gözleri yırtarcasına önümüzdedir. Kuran ahlakı ile ahlaklanmayan kocalar, eşlerinin arzularını yerine getirmek adına kendilerini görev aşkıyla yanıp tutuşan bir memur olarak atarlar. Ama aylarca karnında taşıyan, doğduktan sonrada onu şefkatiyle bir ömür boyu beslemesine rağmen kişi annesinin makul istekleri karşısında cimrilik timsali kesilir ve huzur evi dedikleri mekânlara ebeveynlerini terk etmek suretiyle koyarlar. Arkadaşlarının her türlü sapkınlıklarına rağmen ikramda bulunurlarken, ona küçükken kol kanat geren babasına kaba davranması kişinin Kur’an ahlakından uzak olmasını gösterir. Bu karakterler asla Kuran’ın yönettiği toplumdan çıkan karakterler olamaz. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “İnsana da, anne babasına iyi davranmasını emrettik. Annesi, onu her gün biraz daha güçsüz düşerek karnında taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yıl içinde olur. (İşte onun için) insana şöyle emrettik: “Bana ve anne babana şükret. Dönüş Banadır.” (Lokman, 14)

6. Mescitlerde sesler yükseltildiğinde;

Mescitlerde seslerin yükselmesinin kötü bir özellik olarak sayılması “her kafadan bir ses çıkması, mescitlerdeki cemaatin birlik ruhundan uzaklaşıp kuru bir kalabalık haline gelmesi” olabilir. Veya hoca efendiler, konuştukları şeyleri mikrofonların da desteğiyle bağıra bağıra anlatmasına rağmen, cemaatin kalbine tesir etmemesi olarak da anlaşılabilir. Nitekim günümüzde mescitler, Kuran’ın hâkim olduğu toplumlardaki kullanım amaçlarından çok uzak olduğu bilinen bir gerçektir. Namaz kılındıktan sonra hocanın cemaatten önce mescitten kaçması, imamın cemaatin dertleri ile yakından ilgilenmemesi ve çarşı pazarlarda insanlar arasına karışmamasından dolayı, istenilen huşu camilerimizde yakalanamamaktadır.

7. Bir kavmin en rezili onlara önder olduğunda;

Önce kendimiz değişeceğiz ki, Allah da bizim hak ettiğimiz Ömerleri başımıza lider yapsın. Aksi takdirde liderliğini eleştirdiğimiz liderler aslında bizlerin aynası olduğu yıkıcı bir gerçektir.

Allah şöyle buyurmaktadır: “Bu gerçek böyledir. Çünkü Allah bir topluma bahşettiği nimeti, o toplum kendi gidişini değiştirmedikçe, asla değiştirip elinden almaz ve bilin ki, Allah her şeyi işiten ve her şeyi bilendir.” (Enfal, 53)

Allah Rasûlü, İbni Mace’de geçen hadisinde idareciler hakkında şöyle buyurmaktadır: “İnsanlara aldatıcı seneler gelecek. O senelerde, yalancı doğru kabul edilecek, doğru yalancı sayılacak. Haine emin denilecek, emin kişiye hain damgası basılacak. O yıllarda memleket meselelerinde değersiz kişiler konuşacak.” (2)

Ölçü ve tartıda noksanlık yaptıklarında kıtlığa maruz kalırlar, geçim sıkıntısı çekerler ve zalim idareciler başlarına geçer. Hadisin devamında ise şöyle buyurmaktadır: “Onların idarecileri Allah’ın indirdiğiyle hükmetmediği ve Allah’ın indirdiğini seçmediklerinde, Allah onlara kendi içlerinde dâhili fitne verir.” (3)

8. Kişiye şerrinden dolayı ikram edildiğinde;

Kuran ahlakından uzak toplumlarda şerre bir yönelim, hayırdan ise yaban eşek arısından kaçar gibi bir kaçış söz konusudur. Nitekim Nuh aleyhisselam kavmini İslam’a çağırdığında kavminin ondan elbiselerini yüzlerine çekerek, parmaklarını ise kulaklarına tıkayarak kaçıştıklarına şahit olmaktayız. Yine Nuh kavminin şer odaklı elebaşlarının “putlarınızı koruyun ve asla onların ilkelerinden uzaklaşmayın” sözlerinin ardından yapışırcasına takip ettiklerini görmekteyiz. İşte bu durum zulme meyil etmektir ve sahibini Allah katında zalimlerden olarak kaydeden amellerdendir.

9. İçki içildiğinde.

10. İpek elbise giyildiğinde (erkekler için).

11. Şarkıcı ve şarkı aletleri yaygınlaştığında.

Bu söz konusu durumlar cahili toplumların olmazsa olmazlarıdır ve hürriyetin simgeleri olarak kabul görmektedir. İnsanların haram olan içki günahına müptela olması uyuşma isteğinin bir temayüldür. Geçim sıkıntısı veya bir takım dertten sayılmayan kurgulanmış dertlerin üzerinden içki, meşru bir çerçevede kişiyi belli bir süre özgür hissine büründürür. Bu süre paraların ümitlerle tüketildiği zamana kadar sürmektedir. İçki ile şarkılar, türküler eşliğinde dünyadaki varlık amacından uzaklaşmış, tüketmiş ve tükettirmiş, sorgulamaktan uzak, başıboş olduğuna inanan karamsar fertler inşa edilmiştir. Sonuç ise köle toplumunun doğuşuyla beraber diktatör zalimlerin hükümdarlıklarının devamıdır. Kula kulluğun olduğu her toplumda uyuşturucu maddeler ve çalgı gereçleri fazlasıyla mevcuttur.

12. Bu ümmetin sonra gelenleri önce gelenlere lanet ettiğinde;

Günümüzde Kuran meali ile yetinen kuraniyunların hadis âlimlerine dil uzatmaları yâda Rafızi itikadında olan toplulukların sahabelerin önde gelenlerine lanet etmeleri gibi anlaşılabilir. Nitekim tarih boyunca kendilerine Şii diyen Rafıziler, Hz. Ebubekir’e, Ömer’e, Osman’a, sahabenin birçoğuna ve Aişe validemize (Allah hepsinden razı olsun) o necis dudaklarıyla lanet etme bedbahtlığına düşmüşlerdir. Rafızilerin günümüzdeki öncüleri İran’dır. İran’daki Rafızi mollalar sahabelere sövmeyi dini bir ibadet olarak görmektedirler. Rafızi Şiiler Rasûlullah’ın sahabesine büyük bir kin, nefret ve düşmanlıkla doludur. Onlara göre üç beş sahabe hariç hepsi peygamberin vefatından sonra dinden çıkmıştır. Kendi kaynaklarında da açık bir şekilde geçmektedir. (4) Hadis inkârcılarının birçoğunun Rafızilerle işbirlikçi olduğu gerçeği sahih sünnette saldırmaları ile uyuşmaktadır. Şia adıyla bilinen Rafızi toplumu İslam tarihi boyunca müslüman devletler ile savaşmış, haçlılar ile işbirliği kurarak müslümanları katletmişlerdir.

13. Dinsiz eğitim yapıldığında;

Günümüzde birçok eğitim kurumu laik ve seküler bir eğitim vermektedir. Bu tür eğitim ise çocukların daha başlangıçta materyal bir düşüncenin etkisine girmesine sebebiyet vermiştir. Karma eğitim ile öğrenciler ilme, bilime yakınlaşmak yerine birbirlerine yakınlaşmaya başlamıştır. Bu durumu çok iyi tespit eden batılı eğitimciler müslüman ülkelerin mahallelerinin her köşesine salyangoz medreseleri açmıştır. Amaç batının iyi eğitimini vermek değil ahlakı kalplerden çıkartmak ve kendi dinlerine göre şekillendirmektir. Nitekim bunu çok iyi başarmışlar ve okullardan büyüyen fitne ateşleri evlerimizi sarmış bulunmaktadır. Çocuklarımızın bizlere öf dememesinden ziyade,  yeter ki bize sıcak bir gülümsemeyi ve ılık bir selamı çok görmesinler diye dua etmekteyiz. Bunların sebebi temelde ve üniversiteye uzanan süreçte dinsiz eğitimdir.

Sonuç olarak, on beş özelliğe bakıldığında günümüzde hepsinin fazlasıyla mevcut olduğunu görmekteyiz. Tirmizi’de geçen bu hadisin son bölümünde Allah Rasûlü bu on beş özelliği zikrettikten sonra bu özelliklerin bulunduğu toplum üç sonuçla karşılaşmaktadır diye buyurmuştur: “İşte o zaman artık kızıl rüzgârı, yere batışı veya domuz ve maymunlara çevrilmeyi bekleyin.” (5)

Kızıl rüzgârdan kasıt depremler, yanardağlar, küresel ısınma ve çeşitli tabiatta gerçekleşen olaylar olduğu söylenir. Nitekim şu an yeryüzünün her yerinde bu olaylar mevcuttur.

Yere batış; insanların ve toplumların ahlaki yönden çöküntüye uğramaları durumudur, ahlak, namus, hayâ sahipliği, haysiyet gibi çeşitli erdemlerin toplumlardan kaybolarak şehvetlerini dava edinen zina toplumu haline gelir.

Benzeri görülmemiş olan hastalıklardan kasıt, günümüzde kanser ve AIDS hastalıklarını görmekteyiz. Alışverişlerde hile yapılması durumu ise gözle görülecek boyutlardadır. İşte bu sebeple de geçim darlığı yakamızı bırakmamaktadır. Böylelikle çeşitli ruhsal bunalımlar toplumun her yanını esir almaktadır. Dine olan bağlılık zayıflayınca düşmanların saldırısına maruz kalma durumu şu anda her kalpte oluşan bir korkudur. Hadisin son bölümünde böylesi toplumlarda anarşi çıkar buyrulmuştur. Şu an öyle bir karmaşanın içindeyiz ki, masum kişilere tecavüz edenler cezaevlerinde beslenilip iyice semirtiliyor. Hırsızların elini kesmek yerine, en fazla 1 yıl süreyle dinlendirilerek elli bacının, yüz elli teyzenin ellerinin kesilmesi, bileziklerinin çalınması izleniliyor. Mazlumu öldüren katilleri asmak yerine üç beş yılla iyi halden piyasaya çıkarılarak, üç beş canın tekrar mezarlıklara yolcu edilmesi bekleniliyor. Domuzlar, deyyuslar çoğalmış ve giyinmiş çıplaklar her köşe başını kesmiş, kalpler ise âma gibi yolun ortasında duruyor.

Peki, adalet, şeref, izzet, namus, ahlak nerededir? Hangi sistemdedir? Tabi ki İslam’dadır. Âlemleri yoktan var eden Rabbimizin ilahi sistemindedir. İnsanın her zaafını bilen ve buna göre caydırıcı ceza emrini verenden başka kim en iyi hükmü verdiğini zannedebilir? Kur’an’a dönen, Allah’a döner. Allah’a dönen ise onun izniyle fitneleri fark eder ve ailesi için önlem alır. Allah Kur’an ve sünnet ile yönetilen bir sistemin işleyişine şahitlik etmeyi tüm Müslüman toplumlarına nasip etsin.

 

————————-

 

  1. Ahmed b. Hanbel, 4/273
  2. İbnu Mace, Fiten, Hadis No: 4036
  3. İbnu Mace, Fiten, Hadis No: 4259
  4. Şiilik ve Rafızilik -Şia’nın sahabeye bakış açısı syf.199
  5. Tirmizi, Fiten, 38