Nebevi Hayat Dergisi olarak bu ay ki Röportajımızı Arakan’da ve diğer muhtaç bölgelerde yardım çalışmalarında bulunan İmam Buhari Vakfı’na bağlı Sosyal Birimler ile gerçekleştirdik. Bu sayımızda Daru’s Selâm Yetimhanesi üzerine konuştuk.

Turhan Bey öncelikle bizlere kendinizi tanıtabilir misiniz?

Tabi… 1984 İstanbul doğumlu aslen Malatyalıyım. Şu an Nebevi Hayat yayınları bünyesinde yayın koordinatörlüğü görevini yürütmekteyim. Topluma faydasını umduğumuz eserleri hazırlayıp mücessem bir hale gelmesi için gayret gösteriyoruz.

Bizlere bu yetimhanenin tarihinden bahsedebilir misiniz?

Arakandaki mazlum ve mustazaf kardeşlerimizden habersiz değildik. Zaten onların derdiyle derleniyorduk. Malum olaylar vuku bulup kardeşlerimiz muhacir olarak Bangladeş topraklarına hicret ettiklerinde yayından fırlayan ok misali derhal oraya intikal ettik. Bir takım temel yardımları ifa ederken bir yandan da kalıcı ve etkili neler yapabiliriz diye istişarelerde bulunuyorduk. Nitekim sahada en çok dikkatimizi BM ve benzeri resmi kurumlar çatısı altında yardım kuruluşu kılığında gelip misyonerlik çalışmaları yürüten ve oradaki neslimizi, bizden ümmeti Muhammed’den ve İslam’dan koparmaya çalıştıklarını gördük. Buna karşılık biz de gücümüz nispetince oradaki Müslümanların dinlerini, dünya ve ahiret mutluluklarını muhafaza etmek, neslimizi bizden almalarına müsaade etmemek için özellikle de sahipsiz kalmış kurtların arasına düşmüş kuzu misali olan yetimlerimizi, onların habis pençelerinden kurtarmak için içerisinde İslam’ın saf tertemiz akidesini öğrenecekleri Allah ve Rasulünü tanıyacakları, İslam edep ve ahlakına göre yetişecekleri ve beşeri olarak ihtiyaç duydukları,  yeme, içme, yatma, barınma gibi temel ihtiyaçlarının da karşılanacağı bu yetimhane projesini planladık. Ve rabbimize şükürler olsun ki onun yardım ve lütfuyla tamama erdirebildik.

Yetimhanenin faaliyetlerine geçmeden önce okuyucularımızın da meraklarını gidermek açısından bize biraz da Arakan toplumundan bahseder misiniz?

Arakan toplumu gerçekten çok mazlum bir halk… Osmanlının çöküşünden itibaren o coğrafya da sahipsiz kalmış, ezilmiş ve sömürülmüşler. Sabah, öğle, akşam pirinç yiyip bambudan tahtadan barınaklarda yaşayan en düşük yaşam standartlarında zaruret halinde yaşayan insanlar ancak yine de fazlasına göz dikmiyor, hallerinden şikâyet etmiyorlar. Bugüne kadar kendi topraklarında dahi gün yüzü görmemişler. Budistlerin hâkimiyetindeki ülkelerinde hapis ve sürgün hayatı yaşamışlar bunu izah edebilmek için bazı istatistikler paylaşmak istiyorum.

  • Arakan Müslümanlarının sadece %30’u kamu sağlık hizmetlerinden faydalanabiliyor.
  • Her doğan 1000 Arakanlı bebekten 380’i ölüyor. Bu oran Budist’lerde 1000 kişiden 77’tir.
  • Halkın %49’u temiz suya ulaşamıyor.
  • Arakan halkının sadece %1’i musluk suyuna ulaşabiliyor. 
  • Okul çağındaki çocukların sadece %36’sı yani 124 bini okula kayıtlıdır. 2005 yılında Arakan halkının tek üniversitesi olan Sittwe Üniversitesi de kapatılmış, 2017 yılında yaşanan katliam ve yağmalarda üniversite yakılmıştır. 
  • 430 bin nüfuslu Müslüman Maunngdaw şehrinde sadece 3 doktor bulunmaktadır.  280 bin nüfuslu Buthidaung şehrinde ise sadece 2 doktor hizmet vermektedir.
  • Arakan halkının yaşadığı bölgelerde alt yapı çalışması yapılmamaktadır.
  • 2017 yılı itibariyle bile Arakanlıların elektrik kullanmasına izin verilmemektedir. Halk güneş panelleriyle aydınlatma sağlamaktadır. 
  • Bir Arakanlı’nın sadece başka bir Arakanlı ile evlenmesine izin verilmekte ve bu da izne tabii olmaktadır. Bu nedenle uzun yıllar evlilik için izin beklemek zorundadırlar.
  • Arakanlıların ikiden fazla çocuk yapmalarına izin verilmemektedir.
  • Ağır vergiler, topraklarına ve hayvanlarına el koyma gibi yöntemlerle halk sindirilmekte, bir köyden başka bir köye izinsiz seyahate müsaade edilmemektedir.

Bu bilgiler gizli saklı veya tahmini değil. BM’nin dahi kabul ve itiraf ettiği kendi araştırmaları sonucunda ortaya çıkan rakamlardır.

Tüm bu sebeplerin neticesinde oldukça cahil bırakılmış ezilmiş bir toplum haline gelmiştir. Rohingalı Müslümanlar ancak cahil bırakılmış ve ilimden uzak olmalarına rağmen İslam’dan vazgeçmemişler. İmkânları nispetinde İslam’a sımsıkı sarılmış insanlardır. Örneğin Bangladeş’te kamplarda göçebe halinde olmalarına rağmen çocuklar yürümeye başlar başlamaz bambulardan inşaa edilmiş medreselerde kuran öğreniyor; talim ve hafızlığa başlıyorlar. Kuran-ı Kerimi ezberleyenler derhal Buhari ezberine başlatılıyorlar. Bugün yeryüzündeki milletlerin içinde nüfusuna oranla en çok hafız yetiştiren millet Arakan’daki (Rohingalı )Müslümanlardır. Nüfuslarının yarısından çoğu hafızdır.

Yardım çalışmalarımız esnasında mescitler ve medreseler inşaa ederken daha biz inşaat çalışmalarını başlatırken yapının içini doldurup kuran talimine başladıklarına defalarca şahit olduk. Onlar talim yaparken bir yandan da inşaat devam ediyordu. (Subhanallah)

Yine halkın ihtiyacını sormak için çadırları dolaşırken en çok neye ihtiyaç duyduklarını sorduğumuzda bu fakru zaruret içindeki insanlar yemek, elbise, ev hatta hastalıklarının tedavisi için ilaç, doktor gibi seçenekleri varken en başta medrese lazım çocuklarımızı yetiştiremiyoruz diyorlardı.

Daha sonra tesettür elbiseleri olmadığı için bazı bacılarımızın çadırlardan çıkamadığını öğreniyorduk. Rabbimiz İslam’a olan iştiyaklarından dolayı onlardan razı olsun… Bu sınırlı satırlarda kabaca Arakanlı Müslümanlar hakkındaki şahadet ve kanaatim budur.

Bir yetim çocuğumuzun günlük programından bahsedebilir misiniz?

Sabah namazı için uyanan çocuklarımız yatakhaneden çıkıp abdestlerini alıp mescid’de namazlarını eda edip akabinde güneş doğana kadar sabah zikirlerini ve tesbihatlarını tamamlıyorlar. Sonra kahvaltılarını yapıp sınıflarına geçerek hocalarını ve ders saatini bekliyorlar. Ortalama 1’er saatlik Kuran, akide, ilmihal, hadis öğrenimi gibi derslerin yanında beşeri ilimlerden de matematik, tarih, ingilizce gibi dersleri de görüyorlar aralarda teneffüs vererek oyun oynama, günün diğer vakit namazları ve ibadetlerine ve dinlenmelerine de fırsat veriliyor. Gün bu şekilde ikindiye kadar tamamlanıyor. İkindiden sonra serbestler ezber ve ödevlerine de bu zaman diliminde hazırlanıyorlar. Akşam yemeği için yemekhanede toplanıp yemekten sonra yatakhanelerine geçiyorlar. Malum zorlu şartlarda bu şekilde yetişip yarınlara hazırlanıyorlar.

Bizlere biraz da yetim çocuklarımızın dünyasından bahsedebilir misiniz?

Öncelikle yetim olsun olmasın oradaki tüm çocukların psikolojik durumlarının yaşanan olaylar, katliamlar ve yaşamak zorunda kaldıkları zorlu yaşam koşullarından dolayı sıkıntılı bir durumda olduğu gerçeğini söylememiz gerekiyor. Tabi bundan en çok etkilenen de yetimler. Örneğin çocuklar bizi ilk gördüklerinde hemen kaçıyor, saklanıyor bunun sebebi ise ten rengi bizim gibi beyaz olan Budistlerin onların gözleri önünce vahşice insanları (anne, baba,  kardeş ve akrabalarını) katletmeleri işkence ve zulümler yapmaları o minik yüreklerinde tüm bunlara şahit olması psikolojik olarak zihin dünyalarında derin yaralar açmış durumda. Bizler onları sevmek için elimizi uzatıp dokunduğumuzda çığlık çığlığa haykırarak korku içinde ağlıyorlar akılları başlarından gidecekmiş gibi bir hale bürünüyorlar maalesef. Bunun haricinde hayalleri küçücük, mutlulukları da öyle bir sakız için veya hediye edeceğiniz bir balon için saatlerce peşinizde dolaşacak kadar çaresiz… Hediyesine sahip olduğunda da günlerce aklından çıkmayacak kadar havalara sıçrayarak kahkahalar atacak kadar mutlu olabiliyorlar. Onları sevindirme ve tebessüm etmelerini sağlamak için küçük bir oyun parkı yaptığımızda oynamaları için aldığımız atlıkarıncaların karşısında uzun bir vakit geçirdikten sonra ancak bizim tarif etmemizle onun bir oyuncak olduğunu anladılar. Bizim nezaretimizde oynamayı öğrenecek kadar elimizdeki nimetlerden uzak, yoksul bir hayat içinde bir balonla, bir şekerle veya pet su şişesi, bambu parçası ve lastik parçalarını kullanarak kendisine araba yapıp akşama kadar onunla mutlu mesut yaşayabilen tebessümleriyle insanın yüreğine güzel duygu ve düşünceler dolduran çikolata renkli tatlı çocuklar onlar.

Çalışmalarımızda her yorulduğumuzda, usandığımızda bakışları tebessümleriyle bizi motive eden bu tebessüm için bütün zahmetlere yorgunluk ve çileye değer dedirten Allah-u Teâlâ’nın rahmetinin tecellileri bizde çok derin izler bıraktılar.

Arakan’da başka hangi çalışmaları yapmayı düşünüyorsunuz ya da yetimlerle ilgili başka projeleriniz var mı?

Allah’a hamdolsun köyler, su kuyuları, Mescid ve medreseler, elbise, gıda yardımı, eşya yardımı ve daha bir sürü yardımın ulaşmasına vesile olduk. En son olarak da yetimhanemiz faaliyete geçti. İcraatlerimizin devam etmesi için ne gerekiyorsa yapıyoruz ancak biz bu çalışmaları kardeşlerimizin gayret ve bağışlarıyla yapıyoruz. Maalesef İslam coğrafyası her yerinden kanıyor. Neresi gündem oluyorsa 1, 2 ay oraya yardımlar yönleniyor ve sonra kesiliyor. Bu da bizim çalışmalarımızı belli bir seviyenin ötesine taşımıyor. Arakan meselesi de böyle… Yardımlar azaldı ve istediğimiz projeleri gerçekleştirmede sıkıntılar çekiyoruz.  Ancak bu yetimhanenin açılışı ve bu röportajımızdan istifade eden kardeşlerimizin gayretleriyle inşallah yakın zaman içinde bir yetimhane projesini daha tamamlayacağımız inancındayız.

Bize söylemek istediğiniz başka şeyler var mı?

Müslümanların dünyadaki bu zulümlerden haksızlık ve zorbalıklardan kurtulmasının yolu hepsini kuşatan bir İslam devletinin varlığından geçtiğini bilmemiz gerekir. Bunun olmadığı zamanlarda ise buna en yakın gücün cemaatlerin ki arzumuz bunların birleşerek ümmetçi bir çizgide büyük bir cemaat olarak beraber hareket etmesidir. Ancak bu şekilde Müslümanlar kendilerini savunabilir. Dünyanın neresinde olursa olsun kardeşlerine yardım ve fayda verebilirler. İşte bunu fark eden İslam düşmanları, cemaatlere düşmanlık besleyen kimseler. Maalesef İslam’a müntesip olup da haddi aşan, yolunu şaşırıp kibir ve taassuba kapılarak sadece kendisini hak yol üzere görüp diğer gurup ve cemaatleri gücü yettiği yerlerden silip yok etmeye çalışan gaflet ve dalalet içindeki insanlara karşı mücadele etmenin gerekliliğinin farkında olmalıyız. Yanlışları, hataları olanlardan dolayı veya içlerinde art niyetle kurulup İslam’ı ifsad edenlerden dolayı tüm cemaatleri gurupları silmememiz gerektiğinin bilincinde olmalı. Topluma da bu bakış açısını yaymalıyız. Onlara bir bebeğin yalancı emziğe baktığı pencereden bakmaları gerektiğini nasihat etmeliyiz. Nasıl ki bir bebek saatlerce günlerce haftalarca emdiği halde bir damla sütü kursağına indiremediği halde o emziği emmekten vazgeçmiyorsa,  Bizim de aynı azim ve iştiyakla cemaatleşerek, bir araya gelerek İslam’a hizmet etmenin yollarını aramamız gerekiyor. İşte tüm bu çalışmalar neticesinde komşumuz Suriye’den, Afganistan’a, Çeçenistan’a, Somali’ye, Sudan’a, Arakan’a dünyanın her coğrafyasındaki Müslüman kardeşlerimize umut olabiliyoruz, omuz verebiliyoruz. Tüm hilelerine karşı batıya (ehli küfre) karşı dik duruşumuzu ümmet olgumuzu muhafaza edebiliyoruz. Bu şuuru paylaşmak ve yaymak duasıyla Allah’ın selamı üzerinize olsun.

Turhan Bey’e değerli bilgileri bizimle paylaştığı için teşekkür ederim.