İmtihânlarla sarmalanmış şu gurbet diyârın da insanoğlu’nun gidip varacağı, önünde duracağı ve tüm renklerin belli olacağı bir ölüm kapısı var.

Ne de çabuk geçti zamanlar üzerimizden. Hiç de tekrârı olmayan yılda dört mevsim yaşar gibi yaşadık ömrümüzden. Önce çocukluğumuz, gençlik yıllarımız ile hayâtın cıvıl cıvıl güzelliklerini yaşayarak bahar devresi geçirdik. Her şey tozpembeydi gözlerimizde. Sînelerimiz de dert, keder, elem nedir bilmezdik. Mutluluğu bâkî sanırdık. Hayat ilerleyince sıhhati ve kuvveti bulunca iç dünyâmız da bir yaz mevsimi yaşadık. O zaman yandık sıcaktan, o zaman gerçeklerle yüzleştik hatta külleri dahi hissettik benliğimizde. Ansızın sonbahar rüzgârları esmeye başladı. Yaprak dökümü yaşıyorduk hayat defterimizde. Ağacın yaprakları sararıp da solduğu gibi ömür de düşüyordu takvim yaprağında. Zirveye çıkıp da sonra aşağı inen bir hâli andırıyordu rûhen, bedenen yaşadıklarımız. Her şey tersine ilerliyordu artık. Yâsîn sûresi bu hakikati açıklıyordu:

“Kime uzun ömür verirsek biz onun gelişmesini tersine çeviririz. Hiç akıl erdirmiyorlar mı? (Yâsîn; 68)

Başladığımız yere, tekrar ilk doğumumuzdaki zayıflık hâline dönmüştük. Sonbahardan kışa geçiş hızlı olmuştu. Nasıl bütün bitkiler, canlılar bir ölüm yaşıyordu, bizde öyleydik. Her şey kup kuru, kap kara kesildiği ve yeni bir hayâta, canlılığa dirilmeye hazırlandığı gibi insanoğlu da bu halkaya, bu fâniliğe, yeniden dirilişe dâhil oluyordu. Necip Fâzıl’ın dediği gibi:

Yağız atlı süvâri, koştur atım, koştur!

Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları…

İşte o an insanın gönül âlemine bakılır ne var ne yok diye. Yaşarken o kadar da söylenmişti; Gönül âlemi verimli/münbît bir topraktır. Oraya güzel amelleri, namazı, zikri, orucu ve takvâ’yı ekersen, sana âhirette o verilir. Gül ekenin gül bulması gibi. Ya da o toprağa çirkin amelleri, faydasız işleri, haramları, dedikodu ve gıybetleri ekersen âhirette takdim edilecek ve verileceklerde ancak bunlar olur. Toprağına kaktüs ve dikenler diken başka ne umabilir ki. Hayat bir bardağı dolduran damlalar gibidir. Damlaların temiz olursa suyunun berrak olmasından niye korkasın! Damlaların kirliyse ancak kendi nefsini kınarsın. Ve bardağa düşen son damla ile ömür kitabın kapanır. Necip Fâzıl’ın da dediği gibi:

O demde ki, perdeler kalkar, perdeler iner,

Azrâil’e “hoş geldin!” diyebilmekte hüner…

Ölüm ânı gelip bizi de bulurken, ölüm kapısına yaklaşırken, adım atıp içeriye girerken ve son nefesi verirken vicdânlarımız da yankılanacak bir sestir o:

“Kulum! Ben Seninleydim ama Sen Kiminleydin?”

Kişi O an ya mü’min, muttakî, müslümandır ya da kâfir, münâfık, günahkâr-mücrimdir.
Dünya yolculuğunda cam kırıklarına basa basa yürüyen, şu harâmdır, şu mekruhtur, Allah bundan râzı olmaz diyen muttakî müslüman’ın cevâbı elbette rahattır. Vereceği cevâpla mahşere doğru ilerler.

Ama dünyâ hayâtında Allah ile bağını koparmış, Kur’an ahkâmı ile amel etmeyen, önüne çıkan haramları tereddütsüz işleyen, dinin emrettiği namazı, zikri, dâveti ve cihâdı terkeden, moda ve dizi tutkunlarının vereceği cevap ise elbette deprem etkisi olacaktır. O da cevâbıyla mahşere doğru ilerler.
Kâfirin, münafığın cevâbını ise hiç dillendirmiyoruz bile.

O gün duruşma günü gibidir…

Mahşer meydânına elbisesiz, çırıl çıplak, yalın ayak, başı kabak bir şekilde ilerleriz. (1) Kimi insanlar yaya, kimileri binekli, kimileri ise yüzleri üzere sürüklenecekler (2) (Rabbim bizleri korusun). Durum o kadar vahimdir ki kendi âkibetimizi düşünmekten bir başkasına bakamayız, düşünemeyiz bile. (3) O gün çok çetin zamanlar olacak. Efendimiz aleyhisselâm’ın gözleri bazı insanlara ilişecek ‘bunlar benim ümmetimdir’ diyecek. Verilen cevâp ise; ‘Senden sonra onların neler yaptığını/ nasıl değiştiklerini bilmiyorsun’ olacak. Efendimizin önünden alınıp cehenneme atılacaklar. (4)

O gün Allah’ın zâlimlere vaadettiği gündür. Yeryüzünde zulmeden, haksız yere canlara kıyan, ellerindeki kimyasal silahlarla mazlûmları tepeleyen zorbalara ‘Bugün mülk kimindir/ limen’i-l mülkü’l-yevm’ denilir. Ve onlara ateş sunulur. Girecekleri ateş sönmeye yüz tutsa Cebbâr olan Allah onun ateşini tekrardan alevlendirip harlayacaktır. (5)

“Büyük duruşma günü zâlimlerin, kendi yaptıkları işlerden bucak bucak uzak durup, korkudan titrediklerini görürsün. Hâlbuki çare yok, onların cezası tepelerinin üstünde durmaktadır.” (Şûra; 22)

O gün kişi mücrimlerdense, kendisine verilen sayılı nefesleri haramlarda kullanmışsa, adımlarını hep kötüye kullanmışsa o zaman feryâdu figânlar başlayacak. Keşkeler çoğalacak. Ölümden sonra hasret ve nedâmeti/pişmanlığı dile getirecek:

“Onlar orada: ‘Ey Rabbimiz! Ne olur, bizi buradan çıkar(ıp dünyâ’ya geri gönder de) daha önce yaptıklarımızın yerine, sâlih ameller yapalım! diye feryâd ederler. (Allah onlara sorar:) ‘Biz size, düşünüp ibret alacak kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Size îkâz edici (bir peygamber) de gelmedi mi?” (Fâtır; 37)

İşte o an aşağılanmış ve üzüntülü bir tablo çizilir. Dünyadayken keyiflerine dalıp oynayanların yüz hâlleri meydana çıkar. Beklenen cezâyı anlamışlardır. Yüzleri kararmaya başlar. Hüzünden solmuş, gama bulanmış, moral bozukluğu ile simsiyah katran, zift gibi kesilmişlerdir.

Şimdi efendimiz aleyhissalâtu ves’s-selâm’ın şu sözünü daha iyi anlıyoruz değil mi?

“Ben sizin görmediğinizi görür, duymadığınızı duyarım. Benim bildiğimi bilseydiniz, az güler, çok ağlardınız; yataklarınızda kadınlardan zevk almaz, yüksek sesle Allah’a yalvararak yollara ve kırlara çıkardınız.” (6)

O gün kişi muttakî ve mü’minlerden ise kolay bir hesapla ferahlar. Dünyada ne yapmışsa bilinçle, şuurla yaptığı için hesâbı da kolay olur. Onların yüzleri nur ile parlamış neşe taşan yüzlerdir.

Mü’minler, Rahmân olan Allah’a şerefle ve güzel bir karşılama ile gelecekler:

“Müttakîleri (Allah’tan korkanları) o gün Rahmân’ın huzûrunda O’na gelmiş konuklar olarak toplarız.” (Meryem; 85)

Mahşer de göze çarpacak ve sînelerimiz de ma’kes bulacak bir görüntü de şehidler olacak. Kardeşlerim! Allah yolunda şehid olmak ne güzel bir mükâfattır. Dünyâ hayâtında zorlukları göğüsleyerek şehâdete kavuşana mahşer meydânın da bile bir ayrıcalık tanınır. Rabbim bizleri de muttakî ve şehidler zümresine dâhil etsin. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şehidlerin mükâfâtını anlatıp onları kısım kısım bize tasvir edip anlatırken şunları söyler:

“…Üçüncüsü ise; canı ve malıyla çıkar. Sevâbını Allah’tan bekler. Öldürmek ve öldürülmek ister. Eğer ölür veya öldürülür ise, kıyâmet gününde yalın kılıç, kılıcını boynuna koyarak gelir. İnsanlar dizüstü çökmüşlerdir. ‘Bize yer açılmaz mı? Biz canımızı ve malımızı Allah için sarfettik.’ der. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Nefsim elinde olana yemin ederim ki eğer bu söz İbrahim aleyhisselam’a veya peygamberlerden birine söylense, onun vacip olan hakkı olarak görür ve yolundan çekilir. Bunlar, Arş’ın altında nurdan olan minberin yanına gelir ve oraya otururlar. İnsanların nasıl hükmedildiğine bakarlar. Ölüm üzüntüsünü görmezler. Berzahta kederlenmezler. Büyük çığlık onları korkutmaz. Onları hesâp, terazi ve sırat köprüsü ilgilendirmez. İnsanlar arasında nasıl hükmedildiğine bakarlar. İstedikleri her şey onlara verilir. Bir şeye şefâat etmek istedikleri zaman şefâat ederler. Cennetten istedikleri şeyler onlara verilir. Cennette istedikleri yerde otururlar.” (7)

O zaman kardeşler, mahşeri sıkıntıyı daha yaşamadan, ölüm meleği kapımızı çalmadan  “O halde Allâh’a koşun…” (8) hitâbından payımıza düşeni alarak, hayâtımızın son demine kadar kelime-i tevhîd ikliminde yaşayalım, <<>> ile fâniliği atıp, <<illâ>> ile huzûr bulalım.

————————-

1. Bazı ifâdeler Buhâri de geçmektedir.
2. Tirmizi
3. (Abese; 37)
4. Buhâri
5. (İsra; 97)
6. Tirmizi zühd, 9
7. Beyhâki Şuabu’l-İmân
8. Zâriyat sûresi; 56