Bismillahirrahmanirrahim
Türkiye’deki laik, Kemalist, sosyalist, ulusalcı kesimler epey zamandan beri bas bas bağırıyorlar; Türkiye diktatörleşiyor, özgür basın susturuluyor, basına özgürlük!!..
İslam’a ve Müslümanlara her fırsatta hakaret edip aşağılamaktan büyük zevk alan bu ikiyüzlü, Müslüman görünümlü tapınakçıların, hımarı andıran değersiz sesleri bize 20 yıl önce Türkiye’de yaşananları hatırlattı. Şuan, 30-35 yaşlarındaki çoğu genç kuşak bu çileli günleri pek hatırlamaz…

O günlerde laik, Kemalist, sosyalist, ulusalcı düşünceye sahip tüm asker, bürokrat ve siyasiler, birde bunların kuyruğuna takılan güya muhafazakâr-Müslüman gözüken sağcı partiler birleşerek, Müslümanlara zulmetmekte adeta birbirleriyle yarışa girmişlerdi. Kim İslam’a, İslam’ın değerlerine ve Müslümanlara hakaret eder, aşağılar ve açıkça meydan okursa, o kimse amirlerinin gözüne girer, yerini garantiye alır ve devlet kademelerinde hızlıca yükselirdi.

O günlerde bir kimse görevinin başında kalmak, amirlerinin gözüne girmek veya üst kademelere terfi etmek istiyorsa yapacağı şey çok basitti; apartmandaki, mahalledeki, okuldaki, iş yerindeki, devlet kurumlarındaki tüm dindar insanları yahut hanımı ve kızı örtülü insanları tespit edip ilgili makamlara İSPİYONLAMAK.
Müslümanlar sokakta dahi taciz ediliyor, hakarete uğrayabiliyorlardı. O dönemde Laik, Kemalist, sosyalist DİNAZORLARIN kalesi olan ÇAPA ve CERRAHPAŞA hastanelerinde başörtülü hanımların hastaneye kabul edilmediği bile olmuştu. Hatta hastanenin içi kamusal alandır deyip kamusal alanda başörtüsü, çarşaf, peçe takmak yasaktır talimatnamelerinin poliklinik kapılarına asıldığına bu fakir bizzat şahit olmuştur…

Bazı kardeşlerimiz gece yarısı baskınlarıyla evden alınır 3-4 gün keyfi olarak sorguda bekletilirdi. Bunlardan bir tanesi de Tıp fakültesinde okuyan hafız bir kardeşimizdi. Gece yarısı evden alınmış, sorguda hakarete ve iftiralara maruz kalmış, oda yetmiyormuş gibi anadan doğma çırılçıplak soyundurulmak istenmişti… Çok muhterem polis kardeşşşlerimiz(!!!) malum hoca efendiden aldıkları, “AMACA ULAŞABİLMEK İÇİN HER YOL MUBAHTIR” fetvasından sonra bu alçakça ve düşmanca muameleleri yaparken vicdanları hiç sızlamıyor tam aksine ‘Allah katında büyük bir sevap kazandıklarına inanıyorlardı’..

“Onlar Allah’ı bırakıp da, alimlerini, rahiplerini, Meryem oğlu Mesihi RABBLER EDİNDİLER.” (Tevbe; 31) ayeti kerimesini en iyi anlayanlar hiç şüphesiz; namazlı niyazlı polis aabii(!!)lerin düşmanca uygulamalarına maruz kalan ve o günleri yaşayan mazlum Müslümanlardır.

O zamanlar Müslümanların kendilerini ifade edebilecekleri, yaşadıkları haksızlık ve zulümleri anında duyurabilecekleri sosyal paylaşım siteleri yoktu. Sadece birkaç tane çıkan günlük gazete vardı. Onlardan biriside ‘vakit’ yani bugünkü adıyla ‘akit’ gazetesiydi.

28 Şubat post modern darbenin şeytan üçgeni olan; asker, bürokrat ve siyaset üçgeninin alçakça zulümlerine karşı, Müslümanların sesi olmaya çalışan ‘Akit’ gazetesine yapılan saldırıları gazetenin sahibi olan Mustafa Karahasanoğlu’nun ağzından dinleyelim:

Gazete Binasını Kalaşnikof’la Taradılar; 300 Polisle Baskın Yaptılar

Gazetenin haksızlıklara ve yanlışlara direnişini kırabilmek için değişik stratejilerin uygulandığını anlatan Karahasanoğlu, o günlerde yaşadıklarını şöyle dile getirdi: “İlk olarak gazetenin önüne el bombası konuldu. Ardından gece yarısı binayı Kalaşnikof ile taradılar. Kalaşnikof’u orada bıraktılar. Bunun bir anlamı vardı, o da bunun derin devlet tarafından yapıldığıydı. Akabinde 300 tane polisle Akit’e geldiler. Mahkeme kararı ile arama yapıldı. ‘Terör örgütünün silahlarının gazetede bulunduğu’ suçlaması ile. O zaman Cumhuriyet’ten Hikmet Çetinkaya, ‘Terör Örgütünün Merkezi’ diye yazı yazdı.(bu ikiyüzlü çukur adam, ahlaksız charlie hebdo dergisinin peygamber efendimizle ilgili bir karikatürünü köşesinden yayınlamış ve bunun basın özgürlüğü olduğunu savunmuştu. Meğer o günlerde basın avcılığı yapıyormuş!!) Emin Çölaşan da destek verdi bu yazıya. (bugün,’ basın özgürlüğü yok’ diye en çok uluyanlardan biride o) Polis geldi ama elhamdülillah hukuksuzluk olmadığını gördüler. Keskin nişancıları çevredeki binalara dikerek gazeteyi sabah 10.00’dan 16.00’a kadar aradılar. Beni nezarete attılar. Ertesi gün mahkemeye çıkardılar. Mahkemeye çıkarken, beni basın yolu ile işlediğim suçtan değil, ‘karşılıksız çek vermişim de onun için hakkımda tutuklama kararı çıkarılmış’ diye medyaya yanlış ifadelerle aksettirdiler. ‘Yani Akit’in genel yayın yönetmeni karşılıksız çekten tutuklandı’ diye kamuoyuna lanse edildi. Bu iddianın hiç aslı yoktu. Örneğin burada Nedim Şener ya da diğer arkadaşlar gazetecilik suçundan içeri alındı deniliyor. Ondan değil. Hâlbuki ben gazetecilikten, yazdığım bir yazı yüzünden içeri alınıyorum ama karşılıksız çekten suçlanıyorum. Tam bir itibarsızlaştırma operasyonu… Daha sonra, ‘Maddi hata olmuş, ‘yanlışlıkla ifade etmişiz’ diyorlar.

“Makamımda Tehdit Edildim”

Makamında açıkça tehdit edildiğini belirten Mustafa Karahasanoğlu, Refahyol hükümetinin sona ermesinin hemen ardından 1997 yılının eylül ayında yaşandığını söylediği o görüşmeyi şöyle aktardı: “Gazeteye geldiler. Sivil giyimliydiler. ‘Devlet, bekası için her şeyi göze alır, bu bina çöker altında adamlarınla beraber kalırsın.’ diye beni tehdit ettiler. Bunlar belli mihraklardan gelen insanlardı. Derin devlet dediğimiz yapıdandı. Bizi tehdit edenlere ben de cevaben ‘Bu devletin bekasını siz mi, biz mi tehdit ediyoruz? Ben kadere inanırım; şurada merdivenden aşağı inerken kayıp beyin kanamasından ölmeyeceğimi kimse garanti edemez. Bunun dışında da bina çöküp altından sağ çıkmayacağımı da kimse garanti edemez. Bu devletin bekasını tehdit eden esasında sizin anlayışınızdır ’dedim. Bu minvalde 1,5 saat konuştuk. Daha sonra çekip gittiler.

“Yazarımıza Komplo Kuruldu”

Baskılardan sonuç alamayan odakların, yazarlarına yönelik karalama kampanyası yürüttüğünü hatırlatan Mustafa Karahasanoğlu, gazetenin etkili yazarlarından Hasan Karakaya hakkında dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden’i öldürtmek için adam kiralamak iddiası ile soruşturma başlatıldığını ifade ederek şöyle devam etti: “İddiayı ortaya atan Kasım Gençyılmaz, daha sonra yazarımız Hasan Karakaya’ya mektup yazdı ve helallik diledi. O dönemin Milli Güvenlik Mahkemesi baş savcısı Nuh Mete Yüksel, başka bir suçtan tutuklu bulunan Kasım Gençyılmaz’a ‘Senin durumun kötü. Düzeltebiliriz. Yalnız şöyle bir iddiada bulunacaksın.’ demiş. Kasım Gençyılmaz da bunun üzerine ‘Tarabya Oteli’nde Karakaya beni kabul etti, yanında da bir İranlı vardı’ iftirasını atmak zorunda kaldı.

Hasan Karakaya, Renault arabasına binen, hali vakti yerinde olan, 10-20 milyon ödeyecek biri değil. Senaryo inandırıcı olsun diye güya İranlı biri de varmış yanlarında. Hasan Karakaya ve Hasan Maden, iddianın ardından 7 gün Terörle Mücadele’de tutuldu. İki Hasan olduğunu iddia etmiş Gençyılmaz. Bizde de iki Hasan olduğu için iki Hasan gitti. Beş Hasan olsa beş Hasan gidecekti demek ki!.

Orada gözaltında tutulduktan sonra mahkemeye sevk ediliyor. Mahkemede teşhis yapılacak. Allah büyük, eğer samimiyet ve ihlâs içinde olursanız yardım ediyor Rabbim. Mahkemeye çıkmadan önce Kasım Gençyılmaz’a, Hasan Karakaya’nın gençlik resmini gösteriyorlar. Hasan’ı sivil polislerin arasına koyacaklar ve Kasım Gençyılmaz’dan teşhis etmesini bekleyecekler. Belki karıştırabilir, onun için yerini tarif edelim, işi garantiye alalım diye akıllarından geçiriyorlar. Hasan Karakaya’nın soldan üçüncü olduğunu da belirtiyorlar. Kasım Gençyılmaz, Hasan’ın karşısına geçince sol sağ, sağ sol oluyor. Bu sefer kendine göre soldan üçüncüyü gösteriyor, polisi işaret ediyor yani. Hâkim emin olup olmadığını soruyor, ‘Eminim’ diyor; hâlbuki polisi gösteriyor.”

“Dağıtıcılarımız Darp Edildi, Aboneye Bırakılan Gazeteler Çalındı”

Kaleşnikof’la gazeteyi taradıkları günün ertesinde ‘Kalleş-nikof’ diye başlık attık. Hasan Karakaya’yı götürdükleri gün ise; ‘Biz size bunu yalatacağız’ diye 9 sütuna manşet attık. Allah da bizi mahcup etmedi, mücadelemiz devam etti. Dağıtıcılarımıza onlarca saldırı oldu. Anadolu’nun değişik yerlerinde gazete dağıtımı yapan arkadaşlar görevini bıraktılar. Çorum’da, Erzincan’da, Elazığ’da ve Malatya’da dağıtıcılar darp ediliyordu gece yarısı ya da sabaha karşı. Failler maalesef bulunamadı. Buna ilaveten gazeteler bırakıldığı noktadan birileri tarafından alınıyordu. Tehditlerden korkarak gazete dağıtmayı bırakan birçok arkadaşımız vardı. Onlara da bir şey diyemiyoruz. Garanti edecek durumumuz yoktu. Kimi kime şikâyet edecektiniz? Çünkü en başta işi sevk ve idare edenler sizi tehdit ediyordu.”

Gece Asansör Çalışınca Pantolon Ve Ceketimi Giyiyordum

Mustafa Karahasanoğlu, 28 Şubat dönemine ilişkin unutamadığı bir anısını da şöyle dile getiriyor: “Apartmanın en üst katında oturuyorum. Asansör gece 02.00’dan sonra çalışmaya başlayınca, ‘bunlar beni almaya geliyorlar, kameralar yanlarında olacak’ diye aklımdan geçiriyordum. Pijama ile görüntü verip beni aşağılamasınlar diye asansör çalışınca hemen pantolon ve ceketimi giyiyordum. Elbiselerimi giyiyordum ki görüntü alırken Akit’in sahibini pijamalı vaziyette çekmesinler ve Müslümanları rencide etmesinler. Aşağı yukarı haftada 1-2 kere gece yarısı elbise giyiyordum. Ayrıca büyük oğlum, 28 Şubat’ta askerdi. Onu orada feci şekilde dövdüler. Oğlumu gazeteye baskın yaptıklarının ertesinde ‘Baban her şeyi anlattı, sen de anlat’ diye dövmüşler. ‘Baban kimle görüşüyordu, ne yapıyorsunuz?’ diye sormuşlar. Çok kötü şekilde dövdükleri için kulağında hafif arıza kaldı. Korkulara aldırış etmedim. Ama ailem olanları biliyordu, evden çıkarken mutlaka dua okuyarak beni gönderirlerdi.”…

O dönemde yapılan bu ve bunun gibi zulümlerin üzerinden 20 yıl geçti. Sizce, milletin dini ile, peygamberi ile, inancı ile, baş örtüsüyle, Kur’an kurslarıyla, imam hatipleriyle uğraşan ve İslam’ın tüm değerlerine karşı savaş açan o günkü; laik, Kemalist, sosyalist, ulusalcı zihniyete mensup olan kesimler; geçmişte yaptıkları zulümlerden dolayı bir utanma, bir pişmanlık duyuyorlar mıdır??? Yada bir öz eleştiri yaparak ”yahu biz bu ülkenin inançlı insanlarına bir çok zulümler yaptık, bir çok insanın geleceğini kararttık” diyorlar mıdır?? Bazılarınız acı acı gülümsediğini ve ”Eşekten post, bunlardan dost olmaz” dediğinizi duyuyor gibiyiz. Haksızda sayılmazsınız.

O günkü İslam düşmanı kafa ile bugünkü kafa arasında bir değişiklik olmuş mudur gelin bir bakalım; Tarih 2015… CHP İstanbul 1.bölge millet vekili adayı Şahin Ciner HALT TV de şunları söylüyor: ”Diyaneti revize edeceğiz. Diyanetin başına inancını gizleyen birini getireceğiz. (Acaba Ciner’in kastettiği gâvur iken Müslüman rolü oynayan birileri mi?) İmam hatipler kesinlikle azaltılacak. İmam hatiplilerden sadece din görevlisi olacak. Üniversite imtihanlarında eski usul katsayı uygulamasını geri getireceğiz. Ezanların hoparlörden dışarı okunmasına kesinlikle izin vermeyeceğiz. Ezan, toplumu baskı altında tutuyor. İnsanları rahatsız eden bu uygulamayı kesinlikle kaldıracağız (toplumu rahatsız ediyor dediği “EZAN”, bu arkadaşa gebereceği ve Allah’a hesap vereceği günü hatırlatıyor galiba!!) Hızını alamayan kökten CHP’li arkadaş devam ediyor fantezilerine; biz iktidara geldiğimiz gün, aleyhimize olan tüm gazetelere el koyacağız. Kapatacağız onları. Onların sahibi olan iş adamlarına da bunun hesabını soracağız…”

Ne dersiniz? O dönemin Kemalist, laik, sosyalist, ulusalcı kafası ile 20 yıl sonrasının kafası arasında zihniyet farkı var mıymış sizce??
Tarih dediğimiz şey; HAK ile BATIL ehlinin mücadelesidir. İMAN ile KÜFÜR taraftarlarının yaptıklarının veya yapamadıklarının kayda geçirilmesidir.
Zaman değişebilir, mekân değişebilir, yaşam tarzları değişebilir, fikirler değişebilir fakat İMAN ve KÜFRÜN VASIFLARI ASLA DEĞİŞMEZ. Değişen insandır. Hakiki iman ehli; Allah’ın razı olduğu şeylerden razı olur, Allah’ın razı olmadığı şeylerden asla razı olmaz. Eğer iman ehli olduğunu iddia eden bir kimse; Allah’ın razı olduğuna razı olmuyor, Allah’ın razı olmadığından da razı oluyorsa, o insanın fikri ve kalbi çoktan iman çizgisinden sapmış ve küfrün bataklığına gömülmüştür. Küfre sapanların, inkâr ve tekebbürde haddi aşanlarında geçmişte karakter yapısı ne ise bugünde öyledir. Bir değişiklik göremezsiniz.

Bu ülkenin gelecek vaat eden muvahhit Müslümanları kesin olarak bilmeliler ki; bu topraklarda doğan ama kökleri bu topraklara yabancı olan sosyalistler, Marksistler, faşistler, ateistler, Kemalistler, ulusalcılar dün ne ise bugün de odurlar.

İslam’a olan düşmanlıkları ayyuka çıkmış bu kesimlerde, zannedildiği gibi bir pişmanlık, bir üzüntü, bir yumuşama ASLA olmamıştır.
Fakat maalesef üzülerek belirtelim ki bu durumun tam tersine Müslümanların içerisinde İslam düşmanlarına karşı büyük bir çözülme, hayranlık, özenti, gevşeme ve riyakârlık başlamıştır. …
“Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız, âyetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.

İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz… Onlar kendi başlarına kaldıklarında da, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: Kininizden (kahrolup) ölün! Şüphesiz Allah kalplerin içindekini hakkıyla bilmektedir.

Size bir iyilik dokunsa, bu onları tasalandırır; başınıza bir musibet gelse, buna da sevinirler. Eğer sabreder ve korunursanız, onların hilesi size hiçbir zarar vermez. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.
(Al-i İmran; 118-120 )
Ülkede İslam’a ve Müslümanlara genel anlamda saygılı, muhafazakâr bir partinin iktidar olması demek; küfrün önderlerinin iman ettiği, onlarla mücadelenin sona erdiği ve Allah’ın dininin yeryüzüne hâkim olduğu anlamına gelmiyor.

Müslümanların, İslamlı’lıktan (Allah’ın hükmüne göre yönetilme taleplerinden) yüz seksen derece uzaklaşıp hızla demokratlaştığı, laikleştiği bir dönemde siyasal rejimle mücadele daha da bir anlam ve önem kazanıyor. Hak ile batılın bu kadar iç içe girdiği ve karıştığı hiçbir dönem yaşanmamıştı.

Es-selamu aleykum. Allah’a emanet olunuz.