Kıymetini bilmediğimiz nimet deyince sadece Müslümanlık mı gelmelidir aklımıza? Peki ya Müslüman kardeşliğinin ne demek olduğunun, değerinin ve beraberinde getireceği zorlukların farkında mıydık?

İslâm kardeşliği neydi? Bize bu değeri kim bahşetmişti?

Kitabında hiçbir şeyi eksik bırakmayan yüce Allah beyan ediyordu Âl-i İmrân Sûresi 103. ayet-i kerîmesi’nde bahşedenin kim olduğunu:

“Allah’ın size olan nimetini hatırlayın! Hani siz birbirinize düşman idiniz de o gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz.”

Anlıyordum artık Müslüman kardeşliğinin benim çabamla elde edilmediğini… Sadece Allah’ın bir lütfu olduğunu ve gönülleri bağlayanın O olduğunu…
Aklıma bir soru daha takılıyordu; “İslâm kardeşliği ne demekti?” Kütüphanede yerini bile unuttuğum hadis kitapları arasındaki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in tertemiz sünneti cevaplıyordu, aklımı kurcalayan bu soruyu. Din kardeşliği; hiçbir menfaat olmadan sadece Allah için birbirini sevmek, sadece O’nun rızasını elde etmek için bir araya gelmek ve yine sadece O’nun için birbirini ziyaret etmekti. (1)

Hayatıma bakıyordum da bu bahsedilenler bana ne kadar da uzaktı. Sevdiklerime karşı duyduğum muhabbete bakıyordum da içinde ya bir menfaat vardı ya da kendime yakın hissettiğim için seviyordum kardeşimi. Ama sadece Allah için hiçbir menfaat gütmeden sevdiğim, bir araya geldiğim ve ziyaret ettiğim kaç kardeşim vardı? Bilemiyordum!

Ürpertiyordu beni, tüylerimi diken diken ediyordu bu içinden çıkamadığım sorularım. Neden mi? Çünkü arşın üzerinde nurdan minberlerde oturacak olan, elbiseleri ve yüzleri nur gibi parlayan, hatta peygamberlerin ve şehitlerin bile hallerine gıpta ettiği kişilerden olamamak korkutuyordu beni. Bu eşsiz nimete kimler mazhar olabilirdi ki? Tabi ki de birbirini Allah için sevenler, bir araya gelenler ve birbirini ziyaret edenlerdi. Böyle müjdeliyordu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini. Allah için sevenlere müjdeleri bitmiyordu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem; “… Onlar aralarında ne kan bağı ne de birbirlerine bağışladıkları bir mal olmadığı halde, Allah için birbirlerini sevenlerdir. Kıyamette insanlar korkarken onlar korkmazlar, insanlar üzülürken onlar üzülmezler.” (2)

Devam ediyordu Allah için birbirini sevenlere müjdeler. Allah’ın gölgesinden başka gölgenin olmadığı günde, Allah’ın onları gölgelendireceğini söylüyordu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem.(3)

Yine başka bir hadiste; hiçbir menfaati olmadan Müslüman kardeşini ziyaret eden bir adama, insan suretinde bir melek şöyle diyordu: “Bil ki! Beni sana Allah gönderdi. O adamı Allah için sevdiğinden dolayı Allah da seviyor ve sana cenneti vacip kılmıştır.” buyuruyordu Allah Rasûlü. (4)
Hasan-ı Basrî’nin “Benim öyle kardeşlerim var ki onları anam doğurmamıştır.” sözü geliyordu aklıma…
Ve Hz. Ömer dikiliyordu karşıma: “Sizden birine kardeşinin sevgisi isabet ettiğinde o sevginin kıymetini bilsin ve ona sımsıkı sarılsın. Zira bu sevgi çok az isabet eder.”

Allah’ın lütfu, Müslüman kardeşlik, Allah için birbirini sevenlere müjdeler ve Hz. Ömer’in sözleri…

İnsan sevdiklerinin kıymetini kaybedince anlar ya… Bana lütfedilen ve değerini bilmezsem elimden çekip alınacak olan, anamın doğurmadığı ama Allah için sevdiğim Müslüman kardeşlerim! Ve şeytanın vesveseleri ve nefsimin oyunları yüzünden bu sevgimi ve kardeşlerimi kaybedersem…

Allah için birbirini sevmek sabır ister. Nerede şimdi böyle samimi, candan sevgiler. Allah için seven, sevdiğini tüm kusurlarıyla birlikte sever. Onun yokluğunda nefsini müdafaa ettiği gibi onu da müdafaa eder. O üzüldüğünde; mutlu oluncaya kadar, kardeşini de hüzün kaplar.

Müslüman kardeşlik deyince akla ilk bunlar geliyordu. Peki, başka neydi ki kardeşlik? Hangi fedakârlıkları gerektiriyordu bu büyük iddia?
Önce “sabır” gerekiyordu galiba. Kardeşinin öfke anındaki zulmünü, nazını ve dil sürçmesini sineye çekmek gerekiyordu.

Sonra, sonra… Üzerine kendi ağırlığının dört katı kadar yük almışçasına ağır gelen ama seni Allah’ın affına mazhar kılacak olan kardeşinin kusurlarını “affetmek” geliyordu.

Mü’min bağışlamak için münafık ise suçlamak için hata kusur arardı hani. Affetmek öyle söylendiği gibi kolay mıydı? Bunun için kardeşinin kusurları hakkında dilini tutman, hatta kalbini susturman gerekiyordu. Kalbini susturmak mı? O da ne ki? Tabi ki seni, beni kötülüğe sevk eden, kalbimizi karartan günah; “sû-i zan”dı.

Kardeşim için yapacaklarım sadece bunlarla mı sınırlıydı? Hayır, elbette, birbirimize olan sevgimizi arttırmanın yollarını aramalıydık, birbirimizle âdeta yarışmalıydık. Evet… evet… Karşılaştığımızda önce ben selâm vermeli, meclislerde ona yer açmalı, onu sevdiği isimlerle çağırmalı ve bazı zamanlarda birbirimizle hediyeleşerek birbirimizin gönlünü almalıydık.

Başka… Başka neler yapmalıydım Müslüman kardeşim için daha doğrusu aslında kendim için. Neden mi kendim için dedim? Çünkü Müslüman kardeşlerim için yaptıklarım aslında kendim içindi. Mesela kardeşime gıyabında dua edersem bir melek; “Allah aynısı sana da versin.” diyecekti. (5)
Bir âlimin (6) yaptığı her duamda en az yetmiş kardeşimin adını zikrederek dua etmek için âdeta sabırsızlanıyordum.

Cömertlik! Malının hepsini, hatta üzerindeki elbiseyi bile kardeşleriyle paylaşan Hz. Ebu Bekir gibi ve ona yetişemediği için üzülen ama malının yarısını kardeşlerine feda eden Hz. Ömer gibi… İhtiyacı olduğunda kardeşinin yanında olmaktı Allah için sevmek ama hiçbir karşılık beklememek.
Gördüğünde ondan önce tebessüm etmek ve ona karşı samimi, hayatında ve ölümünde vefakâr olmaktı kardeşlik.

Hz. Âişe’nin “Mü’min, mü’min’in kardeşidir. Ne onu ganimet gibi görür ne de kendisinden çekinir” dediği gibi kardeşine yük olmamak, aynı zamanda ona karşı rahat olmaktı kardeşlik.

İşte Ensar ve Muhacir kardeşliği böyleydi. Onlar din kardeşlerini soy-sop davasına, milliyetçiliğe tercih etmişlerdir. Neden mi? Korkuyorlardı çünkü şu hadislerin muhatabı olmak istemiyorlardı.

“Irkçılık davasına kalkışan bizden değildir, ırkçılık üzerine savaşa girişen bizden değildir.” buyuruyordu Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem.(7)

“Kim cahiliye davası (ırkçılık davası) güderse cehennemin adamlarındandır.’ ‘Namaz kılsa da, oruç tutsa da mı?’ diye sorulduğunda “Namaz kılsa da, oruç tutsa da. Siz Allah’ın davasını omuzlanıp savunun. Allah size Müslümanlar, Mü’minler ve Allah’ın kulları adını vermiştir.’ ” buyuran yine o pak, güzîde Peygambersallallahu aleyhi ve sellem’di.

Artık anlıyordum ki kardeşlik bedel istiyordu. Canını, malını, her şeyini ortaya koymanı gerektiriyordu. Şimdi kendime ve siz Müslüman kardeşlerime soruyorum; biz bu mezkûr kardeşliğin neresindeyiz? Biz dünyanın öteki ucunda bir kardeşinin ayağına diken batsa bu benden sorulur diyen Hz. Ömer’in kardeşlik anlayışının neresindeyiz? Yanı başımızdaki kardeşlerimiz açlıktan uyuyamazken, Halep’teki kardeşlerimiz açlıktan ölürken, Afrika’daki kardeşlerimiz diri diri yakılırken; bütün varlığını, malının yarısını paylaşan Hz. Ebu Bekir’in, Hz. Ömer’in yanında dilimiz nasıl varıyor ‘biz Müslüman kardeşiyiz’ demeye? Sormazlar mı ahirette bize ‘hani biz iman kardeşiydik’ diye. HANİ BİZ İMAN KARDEŞİYDİK…

————————

1. Muvatta,
2. Ebû Davud, Bûyû 78
3. Buhâri, Ezan 36, Zekât 16, Rikak 24, Hudûd 19; Müslim, Zekât 91
4. Müslim, Birr 38
5. Ebû Davud, Vitr 29
6. Ebu’d Derdâ (ra)
7. Müslim, İmare 53