وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ اُولٰئِكَ الْمُقَرَّبُونَ
“(Hayırda) önde olanlar (ecirde de) öndedirler. İşte bunlar naim cennetlerinde (Allah’a) en yakın olanlardır. (Onların) çoğu önceki ümmetlerden, birazı da sonrakilerdendir. Onlar cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerinde, karşılıklı oturup yaslanmışlardır. Onların çevrelerinde ölümsüz genç hizmetçiler (ellerinde) onların başlarını ağrıtmayan, sarhoş etmeyen ve tertemiz içeceklerle dolu sürahiler, ibrikler ve kadehlerle dolaşır dururlar. (Onlara) beğendikleri meyveler, çanlarının çektiği kuş etleri, saklı inciler gibi, iri gözlü huriler, yaptıklarına karşılık olarak (verilir.)” (Vakıa56/10-24)

Ne muazzam bir ayet, ne muazzam bir övgü, ne muazzam bir ödül. Övgü ve ödülü hak edebilmek için ayetin asıl kilit noktası, onları bu kadar değerli kılan hususun ana teması belirtiliyor, “Bütün bunlar yaptıkları amellere mükâfat içindir.” Önde gidenler bu dünyada çalışan, koşturan, ahirette semeresini alıp (cennet) hayatının tadını çıkarırlar. Bu ayetleri okuyup onlara özenmemek mümkün değil, dikkatimizi bu atmosfere çevirecek olursak tefekkür dağarcığımızı biraz daha genişletmiş olacağız.

NEDEN ÖNDE GİDENLER
Bir davada önde bulunanlar ne kadar davaları için fedakârlık yapabiliyorsa, başarıda o kadar kaçınılmazdır. İslam’da ilk iman edenlere ve İslami mücadeleyi yüklenenlere “SABİKUN” denir. Allah’ın dininde yaşayıp-yaşatmada hayırda öne geçen, davayı yüklenmekte yarışanlara denir “sabikun.”
Bütün insanlar, karşısında cephe almışken, Peygamberin çağrısına teslim olma erdemini gösterenler, adlarını çağlara altın harflerle yazdıranlardır. Asrı Saadetteki sahabe-i güzin, yani İslamın ilk nesli her şeyi yeniden öğrenmiş, şirk koşarak inandıkları Allah’a, Rablerinin istediği şekilde inanmayı, hayatı ve yaşama gayelerini yeniden öğrenmişlerdir.  Bir inançtan kopmanın ve kişiliğini yeni bir inançla donatmanın güçlüğünü bütün zorluklarıyla yaşamışlardır.
ÖNCÜLER; Geçmişten günümüze, asrımızdan kıyamete kadar bu ümmet içinde öncülerden olan fertler ve topluluklar her zaman olacaktır.  İlk kez davaya muhatap olanlarla, ilk kez Bedir’e şahit olanlarla, ilk kez Rasulullah’ın tebliğiyle Mekke’de oluşan küçük ama kıymetli İslam toplumunun fertleri, dağlar gibi ağır, kasırgalar gibi şiddetli zulmün, işkencenin ve fitnenin her türlüsü ile karşı karşıya kaldıklarında onların bu olaylara karşı sarsılmaz imanları ve fedakarlıkları daha net görülür.
İlk kez bir davaya muhatap olanlarla sonradan muhatap olanlar arasında fark vardır. Sonradan gelenler için nispeten kolaylık vardır. Bir kere gidilen yol ayak izleriyle sonradan gelenlere öncülük eder. İslam’a inanıp peygambere tabi olmada da durum aynıdır. İslam’a ilk muhatap olanların inançlarına yakin bir şekilde bağlılıkları sayesinde imanın önü açılmıştır.  Sinelerde var olan cahiliye hastalıkları aşılarak,  kalpler bir tek olan Allah inancına yani tevhide alışmıştır.
Rasulullah’a en zor zamanlarda iman edip tabi olan ilk nesilden sonra gelenlerin tümü, onların yürüdükleri yolu yürümenin öncü neslin ayak izlerine basmanın kolaylığını yaşamışlardır. Aslında başlığımızdaki ayet her zaman önde olabilmenin gayreti içerisinde olabilmeyi aşılamaktadır. Ve onlar daha çok rızıklandırılmaktadır denilmektedir adeta. Dünya işlerinde bile önde olmak ayrı bir psikoloji, meziyet ve becerileri yanında getirir. Sabah koşularında eğer devamlı önde iseniz kendinize güveniniz tam olur, asla geride kalmak istemezsiniz. Geridekilere nazaran hedefe daha erken varırsınız. Eğer koşunuz maratonsa 1., 2. ve 3. olmak istersiniz. Ödüllerin büyüğü onlarındır, ün yaparsınız. Önünüzdeki fırsatlar o nisbette artar. Geride kalanlar ise her zaman onlara özenti ile bakarlar ve onlar gibi olmak isterler. İster bu okuldaki bir öğrenci, ister iş yerindeki bir işçi, isterse müsabakadaki bir yarışmacı olsun hayatın her safhasında zaten bunu görmekteyiz, yaşamaktayız. Hal böyle iken elbette ki İslam rehberlerinin, öncülerinin de meziyetleri ve ödülleri olacaktır. Rabbimiz bizleri de bu öncülerden eylesin. (amin)

AHİRETİN MİLYARLARINI KAZANMAK  İSTEYENİN VASIFLARI
Ödüle ulaşabilmek için koşturan öncülerin belli başlı ortak özelliklerinden başlıcaları şunlar olduğunu görürüz. Başka bir ifade şekli ile; ÖNCÜ ADAYDA ARANILACAK VASIFLAR:

1. Allah’ın Boyası İle Boyanmalı;
صِبْغَةَ اللّهِ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللّهِ صِبْغَةً وَنَحْنُ لَهُ عَابِدونَ
“Allah’ın (verdiği) rengiyle boyandık. Allah’tan daha güzel rengi kim verebilir? Biz ancak O’na kulluk ederiz (deyin).”  (Bakara, 138) Aklı, fikri, zikri, ahlakı, tefekkürü, duruşu, bakışı, yürüyüşü, istikameti, ibadeti, hüznü, sevinci, bolluğu, darlığı Sünnetullah nazarı ile olmalı.
Net, ak, pak, bilinçli olmalı. Allah’ın boyası ile boyanmayanlar o ilahi beyanı ile insanları nasıl boyayabilirler.?  Bu çaba uğrunda karşılarına çıkan maddi, manevi, psikolojik baskılara karşı korkutmalara, zulümlere karşı renklerinde solma olanlar veya grileşenler batıla karşı nasıl mücadele edebilirler? Ayrıca rengini gösterebilme cesaretini gösteremeyeler hedeflerine nasıl ulaşabilirler?
Allah’ın boyası onun gönderdiği dindir. Bu dinin ruhu tevhiddir. Kâinattaki tüm mahlûkat ona teslim olduğu gibi insanlarda yalnız ona teslim olmalı, onun yetkilerine ortak olmaya kalkışmamalıdır. Batı Medeniyetinin demokrasi havariliğinden soyunup, İslam Medeniyetinin atmosferine girmelidir. Madem ki her şeyin sahibi O’dur, o halde O’nun dediği olmalıdır. İşte öncü nesil bunun mücadelesini vermelidir. Allah celle celaluhu’nun gönderdiği iman esaslarıyla, ibadetlerle, ahlak ölçüleriyle, muamelata dair koyduğu hükümlerle kullarını kendi boyasıyla boyarken, koyduğu haramlarla da, bizi başka boyalardan ve boyaların karışımından korur. Çünkü Efendimiz aleyhisselam şu şekilde belirtmektedir: “Mümin günah işlediğinde kalbinde siyah bir leke oluşur. Şayet tevbe eder bağışlanma dilerse, kalbi temizlenir (cilalanır, siyah boyadan kurtulur.) Eğer o günahta ısrar ederse kalbi pas tutar.” (berbat bir renge girer.) (Tirmizi) Tabiri caiz ise her bir günah kendine göre zararlı boyalar içermektedir. Haram denilip bu günahlara set çekmesi zararlı boyalar ile boyanmamaktır. İslam medeniyetini kurmayı emrederek, başka medeniyetlerin tesiri altında rengimizin bozulmasını ve açılmasını engeller.

2. Hür Yürekli Öncüler “Lebbeyk Allahumme Lebbeyk” Derler:
Kendilerine ayak bağı olan dünya metaını, dünya endişesi ve telaşını gerektiğinde paçalarını silkeleyerek atmaları ve “Lebbeyk Allahumme Lebbeyk” demeleridir. Yani, beni yoktan var eden, iman ettiğim, secde ettiğim, tevekkül ettiğim, Rabbe yönelerek; Ya Rabb! Emrine amadeyim, senin sözün karşısında boynum kıldan incedir, derler.  “Anam-babam sana feda olsun ya Rasulallah” deyip yapması gerekeni harekete geçirirler. Ancak bu sözleri çoğumuzun yapageldikleri gibi,  bu işin edebiyatını değil, gerçek anlamda icraatlerinde, hayat işlevlerinde konuştururlar.
Tıpkı Hz. Ebu Bekr gibi müslüman olduktan sonra babasını alıp Rasulullah’a götürür ve babasından Allah Rasulunün nübüvvetini dinlemesini ister, aleyhisselatu vesselam “Ey Ebu Bekr biz babanın yanına giderdik” dediğinde o, sen peygambersin o senin yanına gelsin Ya Rasulallah. Minvalindeki buyruğu ile,  Sa’d b. Ebi Vakkas’ın müslüman olduktan sonra kendisine tavır koyan hayatta en çok sevdiği annesine karşı  “Ey Anneciğim kendine bu kadar eziyet etme, değil senin bir canını vermen, bin başın (canın) olsa her gün bunları birer birer feda etsen yine de ben dinimden dönmem.” Sözü ile;
Hendek Savaşı’nda müslümanlar açlık, yorgunluk, soğukla mücadele ederken sahabeler arasında Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Huzeyfe radiyallahu anh’a;  Kalk ey Huzeyfe düşman saflarına gir ve bize nasıl hareket edecekleri hakkında bilgi getir dediğinde, Huzeyfe radiyallahu anh hiç bir bahanede bulunmadan “Lebbeyk” demiş ve itaat etmişti.
Ebu Musa el-Eşari, Ebu Hureyre’ye; bir gün Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beş altı kişi uzunca bir yola çıktık. Yolda ayak tırnaklarımız döküldü, ayaklarımız yara bere içinde kaldı. Üstümüzde bulunan elbiselerimizi ayağımıza sarıp (adeta onları çarık yapıp) varacağımız yere geldik… Derken hiç bir mazeret ve bahane ileri sürmeksizin “Lebbeyk” demişlerdi.
Aynı şekilde bir çoban olan Rib’i bin Amir düşman kumandanı Rüstem’in karşısına sultanlar gibi çıkmış, gözlerinin içine bakıp aslanlar gibi İslam’ı tebliğ etmiş ve Rüstem’in kalbine bir korku, bir ürperti yerleştirmiştir. “Kimdi bu adam, hangi cesaretle bu şekilde karşıma çıkıyor ve bu şekilde konuşuyordu, bu cesareti nerden alıyordu.” Evet, bu cesaretin kaynağının tek bir izahı vardı; Onlar yalnız ve yalnız Rabblerine hakkaniyetle “Lebbeyk” demişlerdi. Bundan dolayı onlar öndelerdi, öncülerdi. Çünkü onlar “Hür yürekli! Sözleriyle özleri bir olan öncülerdendiler.”
3. Hür Yürekli Öncüler Hayra Susayan Babayiğitlerdir:
Efendimiz buyurmaktadır ki; “Mü’min cennete girinceye kadar hayra doymaz.” (Tirmizi)
İla-i Kelimetullah uğrunda, her zaman bir yarış, bir maraton, bir koşuşturma, hareket ve aksiyon… Rabbe karşı nazik bir hassasiyet, ihlâs ve samimiyet çarkında sabır, sebat ve tevekkül ile hayat sermayesini dolu dolu geçirebilmek ve adeta şu ayeti minhac etmek “Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır.” (Al-i İmran, 133) Bundan dolayı koşmak, koşuşturmak, yılmaksızın, yıkılmaksızın, yorulmaksızın bu yolun engebeli sathında yorgunluğunun, kendisini cennete ulaştıracağını ümit ederek, tatlı bir yorgunluk haline çevirip bu yorgunluğun hazzını doruklara çıkarmak  ve tekrar iştahı tükenmeksizin yolunda istikrar ile sağlam adımlarıyla yürümeye devam edebilmektir babayiğitlik.
“Nice babayiğitler vardır ki, onları ne bir ticaret ne de bir alışveriş Allah’ı anmaktan alıkor.” (Nur, 24/37) Rabbimiz bizleri bu babayiğitlerden eylesin. (Amin)

4. Hür Yürekli Öncüler Aldıkları Görevin Hakkını Verirler:
Onlar, ehliyetli ve liyakatli kimselerdir. Aldıkları görevin hakkını verirler, teslimiyet göstererek itaat ederler, şaşmazlar.
فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hud, 11/112) ayetini baş tacı ederler.
Bedir’de Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e  “Vallahi sen denize dalsan biz de seninle birlikte dalarız ve içimizden bir kişi bile geride kalmaz.” Diyen Sa’d b. Muaz gibi itaatkâr bir nesli örnek alırlar.
– Uhud’da Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem eline bir kılıç alıp  “Bunu benden kim almak ister” diye sordu. Mücahidlerin her biri ellerini uzatıp: “Ben, ben” diye cevap verdiler. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem bu defa “Hakkını vermek şartıyla onu kim alır?” buyurdu. Bunun üzerine hemen herkes durakladı; fakat Ebu Dücane radiallahu anh  “Hakkını vermek şartıyla ben alıyorum!” dedi. Kılıcı aldı ve onunla müşriklerin kellelerini ikiye ayırdı. (Müslim, Fezailü’s Sahabe 128)
– Savaşa giderken nehirden içmemekle imtihan edilen, Talut’un askerlerine “Sudan içmeyin” denildiğinde, sebep ve hikmetini anlamasa da teslimiyet gösterip içmeyen sabırlı bir nesli örnek alırlar. İşte bunlar görevlerini hakkıyla yapan öncülerden sadece birkaçıdır.

5. Hür Yürekli Öncülerin Tevekkülleri, Onları Ayakta Tutan Bitmek Bilmeyen Bir Enerjidir.
Elinden gelen her şeyi yapmakla beraber, denizle Firavun arasında kalsa da yine Allah’a tevekkülü elden bırakmayanlardır.
İnsanlar onlara: “Düşmanınız olan insanlar size karşı bir ordu topladılar, onlardan korkun” dediler. Bu, onların imanını artırdı da: “Allah bize yeter. O ne güzel  Vekil’dir” dediler.” (Al-i İmran, 173)
DEĞERLİ OKUYUCU KARDEŞİM:
Öncü neslin geri vitesi yoktur. İman esaslarında, farz ve haramlarda geri adım atmaz, taviz vermez. “O halde, (hakikati) yalan sayanlara boyun eğme! Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.” (Kalem, 68/9)
Öncü nesil tavizsiz olurken de, müsamahakâr olurken de Peygamberini örnek alır. O’ndan daha sert de olmaz, daha yumuşak da. “Ey iman edenler! Allah’ın ve Resulünün önüne geçmeyin. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.” (Hucurat, 49/1)
Öncü nesil, disiplinli bir nesildir. Dağdan akan su gibi değil, barajdaki su gibidir. Kontrolsüz değil, kontrollüdür; potansiyel enerjiye sahiptir, hizmet üretir. Açıkça haramla emrolunmadıkça davasının büyüklerine itaat eder, görevini aksatmaz ve geciktirmez.
Gözleri yaşlı, yüzleri tebessümlü, kalpleri parlaktır. “Müminler ancak Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir.” (Enfal, 8/2)
İbadeti severek yaparlar. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte olanlar hakkında Kur’an’da buyrulduğu gibi: “Onları rükuya varırken, secde ederken görürsün. Allah’tan lütuf ve rıza isterler.” (Fetih, 48/29)
Onlar, yalnızken de insanlarla beraberken de aslında Rabb’leriyle beraberdir. O’ndan ve O’nun davasından başka bir şey düşünemezler.
Öncü nesil, rızkın da ecelin de bir tane olduğuna inanmıştır. Cömertlik rızkını azaltmayacak, cimrilik çoğaltmayacaktır; cesaret ömrünü azaltmayacak, korkaklık ömrünü uzatmayacaktır. Buna inanan, ne rızkından korkar ne de ecelinden.
Öncü nesil, hareket edebilmek için rüzgâr bekleyen yelkenli gemiler gibi değil, rüzgâr esse de esmese de giden vapurlar gibidir. Motoru kendindendir. Olayların ve ortamın uygun olmasını beklemez. Hakiki iman onları harekete geçirir. Harekete geçirmeyen iman, hakiki iman değildir. Ve bir an dikkatimizi verip düşünelim; şu an yeryüzünde ne kadar öncü var acaba, ülkemizde, cemiyetimizde, çevremizde vagonları çeken kaç lokomotif var? Yıllardır İslam’i hassasiyet ve gayreti içinde olduğunu sandığımız biz, siz veya onlar! Bu atmosferin neresindeyiz, uzağında mı, yakınında mı yoksa içinde mi? Aslında ruhlarımızın sıkıldığı, göğüs kafeslerimizin daraldığı zulmün bir karabasan gibi çöreklendiği, artık ortalama her gün binlerce kişinin katledildiği, TEK KELİMEYLE berbat bir dünyada, atmosferde en büyük eksikliğimizin adam gibi “Lebbeyk” diyemediğimizin farkında mıyız? Evet “Lebbeyk” diyen babayiğitler var PEKİ KİM BUNLAR!  Bir elin parmağını geçmeyecek kadar az, gece-gündüz koşturan ve bu büyük davanın yükü altından hayatlarını adeta ezenler,  diğer tarafta milyonları bulan sürü yığınlarının hayatlarını “lay lay lom” ile yaşayan saf, tembel, berbat bir düzende yaşayanlar. Rabbim! ümmetin içinde önde gidenlerin sayısını arttır. Bizi onlardan kıl. (amin)